Neler yeni

Ekonomi ve Sosyal Yaşantı Üzerine Notlar Değerlendirmeler ve Gözlemler

"ictenlik"

FSEditör
Katılım
7 Ara 2013
Mesajlar
3,721
Puanları
48
Sosyal Uçurumlar/Yarıltılar

İki kardeş biri kamudan kadro almış evlenmiş rahat evinde oturuyor?

Aynı boyda iki can-ciğer arkadaş, birlikte yetişmiş, yakın benzer zihinde zeka da. Biri A adında biri de B adında bir eğitim almış.
Biri devletten kadro ç_almış. Bu kadroyu ne karşılığında ç_almış?
Ne ödüyor? Statüko hizmetçiliği ve sistem bekçiliği mi? alttakilerin küçükleştirilmesi ve devşirilmesi işlemi mi?
çocuk zihni uyuşturması işlevi mi? ve sistemin jandarmalığı, otoriterliğin geçiştirilmesi propagandası mı? ve sistemin gardiyanlığı mı? buna ve tüm bunlara uymuyorsa ve ciğeri el vermiyorsa diğer ad da din bekçiliği mi? Din ve sistem trollüğü mü? Ne -alt- iş yapıyor ? fetö metö ne? kim ne?
_ara işi ve hatta henüz kendi bile henüz bilmediği ve keşfetmediği dış işi ne? trollük mü?

Tüm bunlar ne karşılığında nasıl oluyor?_
gülümseyen çocuk yetiştirme mi?

İki kardeş biri kamudan kadro almış evlenmiş rahat evinde oturuyor?
Asgari denilenin 2,5-3 katını alıyor. Bu böyle miydi? ?
Diğeri?
Diğeri, lanet okuyor vatanına.. sen buna vatan mı diyorsun bunu açayım mı?
.. etmeye başladı vatanına, başlıyor vatanına ,yavaş yavaş

A partisi B Partisi oluyor. Onun tabanı buna kayıyor. Z, C ye kayıyor...

Tüm bunlar da ne oluyor?
.
-devam edecek-
 

"ictenlik"

FSEditör
Katılım
7 Ara 2013
Mesajlar
3,721
Puanları
48
Kişisel İz ve Yol

Arkadaşlar; ben bu Ekonomi, işsizlik, asgari ücret rakamı ve benzer sorunlar üzerine, geçenler de TÜSİAD başkanın bir röportajın da, "yapısal reform" ve İşveren için "ücretteki vergi yükünün gelişmiş (OECD) ülkeler seviyesine çekilmesi" gibi ifadelerini ve kendilerince ekonomik çözüm/çözümlemelerini de alarak kendi kaşıntımı da buna ekleyerek, kendimce bölük pörçük çözümlemeler ve karşılıklar yazmaya/üretmeye girişmiştim.

Yani; İşvereni temsil edenler konuşuyor, Piyasayı ve Devleti Temsil edenler konuşuyor. (Kendi nezdimde ve kendi üzerimden) Kamu/Halk ve İşçiyi ya da amiyane Bireyi temsil eden -geçerli- bir geri bildirim-i üretmeyi denedim. Umarım bunları biraz da olsa toparlayabilir ve geçerli bir kılığa büründürebilirim..

Duyarlar duymazlar onların problemi.. -Bilgi- benim problemim değil! -;?kime lazımsa?artık?

Biliyorum yazımlarım biraz dağınık. Okunması zor ve bölük pörçük geliyor mu?. Kafam böyle oldu benim yaşantım sonucu. Bir süre sonra böyle oldu, sonradan gelişen/değişen sağlık sorunu ve zihin durumu gibi bir şey..
. Eğer beni 5-10 yıl 15 yıl önce tanısaydınız (akademik düzeyde olmasa bile) yukarıda dediklerimi daha derli toplu ve daha açık biçimde yazabildiğimi ve kendimi ya da diyeceğimi çok net olarak, keskin ifadelerle ,başı olan bir bütünlüğü olarak ve hiç bir detayı atlamadan nasıl kurguladığımı ve yazabildiğimi ve kendimi bütünüyle nasıl anlatabildiğimi de görebilirdiniz.

Yazımlarımın her nasıl olursa olsun filozofik değeri olabileceğini çünkü sosyal gözlem tadında olduğunu ya da objektif tarih kayıtçılığı nüansı arayışını denediğini düşünüyoruz.

Son sonuçta ve özetle dediklerim modern çağcıl sosyal hukuk devleti ya da azıcık sosyalizm kamuculuk ve devletçilik demeye geliyor ve getiriliyor olabilir. Benden önce bu söylenmiş -açık- olabilir. Tersinden söylüyoruz o halde...
 

"ictenlik"

FSEditör
Katılım
7 Ara 2013
Mesajlar
3,721
Puanları
48
Ekonomi Değil Matematik ve Sosyoloji -Toplumsal İlişkiler (Alılveriş) Bakanlığı

Yabancı Sermaye

Yabancı sermaye ya da yabancı yatırımcı deneni ben anlamıyorum. Sömürününün uygarlaştırılmış biçimi mi?

Hiç bir zamanda anlamayacağım anlatmayın. Vermeye mi geliyor. Almaya geliyor. Bir (1) koyup 1,+ herşeyi almaya ve kendi ölçütünde parasını ve gücünü artırmaya, kazanmaya, geliyor. Küresel tefecilik ya da küresel tefeci ya da küresel tüccardan sözediyoruz

Yani 3-5-10 giriş oldu. Aynı oranda çıkış olacak hatta daha yüksek oranlarda çıkış olacak...
Bu bilim, teknoloji ve sanayi üretilmesi gerekeceğinin ya da her türden üretim gereğinin üstünü mü örtüyor? ya da diğer yapısalların ve sorunların...

-Matematik kullanın ve sadece matematik kullanın ve matematik bu işe çözer
Problemi bir matematikçiye verin. Ekonomiyi oturun -baştan sona- anlatın ve ondan geçerli bir çözüm rica edin ..

Ekonomi değil Matematik Bakanlığı kurun diyorum ya da tersinde Ekonomi Bakanlığını ülkedeki en iyi Matematikçilere verin diyoruz..

Bir Senfoni

Piyasa da nakit sıkışıklığı var
Likidite darlığı var
Yabancı sermaye girişi

Hayır hayır tüketici de para yok
Gelir azılığı ve kıtlığı var
Paranın kendinin kıtlaştırılması ya da gelir denilenin baz ve çıpa cinsinden düşük tutulması sorunu var..

Bunu anlatmıyor muyum?
Bunu nasıl anlatacağım sana ve çağıma
.
 

"ictenlik"

FSEditör
Katılım
7 Ara 2013
Mesajlar
3,721
Puanları
48
Asgari Ücret, Ekonomi vb. Üzerine Yapısal/Yapısalcı İnceleme Çözümleme ve Gözlemler ve Notlarla İlgili Ek Notlar;

2019 asgari ücretinin açıklanması, ekonomik kriz söylenceleri ve TÜSİAD gibi kurumların acil yapısal reformlar gerektiği gibi söylenceleri üzerine kendi çapımızda notlar almaya başlamıştık.

Yapısal Sorunlar Denilenlerin İncelenmesi


Yapısal sorunlar dediğimizde, muhtemelen yasal düzenlemelerden ve piyasa uygulamalarından ya da bunların birbirine uyumundan vb. den (piyasa gerçeklerinden ve bunun düzenlenmesinden) bahsediyoruz. Yapıdan sözediyoruz..

Daha önceki yazılarımızda da bahsetmiştik. Sanırım TÜSİAD ya da işveren yapısal reform derken, ilk etapta ücretteki vergi ve sosyal güvencelerin rakamsal yükünün yüksek oluşundan ve bunun aşağı çekilmesinden öncelikli olarak bahsediyor. Piyasa koşullarındaki çarpıklık ve uyumsuzluktan sözediyor. Bozuk yasamadan sözediyor. Daha sonra ise, piyasalara müdahale edilmesi ve bunun biçimi, diğer yasal mevzuat, örn. ticaret hukuku, gümrük hukuku, (bunun yanında yine demokrasi denilenin içsellenmesi, sosyal kamusal haklar, sosyal hukuk devletinin, yani yasal kamusal bir düzenin ve zeminin kurulması işletilmesi ve bunların dünya ve uygar ülkeler seviyesine geliştirilerek piyasalara güven verilmesi) vb. bir çok şeyi de bunun içine katıyor olabilir. Tüm bunlar ve fazlası da yapısallar evet ve yapısal sorunlardır.
Biz ise daha çok işçi ya da birey temelli olarak kendi gözlem noktamızdan kendi gördüklerimizi ekleyeceğiz.

