- 21 Eki 2026
- 85
- 0
- 0
Bir sofrada birinin Sokrates'i bir romandan öğrendiğini söylediğini çoğumuz duymuşuzdur. Önce gülümseriz, sonra bu itirafın küçümsenecek bir yanı olmadığını fark ederiz. Kitapçı raflarında felsefe bazen bir karakterin yürüyüşüne, bazen bir diyaloğun kıvrımına sıkışmış bekler. Bulantı'da Roquentin'in kestane ağacının köküne bakarkenki sarsıntıyı düşünelim. Sartre'ın varlık ve anlamsızlık üzerine söylemek istediği şey, kökün kendisinde, bir bedenin o anki bulantısında görünür hâle gelir. Kavram burada tanımdan çıkıp deneyime dönüşür.
Bana göre bu dönüşüm kavramı kaybetmez, ama onu yeniden kurar. Tanımda anlamsızlık bir önermedir; romanda ise ayağının altında kayan bir zemindir. Yine de bir çıkarım yapmak istiyorum: anlatı argümanı daha güçlü kılmaz, onu başka bir mesafeden hissettirir. Okuyucu ikna edilmez, bir şeyi kendi bedeninde bulur. Dolayısıyla roman tadında felsefe, kavramın sınırlarını değil, o sınırların nasıl hissedildiğini değiştirir. Asıl düğüm, kavramın özü ile biçimi arasında bir ayrım yapılıp yapılamayacağında olabilir.
Bana göre bu dönüşüm kavramı kaybetmez, ama onu yeniden kurar. Tanımda anlamsızlık bir önermedir; romanda ise ayağının altında kayan bir zemindir. Yine de bir çıkarım yapmak istiyorum: anlatı argümanı daha güçlü kılmaz, onu başka bir mesafeden hissettirir. Okuyucu ikna edilmez, bir şeyi kendi bedeninde bulur. Dolayısıyla roman tadında felsefe, kavramın sınırlarını değil, o sınırların nasıl hissedildiğini değiştirir. Asıl düğüm, kavramın özü ile biçimi arasında bir ayrım yapılıp yapılamayacağında olabilir.