Yapısal reform derken örneğin bu ülke de Muhasebeci, Personel ve İnsan Kaynakları Elemanı, çözümcüsü vb. bir pozisyon da işgörmüş ve çalışmışsak ve ilgili yasalara aşinaysak "bu ülke de nasıl yasa yapıldığını ve bunlara uyum sağlanıp sağlanmadığını ve bu yasaların nasıl gün be gün değiştiğini ve eklemlendiğini biliyoruz." Muhasebeci ya da Mali Müşavir her gün ve her an sirküler ve yasa takipçisidir, takip etmelidir.

Bu ülke de yasalara piyasaların ya da kamunun verdiği bir refleks var. Uyup uymama ve işine geleceği biçimde yasayı delme refleksi. Gelişmiş bir Avrupa ülkesinde bunu göremeyebilirsiniz. Yasanın deliği aranır, gediği aranır ve açığı mutlaka aranır. Türkiye de piyasalar işine gelmiyorsa o yasayı kullanmak istemez. Ya da cümle şu. Türkiye de piyasalar işine gelmiyorsa (ya da on da eşitlik adalet görmüyorsa ve kendince bir uygunluk bulmuyorsa ya da muhasebecisi o yasayı kullanmayacaksa ve bozuk buluyorsa) o yasayı kullanmak istemez. Yani ya yasa koyucu da, ya yasa yazıcı da, ya da tüm bunların bağında da problemler olduğunu görüyoruz.
bu sorunu çöz yasası yapılıyor ve isteniyor sanırım...yani örneğin iş yasası değil de işsizliği azaltan yasa isteniyor. Daha fazla vergi geliri üreten yasa isteniyor sanırım..

Öte yandan "yasa koyucu da yasa yazma bilinci ve bu konuda yerleşik bir anlayış yoktur." Yasayı kullanacak ve uygulayacak tabanla da bilgisel erişim sorunları vardır. Yasalar sorun çözmek için son an da üretilir. Ya da burada bir yazılmışı var dursun mantığıyla yasa yapılır. Hep bunları biliyoruz zaten.

Hükümet, Meclis Parlamento vb. denilenlerin yasama işlevi henüz çözülememiştir ve keşfedilememiştir. Meclisin başlı başına yasama demek olacağı anlaşılamamıştır. Tüm bunların uyumu ve ahengi ve nasıl çalışacağı yani aslıdna modern devletin ne olduğu ve devlet kuramı bilnmiyor/çalışılmamıştır. Kabile devletiyle krallık arası yönetim biçimi ve erki:: Demokrasi kültürü içselleştirilememiştir denilebilir ama meclis denenin bir yasama organı oluşu ve yasamanın ne demek oluşu bilinmemektedir/çözülememiştir dersek hiç yanlış olmaz. Bu konu başlı başına bir inceleme ve yazım konusu da olabilir.

Modern devlet kuramı ve siyasi düşünce tarihi/geçmişi dediğimiz bir şey var:
bunun bir temel eğitiminin vizyonu bu siyasetçi denen de olmalı-sağlanmalı..

Toplumda yerleşik olarakta yasaya uyma bilinci, yasa koruma uygulama bilinci yoktur. Yasa yazıcı kadro olmadığından sözetmeyeceğiz. Bu konu da oldukça yetkin ve donanımlı beyingücü orada duruyorken işletilemez. Tüm bunlar siyasi idarenin kontrolündedir ya da günübirlik geçiştirici yönetimine tabidir. Burada bilmediğimiz bir şey olduğunu sanmıyorum-belgiliyoruz ve kaydediyoruz sadece üstünden geçiyoruz.

Burada yasa kavramının felsefi incelemesinden de sözediyoruz. Toplumsal belleğin bunu kabulünden, bunun topluma anlatımından ve içsellenmesinden sözediyoruz. Kurallar koymanın ne demek olduğuna inelim... Yine açması geniş bir konu ve zemindir. Asıl yapısal denilen budur. Konunun asıl zemini ise tam burası.

Yasa herşeyin arasındaki set gibi. Ya da çözüm noktalarına çekilen set bariyer gibi. İki şeyi birbirine bağlayan. Seni ve bir arada tutan yasadır. Yasa herşeyi birarada tutan şey.. Yasa olmasa dağılırdık...

Bu meclis çatısı altına girenlere, Anayasa vb. bile okutmadan önce yasamanın, modern devlet kuramının ne olduğu, ve ya da çok kısa bir siyasal-kuramsal düşünce tarihi gibi bir temel eğitim verilebilir. Ellerine anayasa kitapçığı tutuşturmadan önce bununla birlikte küçük bir temel eğitim kitapçığı tutuşturulmalı ya da bunların kısa bir kursu olmalı
Yani kursiyer vekil adayı...

Vekil Sunucu denilen bir şey var mesela. bunu geçelim de;

MilletVekili/UlusalTemsilci ya da Halk Temsilcisi/Sözcüsü denilebilenin yeminin ilk harfi bir kere; "yasamanın ne demek olduğunu araştıracağıma" diye başlayıp/başlamalı ve namusum üzerime yemin ederim diye devam etmeli ve o yeminin ne demek olduğu, ne ortaya koyduğu da bir hatırlanmalı/hatırlatılmalı....

İkinci olarak örneğin;
ve topluluğumu/toplumumu bana kendilerini temsil ödevi yükleyenleri temsil edeceğime...

Eğer teknotratlar tüm işi yapacaksa ve bürokratlar tüm işi yapacaksa da emir buyurmak değilde teknokrat ve bürokrat lafı dinlemek (ve podyum olmak) denilen bir öğrenilmeli... Saygı öğrenilmeli. Kimin nasıl sayılacağı...

Yönetme erki diye bir erk var mı bilmiyorum. kökünde yön ve etmek ifadeleri var bunun. Kanun koyma ve kanun yürütme var..
İdare kavramımız var. durumu idare etmek. İdare geniş bir kavram.

Yani yasal vb. yapısal reformlardan önce zihinlerde bir yapısal dönüşüm ve toplumun bilinçlendirilmesi, bilgilendirmesi, demokrasi vb. denilenlerin içsellenmesi gibi süreçlerin yapısal kabulü ve anlayışı gerekiyor... Birinci-l yapısal reform tabi ki buralardadır.

Bu ülkede yasalar derme çatma yapılıyor ve yapılır. Sonra yapboz. Yapılıp bozulur, ucuna ve sonuna eklemlenilir. Eski metinler pek kurcalanmaz ve düzeltilmez. İşin aslına bakarsak örneğin İş kanunu gibi bir Kanunla sanki o mecliste ve hükümette de kimsenin neredeyse işi yoktur ya da pek ilgilenilmez. Diğer siyasi kargaşadan kendine yer de bulamaz zavalllıcık.
Yasalar durumlar/sorunlar birbiri üstüne binince ve meslek odaları bastırınca düzeliyor sanırım sadece...

Kaç yıllık İş Kanunu, Sosyal Güvenlik Kanunu gibi kanunlar piyasalar ve ilgililer bilgililer ordayken, yıllardır işletiliyorken ve bu yasanın tüm açık ve delikleri bu anlamda ilgililerce bilinirken bu yasayı yenileyebilecek bir çok aklı evvel varken düzeltilemez değiştirilemez ve yıldan yıldan tuhaf eklemelemelere/geçiştirmelere tabi tutulur. Burada bilgi akışı kanalları tabi ki önemli. Meslek kuruluşları ve odalarının sanırım sınırlı baskıları olabilir.
Örneğin İş Kanununun yıllardır Yargıtay kararlarıyla yamanan boşlukları zahmet edilip o boşluklara yamanmış Yargıtay kararlarının yasaya geri yamanmasıyla doldurulmaz..

Aslındaki yukarıdaki paragraftan bu ülkenin daha önce ya da tümden çözmesi ve gözetmesi gereken yapısal sorunları olduğunu buluyoruz. Ekonomik, kimliksel, toplumsal, dinsel, ırksal mezhepsel, siyasal vb. ayrışmışlık, demokrasi kültürünün, seçim kültürünün işletilememesi, devletin tabanı olmaması, modern devlet kuramının bilinmemesi, toplumculuk anlayışı, bu uzar gider böyle... (otokrat yoksunluğu mu denmeli bilmiyoruz...)

2004-2010 aralığında piyasalardaydık ve çalışıyorduk. İşimi gücümüz gereği bir çok Yasa, Yönetmelik, Yargıtay kararı vb. okuyorduk. Ben belki binlerce Yargıtay Kararı (Üst Kurul Kararı) okuduğumu söyleyebilirim. Ve ben de bu üst kurula (Yargıtay'a) karşı neredeyse şaşmaz bir güven geliştiğini söyleyebilirim. Kendimi de iyi bir yasa yorumcusu ve okuyucusu olarak ele alırsam Yargıtay kararları ve yorumları konusunda çelişkili ya da bulanık bir yargı kararı pek hatırlayamıyorum... Son noktayı koyma anlamında. Ki burada yapılması gereken evet sadece yasal tabanın incelenmesi ve uygulanmasıdır. Yerel mahkemeler ve hakimler bunu pek yapamıyor. Bir çok çelişkili ve hatalı karar ürettiklerini biliyoruz. Bunu bilseydiniz ne oluyor bu ülke de ya da ne yapıyorlar ki bunlar diyebilirdiniz. Yani bir Zanaatçılıkta örneğin bir dişliden çarktan geçmeden meslek erbabı olunmuyor. Eğer bu hatalı karar üretme dediğimi aynı şeyi başka bir mesleğe uygulasaydım eğer, örneğin doktorlara uygulasaydım vay halimize diyebilirdik. Örneğin bir doktorlar üst kurulu ve tanı doğrulatma/sorgulatma üst kurumu var mı?

Bu ülke de eğitim olduğundan sözediyoruz. Yazılı yasayı yorumlayamayan ve okuyamayan hakimlerimiz var ve bu kişiler yanlış karar verdikleri halde bir şey yapılmaz örneğin. Yani Yargıtay git kendini düzelt yasa oku demez hakime. Kararı düzeltir geçer. Yargıtay'ın tek işi budur. Yanlış bir karar verilmesi, bunun sorumluluğu kamusal değildir. Bu iş zaten bir üst kurula atılmıştır. Bugün bu üst kurullarında artık eski güveni vermediğini biliyoruz

İyi düşünürsek tek bir üst kurul tüm diğer hakimlerin işini yapıyor ya da yanlışını düzeltiyor. Diğer taraftan hakimde de yanlış karar vermeye dair net bir algı da yok sanırım çünkü nasıl olsa Yargıtay bunu karara bağlayacak ya da düzeltecek.
Ben şunu biliyorum. Ben iş hakimi değilim gibi bir algı vardı. Yani ilgili Hakim yok ve bir hakim iş davasına atanır. ve 50-100 sayfalık bir kitapçığı inceleyerek bir sorunu çözümleyemez. Biraz hukuk okuyuculuğu olan biri ya da herkes bilebilir. Eğer hakim davasına bir kaç gece çalışmış olsa yanlış karar üretebilmesi pekte muhtemel değil bu konu da...
Bunları da kişisel gözlemler olarak ekledim.

Dediğim gibi 2004 sonrasında bu yana bu konularla dolaylı bir ilgili olarak piyasa da çalışıyordum. 2011-2012 yıllarında sonra okuduğumuz yasal içeriklerde ve metinlerde tuhaflıklar oluşmaya başladığını biliyoruz. 6331 denilen bir İş Güvenliği Kanunu okuduğumu hatırlıyorum. Kanun yazımcılığı ve metin yazımcılığı anlamında yaşadığım şoku unutamam. Ne dediğimi anlamak isteyen biri bu metni biraz kurcayabilir. Eğer kanun yazımcılığı konusunda fikri yoksa da bir metni derlemek toplamak ve açmak ya da diyeceğini demek konusunda fikri olan biri ya da kimin gözünden nasıl neden yazıldığını ve yazar kalibresini/refleksini yorumlayabilecek biri..

Belki de ülkede tüm yasalar oturup bir bilinçle yeniden yazılmalı ve hatta ve adeta sıfırdan oluşturulmalı... Bu kolay. Meslek elemanları, akademisyenler ve diğer ilgililer/bilgililer toplanıp (sözde derme çatma görsel temsilciler yerine bellekli bilirkişi yöneltip tabi) özellikle de yetişmiş ve alanında uzman meslek elemanlarından da yararlanarak yasalar yeniden oluşturabilir.

Kaçak kat çıkıyoruz. Yasalara kaçak kıt çıkıyoruz Yıkıp bıkıp yeniden yapıyoruz. Siz bilirsiniz.

Belki tüm erkte ve erk kullanımı da gözden geçirilmeli, Ama bunlar sayılmaya başlanınca düğümlenen uzayan bir halat gibi uzuyor...

Sonuç olarak çok kısa şunu diyebiliriz. İşte ekonomik gelir ve refah artışı denen (toplumsal ayrışmanın dini tahakkümün önüne durulması gibi bir kaç ekle birlikte) artan eğitim ve iyi beslenme, toplumsallanma dahil bir çok ek getiriyle birlikte tüm bu sorunları çözecektir.

Gelir artışı refah artışıdır ama aynı zamanda eğitim kondüsyonu, temel hak ve özgürlükler bir çok şeyin çıpasını/çıtasını da dolaylı yükseltir. Bir kere asgari ve iyi bir beslenme olmaksızın?? Bunu düşünmelisiniz... Diğer durumda şunu demeliyiz bakın. Eğitim şart. Öğrenim -bilgi...

Yani sadece asgari ücret tabanı sorununa el atarak bir çok sorunda dolaylı çözülebilir. Bunu yadsımayın ve yavana atmayın...

Yani bu, bu hamle (asgari ücret değerleme/çıpalama) yapısal sorun denilenlerin çoğunu giderebilir, üstünü de örtebilir. Bu yapısal bozuklukları büyük ölçü de kendinden iyileştirebilir.
.
 

"ictenlik"

FSEditör
Katılım
7 Ara 2013
Mesajlar
3,721
Puanları
48
Yapısal Sonuca/Sonuç Cümleme İlişkin Notlar

Devletin Anonimleşmesi ya da Yapısallaşması/Kurumsallaşması (Genişlemesi vb.) Süreci Serüveni

Otoriter, Otokrat Devletin Dönüşümü


Modern devlet kuramı ve siyasi düşünce tarihi/geçmişi dediğimiz bir şey var:
bunun bir temel eğitiminin vizyonu bu siyasetçi denen de olmalı-sağlanmalı..
.


Bunun üzerinden gidelim ve bir örnekleme sunalım.

Bir tüccar başlar. Ya varyemezdir cimridir ya da sıkı ,kılı kırk yaran, hesapçıdır.
O çocuklarına devreder. Bu mistik yeteneği de devreder.
Çocuklar bunu alır bir aile şirketi yapar. Anonimleştirir, genişletir ve geliştirir. Bunlar olur. Limited A.Ş. olur. A.Ş. kurumsallaşma süreci/serüveni yaşar.

Hep bunlar olur-tekrarlar durur bu...
Altta ya da alttan böyle evrilir, devrilir..

hisse senetleri borsaya açılır, halka açılır genişler durur. Başka şirketler satın alır , başka ailelerle ve şirketlerle birleşir ve ortalık kurar Holding olur..

Şirketlerin, aile şirketlerinin, kurumsallaşması denilen bir süreç var. Gelenekçi etkilerin yıkılması, azalması. zaman alır.. Tüm bunlar daha geniş açılabilir .Sadece başlıklar veriyorum.izler..

Bu süreçte bunlar kırk muhasebeci çatlatır-lar. Tıpkı katır çatlatmak gibi.. Akıl ararlar.. Yavaş yavaş olur...

Tıpkı bunun gibi devletlerin de (modern devletinde) benzer dönüşümü ve evrimi var, süreci var.

İmparatorluk vb. devleti izi taşıyan bir devletin dönüşümü ya da modernleşmesini ya da bunu yapıp yapamayacağını, neyin nasıl yapılacağını hep bilikte izliyoruz. izliyor olacağız ...

Anonim kavramı anonymus..
Kuranı belli olmayan , Kuranı/yapıcısı kayıp yapı ve yaşayan

Devlet en sonunda anonoymusa, kırklara, karışır/karışacak...
Bunu gibi bir şey...

İmparatorluk tebaası izi taşıyan da bir toplum var ..ancak...
.
 

"ictenlik"

FSEditör
Katılım
7 Ara 2013
Mesajlar
3,721
Puanları
48
Sigorta Nedir Ne Değildir? İşsizi ya da İşsizliği Neden Sigortalıyorsunuz ve gerekir?

İşsizlik Sigortası ya da İşsizlik Nafakası ve Toplumsal Nafaka/Güvence

"Herkese yetecek iş her zaman yoksa işsizlik hep birilerinin dolaylı kaderidir. İşsizlik Nafakası/Geçimliği denilen sadece bunun farkedilmesidir. İş için sıra bekleme denilen boşlukta sosyal güvence yaratılması ve böylece toplumun bu süreci anlamasıdır/kabulüdür..

Sigorta Kavramının (Etimolojik/Anlamsal) İncelenmesi


Sigorta güven/güvence, teminat. ön koruma, güvenlik tedbiri ve önceden alınmış önlem vb. anlamına geliyor. Bunu biri hükümete ve diğerlerine anlatsın, o sözcüğün ne demek olduğunu anlatsın. Bunun niye yapıldığını anlatsın.

Güvende huzurda hissetme ve korunma anlamına geliyor. Bir barınağın en güvenli ve dayanıklı biçimde inşa edilmesi benzeri bir şeyi düşünün. Tersinde ise bir bina yıkılacak olursa bir yere önceden hazırda tuğla bırakmış olmayı düşünelim.

Up In The Air diye bir var. Orda tam şöyle bir cümle geçiyor. Amerikan Psikoloji Derneğine göre; İşini kaybetmenin travması tam olarak çok yakın bir aile bireyinin kaybının travmasına eşitmiş.
Aslında toplumun gözyumduğu da bu. Umursamadığı da bu.

Evine güvenmezsen huzursuz olursun yada orada uyumak istemezsin ve gönül rahatlığıyla uyuyamazsın, tedirgin olursun. Mutluluk tedirginliğin yokluğu ve bertarafıdır diyen Stoacı bir içerik vardır.

Bir devreye fazla elektirik akımı geldiğinde sigorta devreye girer.
Arabanı sigorta yaptırırsın böylece bir hasar oluştuğunda daha önce tüm araç kullanan herkesin ortaklaşa doldurduğu bir toplu bir havuzdan karşılanır.

Bu kavramı açmaya gerek olmadığını, kavramın aslının ne dediğinin anlaşılamadığını ya da anlamının çarpıtıldığını düşünüyoruz
Kavramın gereği henüz kavranmış değil.

Bir kere kişi çalışmaya hazır ve işsiz. Çalışmayı istediği halde hala işsiz . Nafaka/sigorta anlamını buradan öneriyorum. İş istediği halde iş bulamıyor ya da toplum kişiye uygun aracı sunmuyor. Şöyle düşünün bir Tiyatro salonu var 20 kişilik yer var ama 30 kişilik bir toplum var. Ya toplum 30 kişilik bir salon inşa edecek ya da o her zaman ayakta kalacak olan 10 kişi ile bir yolla barışacak.
Toplum bu sirkülasyon da arada ayakta kalanları çözümleyecek. Bir sonraki oturuma onları almalı değil mi?
Her sonuçta birileri ayakta kalacak. Bu sorun bireye ve onun kaderine indirgeniyor. Daniel Blake örneğini okuyun. bu öyküyü aşağıda açabilir, alıntılayabiliriz.
Sürüden ayrılmıyorum, haklarımı istiyorum: Ben, Daniel Blake! – Fatma Karakuş Kaçmaz | Sendika.Org
(Metin iyi bir çeviri uyarlaması istiyor. Örneğin sürüden ayrılmıyorum derken, "Bana bu senin sorununun ve kendi başının çaresine bak" diyorlar. Bu benim bireysel sorunum/hatam değil, toplumsal bir sorun ve kendi başımın çaresine bakmak istemiyorum ya da bakacak durumda değilim görmüyor musun?, bu senin de sorunun ve herkesin sorunu demek istiyor ve toplumsallıktan, toplumsal korunmadan ve vesayetten hatta toplumun vasilik görevinden ve ödevlerinden sözediyor.)

Piyasalarda güven refleksi diye bir söz ve tabir kullanıyorlar. Modern dünya bunu çözmüş. Biz bunu (yani işsize daha önce ödenmiş bir sigorta hazvuzundan geçimlik nafaka ödemeyi) karşılıksız para görüyoruz sanıyoruz ve emeksiz karşılık bağışlamak formunda alıyoruz. Bu bir yanılgılatma.

20 yıl boyunca hiç kaza yapmadan araç kullandınız ancak Taşıt ve kaza sigortası ödediniz . Sizce birilerine karşılıksız para verdiniz mi?

İşsizlik Sigortası demek bu araç sigortası gibi, bunu gibi bir şeydir.
Toplumun, insanın belirli asgari koşullarla yaşama hakkını temin etmiş, bunu önceden güvence almış, garanti etmiş ve bunu kutsamış olduğunu varsayalım ve buradan geri yürüyelim. bu herkese gerekli ve herkes için... Bu diğerinin başına da gelebilir. Bu senin de ve çocuğunun da başına da gelebilir.. Gemisini kurtaran kaptan değil! Hiç bir fırtına da batmayacak bir gemi..

İkinci bir örnekleme de ise askerlik ödevi gibi herkese çalışma ödevi ve borcu yükleyelim ve buradan gidelim. Toplum herkesi çalıştırıyor ve herkese de eşit para veriyor. Bunu istemiyorsanız diğerini düşünün... Çok geç olmadan..

Üçüncü örnekleme de ise, rastgele bir işsiz havuzundan işverenin seçim şansı olmaksızın işçi teminini yasalaştırın ve burdan gidin.. Bu dönsün... Sırası gelen işçi olsun iş bulsun... Diğerlerini yenen, ezen ve üstüne basıp çiğneyebilen değil...

Sigorta Kelime Kökeni
~ Ven sicurtà 1. güvenlik, emniyet, 2. kaza veya kayıp ihtimaline karşı ayrılan emniyet akçesi ~ Lat securitas güvenlik, emniyet < Lat s***275;c***363;rus endişesiz, kaygısız, güvenli < Lat se+ cura endişe, dikkat, kaygı, gözkulak olma ***8594; kür

Tarihte En Eski Kaynak
sikurta [ Bianchi, Dictionnaire Turc-Français (1851) ]
sikurita/sigurita [ Sultan ve Kamuoyu: Osmanlı Modernleşme Sürecinde.. (1840) ]
Önemli Not: Bu kaynak kayıtlara geçmiş ve bu kelimenin kullanıldığı yazılı ilk kaynaktır. Kullanımı daha öncesinde sözlü olarak veya günlük hayatta yaygın olabilir.
Kelime Kökeni
Venedikçe sicurtà "1. güvenlik, emniyet, 2. kaza veya kayıp ihtimaline karşı ayrılan emniyet akçesi" sözcüğünden alıntıdır. Venedikçe sözcük Latince securitas "güvenlik, emniyet" sözcüğünden alıntıdır. Bu sözcük Latince s***275;c***363;rus "endişesiz, kaygısız, güvenli" sözcüğünden türetilmiştir. Latince sözcük Latince cura "endişe, dikkat, kaygı, gözkulak olma" sözcüğünden se+ önekiyle türetilmiştir. Daha fazla bilgi için kür maddesine bakınız.
Geçici Köylülük, Geçici Ortak Mülkiyet Alanları vb. Önermesi

Biz bu konu da başka bir öneri olarakta doğaya dönüş ve geçici toprak-arazi mülkiyeti vb. kavramını hatta bunun kooperatifçileştirilmrsini ve bir işsiz korporasyonunu ve işbirliği modelini önerdik/önermiştik.

Kişi bir şehrin göbeğinde birden ebş parasız aç,açık ,evsiz işsiz kaldı. Bir sürü kamu arasizi var. Yaylalar, ovalar boş alanlar var . Nasıl düzenlendiği önemli değil. Nası lypaıldığı önemli değil. Her sonuçta kişiyi böylesine çaresiz hissettirmemekten ve buna dair bir düzenlemden sözediyoruz.

Evsiz barksız kalmış birine: "git orada bir boş ev var bir süre otur" demek gibi. Bu, toplumun önceden evsiz kalanlar burayı kullanabilir ve kullanacak üzerine teminatı ve bir anlaşması gibi. Anlıyor musunuz?
Orada kamunun bir sürü arazisi var uygun yeri kullan bir şeyler yap bakalım yapabiliyor musun demek ya da bunun güven sıcağına sığınmak.
Kişinin tümden mülkiyetsiz hissetmemesi, topluma bağsız hissetmemesi, toplumu mutlak ilgisiz, ve mutlak kötü addetmemesi ve karamsar hissetmemesi. bunu yorumlamıştık. Bunu şuradan yorumlamıştık
Benim baba toprağım var, köyüm var ben çökmem. Alır kendimi ve bohçamı köye giderim. Toprak kazarım, kuş tutarım, ot çiğner bir şey yaparım. Orda başımı sokacak bir yer her zaman iyi kötü var. Benim sigortam var. İşsizlik parasızlık ve diğer şeyler beni ne kadar ezse de, yorsa da tam anlamda belki yıkamaz/yıldıramaz ve incitemez çünkü dediğim gibi be nzor koşulalr dayanır ve savaşırım, bir köyüm var.
Bunun benzeri bir ortak köy kamusal köy, herkese ait köy ve mülkiyet ya da işsizlere ait mülk/mülkiyet öneriyorum...

Paranıza da kazandığınıza da diğerine lanet okutmayın. Eşit, yordamlı ilkeli adaletli bölüşün paylaşın yiyin.

"Kendi değerler yanıgınım için savaşıyorum" /savaş veriyorum/vereceğim.."..

Neyzen'in
Felsefemdir kitab-ı imanım, Taparım kendi ruhumun sesine, Secde eyler hakikatim her an, Kalbimin ateş-i mukaddesine
deyişi gibi...
 

"ictenlik"

FSEditör
Katılım
7 Ara 2013
Mesajlar
3,721
Puanları
48
İşsizlik Bireylerin Bireysel Sorunu mu? O halde devlet nedir ne işeme yarar

Yukarıdaki Yazı Bağlamında Daniel Blake Örneklemesi

Daniel Blake öznesinde, günümüz dünyasında sıradan bir vatandaşın sosyal devletle imtihanı sayılabilecek bu hikayede başka bir coğrafyada da olsa hepimizin maruz kaldığı/kalacağı haksızlıklar gözler önüne seriliyor:

Ken Loach tarafından 2016 yılında çekilen “I, Daniel Blake” filminde; çalıştığı sırada ciddi bir kalp krizi geçirerek neredeyse iskeleden düşme tehlikesi atlatan marangoz Daniel Blake’in işe geri dönmek için verdiği mücadele anlatılıyor. Blake’in kalp krizi ardından işe geri dönmek için tamamlamaya çalıştığı bürokratik işlemler ise onun için tam bir ömür törpüsü.

Blake tedavi sürecinde çalışamadığı için, ülkesindeki sosyal güvenlik kurumları ile iletişime geçiyor. Onun hikayesi, İngiltere’de Sosyal Güvenlik Bakanlığı adına İstihdam ve Destek Ödeneği işlemlerini yürüten bir şirket çalışanı ile doldurduğu standart bir form ile başlıyor. Kendi doktorunun aksine sağlık bakım uzmanının değerlendirmesi ile Blake’e istihdam ve destek ödeneği alamayacağı bildirildiğinde, hikayesi, her aşamasında ona kendini kötü hissettirecek bir dizi olayla devam ediyor.
(Alıntı yaptığımız orjinal metinlerdeki "sürüden ayrılın" ifadeleri tarafımızdan "bireyselleşin", "bireysel sorunlaştırın/içselleştirin"
"bu toplumun ve devletin sorunu değil senin sorunun" vb. şeklinde değiştirilmiştir. Biri bunu o yazının yazarına ve çevirmenine de söylemeli.)

Yaşamsal hakları koruma, sağlama ve güvence altına almak ödevini, bizatihi kendisi hukuki bir varlık olan devletten başka kurumsal yapıttan beklemek pek de mümkün görülmüyor. "Her bir bireye/insana eşit mesafede durarak tüm toplumun ortak hoşnutluğunu ve gelişimini odak almayan bir devlet ve siyasi iradenin varlığı ise tartışmaya açıktır. Otoriteler tarafından, her birimize grupluluktan/toplumluluktan bölünün ve bireyselleşin diye salık verilerek işgücü piyasasında rekabet kültürü kanıksatılmaktadır. Oysa devlet ve onun dönemsel yöneticileri olarak siyasi irade (ya da onu temsil eden) toplumun çobanı değildir; insanlar da sürü değildir.
"İşsizlik Sorumluluğunun Bireye Yüklenmesi"

Piyasa sisteminde istihdam yaratan iş yokluğu, günümüzde pek çok sosyal sorunun kaynağını oluşturmaktadır.

Vatandaşlarının vergileriyle finanse olan ve onları yönetme (sorunlarını çözme) erkini onlar adına kullanan devlet ve siyasi irade, bu çıkmaz karşısında "işsizliği" bireye indirgeyerek onu bir kamu sorunu olmaktan çıkarmakta; "Kendi başının çaresine bakmayı beceremeyenlerin kişisel sorunu" olarak görmeyi yeğlemektedir. Hâl böyle olunca devletler şirketleşmiş, şirketler devletleşmiştir; insanların işsizliği, açlığı, faturalarını ödeyememeleri, üşümeleri ya da hastalanmaları önemini kaybetmiştir.

Bu sorunların çoğu yüzeysel olan çözümleri ve bu çözümlere ulaşmak için insanları yıldıran bir dizi prosedürün varlığı ile -prosedür çerçevesinde "yapılacak ne varsa yapıldı" rahatlığıyla- insana dair çözümsüzlüğün kurumsallaşması sağlanmaktadır. Piyasada kıt olan işlere girme yarışında, herkes kendi başını kurtarma derdine düşmekte; bu konuda başarılı olamadıkça da yalnızlaşmaktadır.

Daniel Blake'in ifade etme fırsatı bulamadığı savunmasında dile getirdiği gibi:

"Ben bir müşteri, bir alıcı ya da hizmet kullanıcı değilim,
Ben bir kaytarıcı, bir beleşçi, bir dilenci ya da bir hırsız değilim,
Ben bir sosyal güvenlik numarası ya da ekranda yanıp sönen bir ışık değilim,
Faturalarımı, vergilerimi zamanında ve son kuruşuna kadar ödedim ve bununla da gurur duyuyorum,
Kimseye boyun eğmem, ama elimden gelirse komşumun gözünün içine bakarak ona yardım ederim.
Sadaka istemiyorum ve kabul de etmiyorum. Benim adım Daniel Blake,
Ben bir insanım, bir köpek değilim. Bu sıfatla haklarımı talep ediyorum.

Benim adım Daniel Blake, bir vatandaşım, ne bir eksik ne de bir fazlası…""
Tamamı ve devamı için
Sürüden ayrılmıyorum, haklarımı istiyorum: Ben, Daniel Blake! – Fatma Karakuş Kaçmaz | Sendika.Org
ÇAĞAN DİKENELLİ: İşsizlik Sorumluluğunun Bireye Yüklenmesi
 

"ictenlik"

FSEditör
Katılım
7 Ara 2013
Mesajlar
3,721
Puanları
48
İşsizlik ve Devletin İşsizlik Programları Üzerine Güzelleme ve Koçaklama

.
İşsizlik ve İş-Kur İşsizlik Paket Programları Üzerine Daha Önce Karalanmış Bir Güzelleme


İşsizlik ve İşlilik (Üzerine L_aforizmalar)

İşlilik evde oturmamaktır.!

Şu yapılıyor.. (işsizlik rakamlarını düşürmek için) devlet taşeron olarak işçi çalıştırdı.
ya da devlet işverenin yanına adam verdi/soktu/koydu-yerleştirdi.
buna işsizlik programı diyorlar.
Bunu mu istiyordunuz? bekliyordunuz?
Devletiniz sizi işe koyuyor daha ne istiyorsunuz?
Devletiniz ne güzel de koyuyor

Adam vermek/işe koymak, sokmak ve yerleştirmek gibi kavramlar var piyasada .
İfadelere dikkat edin. "Koymak", "sokmak", "yerleştirmek" .. Ne yapıldığına bir bakın...
Koyulup sokulup yerleştirildi...

Devlet -işverene- dedi ki; Bunların parasını ben ödeyeyim sen çalıştır (Ben işe k.oyayım ve) daha sonra da yüzde X ini belirli bir süre zorunlu istihdam et.

İş-Kur'un, "İşbaşı Eğitim Programı" denilen zırvalıkla birlikte devlet asgari ücretin altında sosyal güvencesiz işçi çalıştırılmasına kendi birinci elden alet ve aracı olurken ve buna kendi çanak tutarken bu durumda kendi de çürütmüyor muydu?

İşsizlik rakamlarını düşük gösterme amacına gebe devlet yatırımı ile devlet kendi taşeron firma oluverdi. Devlet işveren taşeronuydu. Devlet devlet (senin Devlet-in) işverenin alt iş yüklenicisiydi...

İstihdam edilmeyi ve olunmayı hala bir işverenin yanına adam sokmak (bir yere adam koymak) zanneden piyasa aklıyla ve ahlakıyla devlet yöneten ve idame ettiren zeka sürüsü; ücret gelirlerini artırmanın, düşük gelirleri yükseltmenin ya da sosyal devlete adımların/iş güvencesinin ve işsizlik fonunun güçlenmesinin ve işssizin sosyal nafakalanmasının, işçinin güçlenmesinin/örgütlenmesinin, işçinin söz sahibi olması ve işvrerenle çatışacak (ve pazarlık edecek vs. -iş bırakacak, rekabetçi) güce gelmesi gibi gerçekçi faktörlerin aslında piyasa istihdamını gerçekte körükleyebilecek ve artırabilecek gerçekçi faktörler olduğunu ne zaman keşfedecektir?

---
Şu anda ise işsizlik rakamlarını düşürmek için kayıtlı işsizlerin neredeyse tüm sosyal güvenlik ve vergi masrafları düşülerek uygulanan sözde bir teşvikle sistem çürütülüyor.

Sonuçta -işsizlik daha da artacak /ya da sorun kendi içine çökecektir.

Diyorlarmış ki; düşünüyorlarmış ki; Bu iş ve çalışma saatlerini azaltsak istihdamı artırabilir miyiz? vs.vs...
Aklı nerden alıyorlar ..
----

Biraz da Matematikyos'u ve Denklemlerikos'u dinleyelim

Aslında;
dar gelir nedeniyle, dar tüketim ve bu nedenle dar üretim ve dar harcama ve bu nedenle de geniş işsizlik var...
ve
piyasa da ki işgücü, harcama koşulları, üretim gibi faaliyetleri belirleyen tüketim etkinliğini canladırmak'ın (artırmakın) yolu; para arzını para gücünü ya da gelirleri yükseltmek,ve geniş esnek gelir dağılımı iken; kısıtlı para kısıtlı elde hissiyle yönetilen azınlıklı çoğunluka para dağıtmaktan ve piyasadaki parayı (gelire endeksli çapsal) artırmaktan çekinen ya da bunu bilmeyen anlamayan millet-i ahali ve devlet-işsiz t_üretir...

geniş ve artmış gelir "İşli" t_üretir/tüketim t_üretir..
Tüketim iş ve işli t_üretir.

"Daha fazla gelir/para, daha fazla harcama ve dolayısıyla daha fazla tüketim ve dolayısıyla daha fazla iş-üretim ve dolayısıyla daha fazla işli türetir.

Artmış düzenli, güvenli (akarlı) ve statik para/gelir ile birlikte; para harcama güveni, harcamaları artırır ve tüketim türetir ve bu da üretim türetir. Bu da işli türetir.

Sonuçta matematik ekonomi ve gözlem ya da yönetim-organizasyon bilmeyen ahali/devlet/millet işsiz türetir...

---
Devletin/devlet denen kurumun ve devlet denilenin (ki gönüllere kerhane kuran kahpe viranenin! bir şarkı sözüne gönderme içerir)
İşsizlik rakamlarına vurabileceği en nitelikli darbe ne yazık ki; ücret gelirlerini kat be kat artırmak, örneğin asgari ücretin ikibuçuk katı gücünde satınalma gücü olan güçlü asgari ücret yaratmaktır..

Bir ikincisi ve devamında ise piyasa koşullarını canlandırmak/güçlendirmek , harcama yaratmak-harcama yaratmak ve sosyal devlete adımlar atmak, işçi hukuku güçlendirmek ,işsiz nafakasifaskayonu/işsiz koruması-güvencesi ve iş gücü kondisyonu gibi aşamalardan geçer. nokta!

Devlet ya da yönetimsel azınlık ya da her kimse; Bu ve bunları öğrenmediği sürece kötü piyasa koşullarına mahkumsunuz. ya da seçen azınlık çoğunluk farketmez...

işsizlik paylaşmamak mıdır? İşsizlik çalışmamak mıdır? işsizlik sende olup onda olmaması mıdır?
herkese yetecek iş yoktur neden?
piyasa koşulları düzensizdir

(İşsizlik teknik bir bilgisizliktir.
Yönetimsizlik, toplum organizasyonsuzluğu, iyi organize olamamamış toplum ve bilgisiz toplum ve toplum düzeni eksikliği ve bilgi eksikliğidir.)

Her şeyden yönetim/yönetenler sorumlu iken işsizliği yaratan toplumsal koşulları düzenlemekle sorumlu yönetimsel kudret neden işsizlikten sorumlu ve bu koşulları düzenlemekten sorumlu değildir?
O yönetmekten sorumludur...
kimi? bireyi mi? bireyi mi yönetiyor? bireyleri mi yönetiyor o?
O yönetmekten ve sadece yönetmekten aslında bireyi yönetmekten diğerlerini diğerlerinin işine geleceği gibi yönetmekten sorumludur...

biz devlete bireylerin yönetimini mi devrettik işlerin organizasyonunu mu?

Devlet bir diğer grubu diğerlerinin istediği gibi yönetmeye çabalıyor.

İşsizlikten yönetim/devlet denilen birincil elden sorumlu değilken ve sayılmazken neden birey denilen kendi işsizliğinden birincil elden sorumludur?.
çünkü onun/bireyin yaşamını etkiliyor
ve sanırım devlete devredilen yetki aslında azınlıkları yönetmek

Birey denilenden devlet ve toplumsal organizasyon (bireyden/kendinden daha önce) sorumlu değil midir? O halde devletler niye var?
İşsizlik bireyin konusudur ancak devlet yönetimi devletin sorunudur?
devlet neyi yönetir?

(Yönetim ekonomi organizasyonunu ya da toplumsal düzenini/dengesini/hukukunu kuramamış toplum..ya da bunların bozuk dengesini kurmuş toplum..)

(İşsizlik;
İyi organize olmamış toplum ya da olunmamış toplum düzen?
işsizlik, bölüşmeyi ve emek bölüşmeyi ya da emek/değer üretmeyi ve bu değeri değişmeyi/paydaşmayı bilmeyen/öğrenmemiş toplum işaret eder. )

Yönetim toplumdur-topluma ait.
Yönetim dersek ?
Toplumsal yapı bozuktur

----
İşsizlik toplumsal sahip olmanın kısıtlanması, alım gücünün kısıtlanması
İşsizlik denilen kimilerinin satınalma ve sahip-olma gücünün kıstılanmasıdır

İşsizlik denilen kimilerinin satınalma ve sahip-olma gücünün (toplum tarafından) kıstılanmasıdır

İşsizliğin gerçek/nitel tanıtımı/tanımı budur..

İşsizlik dediğimiz herkeste para olmaması.. Para dönmüyor elden ele geçmiyor neden;?
Çünkü çalışmıyor
neden?
çünkü iş yok
neden?
yeterince iş yok
yeterince iş olmaması ne anlatır? ne anlama gelir
yeterince gelir yok
Hayır yeterince sistem yok, yeterince bilgi yok.

İşsizlik sadece çalışmamak değildir? Geliri olmamak ya da gelire ulaşamamaktır
O halde gelir getiren bir işte emeğini/işgücünü satmalısın ve bunun karşılığında para ve karşı harcama gücü ve etkinliği kazanıp ele geçirmelisin ancak bunu yapamıyorsun
neden?
kısıtlanmış

emek satmak istiyorum. makul insani şartlarda ve yaşam standartımı sağlayan şartlarda emek satmak istiyorum ve
x-piyasada iş yok
a- piyasa alıcı yok /emek alıcısı yok
b- piyasadaki emek alıcıları emeğimi değerinin altında almak ve sömürmek istiyor
c- piyasadaki emek alıcıları sürekli bol işsiz düşük emek ve işgücü istiyor
d- emeğimini karşılığını vermiyorlar

insani standartlarda ya da hayat standartlarında emek satın almak istemiyorlar
ya da buna ilişkin kadrolar, seçilmiş, doldurulmuş ve kapılmış, az sayıdadaki azınlıka tahsis edilmiş zaten..

bunlar neden?
sence?

devlet kim ve ne? çanak tutuyor neden? zengin aygıtı mı?
zenginlerin sahip olduğu -devlet zenginlerin sahip olduğu mu? ama azınlıklar seçiyor

------
--emek piyasasını ya da sosyal sistemi

bunu toplum organize ediyor
bunu devlet organize ediyor
bunu hukuk organize ediyor
bunu yönetim organize ediyor
bunu yasalar organize ediyor...
hangisi

ve bunu ,bunun hukukunu da devlet ve devleti de toplum biçimliyor/organize ediyor. Demek ki hepsini toplum organize ediyor.

Bunların hepsini toplum ve insan organize ediyor

Matematikman, Sonuçta;

işsizlik=yönetim organizasyonumuz bozuk işlev görmüyor-bilgisiz demektir
ve oda eşittir toplum organizasyonumuz bozuk -bilgisiziz demektir..

sonuçlar;
güçlüler var. para tiranları var...işsizlik var.bilgisiziz.toplum berbat

22 Ağustos 2017
 

"ictenlik"

FSEditör
Katılım
7 Ara 2013
Mesajlar
3,721
Puanları
48
Süper Asgari Ücret Teorisine Geçmeden Önce

Bu yazılan da bir yanlışlık var mı? Tekrar soruyor ve sesli düşünüyorum..

Burada ekonomi teorisini bildiğimi iddia etmiyorum. Sesli düşünüyorum ve mantık kullanıyorum. Bunlarda yanlışlar olabilir. Ben beni okuyandan düzeltmeni katılmasını ve bana da yol göstermesini isteyeceğim çünkü sadece öğrencilik yıllarım da özet bir ekonomi okumuşluğum var. Gerisi genel gözleme, özel mantıklamaya ve kendimce matematiksel tabanlı fikir yürütmeye dayanır.
ya da bir şeylerin iyi olması isteği ve bir şeylerin iyiye gideceğine olan inanca da yorumlanabilir.
Bunlar piyasa gerçekleriyle örtüşmeyebilir. Öncelikle kağıt üstünde doğru mudur ve teorik eksikleri nelerdir? Bilenin beni yöneltmesini/geliştirmesini rica edeceğim.

Az Önce Maliye Bakanının 2011 sonunda söylediği asgari ücret 1.000 olursa firmalar batar sözünü referans alan bir post karalayıp kaybettim. Başka şeyler yazacağım o halde.
Onu bunu işime karıştırmayacağım. Kişmseye çatmaycağım. Kimseye akıl ders vermeyeceğim. Kendimi referans alan kuruntumu sürdürüyorum ve kendi işime ve yoluma bakacağım/bakıyorum.

Aşağıda yazacaklarıma geçmeden önce bunu açıklamak istedik..

ANLATMAK İSTEDİKLERİM'E GEÇMEDEN ÖNCE

Tükiyedeki 50-60 milyon tüketicinin bir çok Avrupa ülkesindeki satınalma gücü sınırlı 10-20 milyon tüketici kadar tüketim gücü ve parası var. Çünkü asgari ücretlerinin alımgücü bizimkinin 3 ila 4 katı kadar.
Yani benim piyasam olsun onların piyasası olsun bir çok Avrupa ülkesinde bir asgari ücretli Türkiye de bir asgari ücretlinin doldurduğunun 3 katı market arabası doldurabilir. Yani üretime de 3 kat fazla para aktardı.

Yani biz aslında 20-30 milyonluk bir Avrupa ülkesi kadar üretip tüketebiliyoruz. Bu gerçekten de bu kadar üretim ve tüketim hacmi demektir.

bunda bir yanlışlık var mı? Ben öğrenmek istiyorum.

Bu ülkenin ekonomi ve üretim sorunları bu dediklerime bağımlı değil midir_?
 

"ictenlik"

FSEditör
Katılım
7 Ara 2013
Mesajlar
3,721
Puanları
48
Asgari Ücret ve Süper Gelirler ve Harcamalar Teorisi

Asgari Gerçek ve Süper Asgari Ücret Teorisi

ANLATMAK İSTEDİKLERİM


'Bu ülkenin genç aydınlarına...' (ters italik düşünün...)

Ben şöyle düşünüyorum.
Bu ülkenin (birincil) ekonomik sorunu şudur ve bundan dolayı bu ülke de üretimsizlik var.
Para kıt ve sınırlı bir araç sanılıyor. Paranın kendi bir meta gibi bir cevher ve varlık sanılıyor. Bu altın gibi bir aracı geçmişte kullanmaktan geliyor olabilir. Tüccarlık refleksi, biriktirme koruma, düşüncesi olabilir. Paranın psikolojisi, refleksleri bunu için ayrıca da incelenebilir.

Diğer postlarımda da bir çok çözümlemeye ve kişisel düşünceye yer verdim. Ben bu konu da özümsemiş bir uzman değilim. Kendi refleks ve çözümlerime yönelik hızlı cümleler veriyorum ve böylece konuyu kendi demek istediğime taşıyorum. Tüm bunlar derinleştirilebilir. Ben akademisyen değilim ve oturup bunları çalışacak, özümseyecek okuyacak ve konuşma yazma tabanımı bir akademik profile uygun biçimde yeniden uyarlayacak boş vaktim de yok..

Ben şöyle düşünüyorum.
Paranın işlevinin anlaşılamadığını ve altın rezervi bir rezerv sanıldığını ve paranın bir takım güçlü ellerde olduğunun düşünüldüğünü ve paranın da buralardan alınıyor ve geliyor olduğunun düşünüldüğünü ve realitenin de bize bunu geri yansıttığını ve aktardığını düşünüyorum.
Yani çok kısa bir özetle para, ekonomi ve iktisat teorisinin bilinmemesi ve anlanmaması/özümsenmesi gibi bir yapısal sorundan ve mistik galeyandan/hatadan sözediyorum.

Para dönüşümsel bir araçtır. Kendi kıt değildir. Kendi bir varlık değildir.

Alışveriş ,ihtiyaç, ya da tüketim/üretim -dönüşüm/değiştokuş ve iş-emek takası vb.- denilenler piyasa da asıl ölçüttür..

Tüm bunlardan dolayı ve ya da Cumhuriyet tarihinin üretici, sanayici ve işverenler yaratma hevesi ve reflekslerinden dolayı ve belki sonra özellikle de dışgirdi, dışsatış ve dışaüretim için içpiyasayı ve içtüketiciyi ve içtetüketimi sınırlama gibi reflekslerden belki dolayı sınırlı/sınırlanmış bir iç piyasa ve geliri de oldukça düşürülüp sınırlanmış bir tüketici havuzumuz var.

Bunun şu an artık aşılması gerektiğini düşünüyoruz ve tarihsel olarak öneriyoruz

Yani tüketemiyoruz, az tüketiyoruz ve bu yüzden de üretilemiyor ve az üretiliyor çünkü üretilen tüketilir ve tüketilen aslında üretilir. Bunlar birbirini döndürür ve dengeler. Toplam tüketim kadar toplam üretim olabilir.

Sınırlı parayla sınırlı tüketim talebi oluşturulabilir bu da sınırlı üretimi de doğurur. Yıllardır bir üretim sorunu ve üretimsizlikten sözedilip duruyor.
Ben buna dair asıl nedenin bu söylediklerim olacağını öngörüyorum. Güçsüz ve çok düşük gelire bağlı tüketim sınırlılığının, üretimsizliğin ve sınırlı ekonominin birincil asıl nedeni olacağını söylüyorum. Bu söylenende matematiksel bir yanlışlık ve saptama hatası olmayacağını öngörüyor ve düşünüyoruz.

Yukarıda saydığımız para anlayışı ve ekonomik geçmiş nedeniyle bu ülke de tüketici gelirleri çok düşüktür hatta tüketici doğru düzgün mal ve hizmet alamaz hale getirilmiştir. Sözde 70-80 milyonluk bir pazarız oysa gelişmiş bir ülkeye kıyasla alımgücü 20-30 milyonluk -nisbi- bir pazar takası ölçütündedir.
Yani Almanyadaki 30 milyon tüketici bizim ülkemizdeki 60 milyon tüketiciden daha fazla ürün mal ve hizmet tüketebilir. Bol bol hizmet sektörü tüketebilir. Bu üretim tüketim hacmini ve bunların birbirine bağlı dengesini de açıklıyor.

Tüketim azlığı aynı oran da üretimden de kayıptır. Bu ülke için kayıptır.
Bu gerçekten de yaklaşık olarak böyledir.
Tersini ise biri bana açmalı ve açıklamalı.

80 milyonluk bir ülke olmamıza rağmen Almanya gibi bir ülke ile kıyaslarsak 20-30 milyonluk bir içpazarımız ve alım satım hacmimiz var.
Bu sorunun araba üretmekle ilgisi olup olmadığını sanmıyorum.

Benim teorime göre genel gelirler artışı kadar ekonomide para ve güç artışı olur ve ekonomi gelişir canlanır, hızlanır ve tüketim harcamaları artar. Üretim de artar . Bunu daha önce burada yazdığım bir kaç postta kabaca açmayı denedim.

Şu an tüketici de sınırlı gelir ve az harcama gücü var.
Tüketici kendi elindeki para kadar üretim (ve üretilmiş mal hizmet) satınalabilir ve bu kadar üretimi destekleyebilir (karşılayabilir) ve finanse eder demek oluyor.
Eğer ona 3 katı tükettirirsek o 3 katı ürün ve dolayısıyla üretim satın alır

Tüketim üretimi, üretileni satınalıyor.Daha çok satınalma ve tüketi mdajah çok üretimdir.

Tüketici satınaldığı kadar üretimi finanse eder. Bu anlamda tüketim hacmi ve yüksek gelir kavramı da hem artan üretim hem de gelişen bir ekonomi önemlidir.

Yani bu teoriye göre asgari ücretin satınalma ve tüketimsel gücünü 3 kat artırmak piyasa da 3 kat fazla para, 3 kata yakın fazla üretim. 3 kata yakın artmış ve büyümüş ekonomi ve güçlü ekonomi demek olmalıdır.

Yukarıda saydığımız nedenlerden dolayı tüketim döngüsü sınırlı ve bu yüzden de üretim döngüsü yine tüketim döngüsüyle ve tüketim talebiyle sınırlıdır. Yani içpiyasada aynı sınırlı tüketim talebi üretilip durur.

Bu anlatılan bu ülkenin temel yapısal ekonomik sorunun oluşturuyor bence

Özelikle asgari ücret (ve tüketici gelirleri) çok düşük/sınırlı ve yaşanılan coğrafya -dünya- gerçeklerine uygun değil. Asgari ücretin yeterli satınalma gücü olmadığı için tüketim (zorunlu gıda giyim gibi kalemlerle) sınırlı. Tüketim sınırlı olduğu (olacağı) ve tüketici de yeterli para olmadığı (yani tüketecek olana gerçek gelir sağlanmadığı için) piyasada tüketici kıtlığı var. Bu durumda üretmeyiz çünkü üretsekte kimseye satamayız. Önce gelir sağlamalı , gelirleri artırarak tüketici sağlamalıyız.

Asgari ücretin satınalma gücünün katlarla yükseltilmesinin sonucunda gerçekten para ve tüketim artacak ve ekonomi katlarla büyüyecektir. daralmış ekonomi canlanıp güçlenecektir.

Dışa bağımlı, ya da yurtdışına ucuz işçilikle üretim yapan kimi sektörlerin bundan zarar görebileceğini kabul ediyoruz ancak mevcut yapısal durum gözönüne alındığında ve piyasadaki destek paketleri vb.leri düşünüldüğünde tüm bunlar uyarlanabilir ve üstesinden gelinebilir şeyler olmalı.

Gelişmiş bir içpazar ve iyi işleyen bir içpiyasa al-sat döngüsü kurmaktan sözediyoruz.

Asgari ücretin güçlendirilmesine ek olarak bu başlık boyunca sunulan diğer yapısal çözümlerle birlikte üretim ve tüketim, ( paranın dönüşüm hızı ve ekonomik güven/refleksi birlikte artacak ve dengelenecektir.

Diğer türlü dış pazar için bir açık pazarız. Bize göre Asgari ücret 10.000 lira da olsa da işverenler felan batmaz. Bence ekonomi teorisine göre de batmaz. Çünkü piyasadaki herşeyin fiyatı yeniden oluşturulacak.
Yeni piyasa, yeni mal ve hizmet fiyatları ve yeni dengeler olur.
İşverenin batması fikri yerine tekstil gibi yurtdışına ucuz işçilikle aracı üretim yapan işletmeleri bunun etkileyeceğini söylüyoruz.

Yani kısaca bir şeyin fiyatı ve üretim maliyeti emeğe ne kadar bağımlı ise o kadar çok fiyatı artacaktır ancak yeni satınalma gücü olacak. Ve dediğimiz gibi emeğe bağımlı şeylerin değeri de artacak.

Asgari ücret 10.000 lira olursa herkesin geliri en az 10.000 bira olur bunun harcama hacmini ve potansiyelini düşünün kim niye batsın. Tabi reel piyasa örneğin asgari gelirin alımgücünde reel olarak 5 kat artış bulamayabiliriz.
Yan ieski alımgücünün 2-3 katı artmış bir alımgücü olabilir. Bunu bilmiyoruz

Örneğin 2 lira olan ekmek 2,5 olabilir ancak araba tamir ettirmek ya da terzilik gideri belki 3 kat artabilir. Bunu bilmiyoruz ve öngörmüyoruz.

Örneğin Bir berberin de en az 10.000 kazanması gerekecek ve saç tıraşı belki 50-60 TL olacak.
Ama sonuç olarak gıda ve hizmet tüketiminin kat be kat artışını da öngörebiliriz.

------

Bakın kim ne derse desin..
2.000 lira ile 60-70 milyon kişi çalışsın. Geliri 10-12 bin liraya denk olan 15-20 milyon kişi kadar o yetmiş milyon tüketebilir. Bunda yanılıyor muyum? Bunda matematiksel bir sorun var mı?

Tükiyedeki asgari ücretle çalışan X milyon tüketicinin bir çok Avrupa ülkesindeki satınalma gücü sınırlı 10-15 milyon tüketici kadar tüketim gücü ve gerçek parası olacağını söylüyoruz.
Bu ülkenin ekonomi ve üretim sorunları buna bağımlıdır....

Pazarda tüketici yok ,tüketici kıtlığı var.
ya da tüketici de alımgücü ve para yok.

50 milyon atıl tüketici sadece zorunlu gıda tüketiyor- tüketebiliyor. Üretim haliyle bu alanlara kayıyor. Yani 50 milyon kişi 50 milyon kişiye zorunlu gıda üretir-yetiştirir. eşittir...Başka pazar yok..

Üretemeyiz.
Tüketici yaratmalıyız.

Eğer bir üçüncü dünya ülkesi, emeği ve işçiliği dış pazara hasat edilen ve sömürülen ülke, başkaları için çalışanlar, , derebeyi tebaası halk olmayacak bizce -asgari- gerçek budur...

----------

Benim mantıklamam şu

Asgari ücretin yüzde 50 kadar arttığını öngörelim. Piyasadaki tüm diğer ücret ve kazançların da buna yakın nisbi artışını öngörelim. Daha sonra piyasadaki mal, ürün hizmet etiketlerinin ücret artışlarına bağlı olarak yeniden düzenlendiğini öngörelim. Burada yüzde 50 ye kadar olan fiyat değişimini bölümü ben enflasyon olarak almıyorum ve görmüyorum.
Genel harcamalar toplamı ya da ortalamasında yüzde 50 nin üzeri olursa enflasyon olur.
Yüzde 50 nin altı ile yüzde 50 arasındaki fark ise asgari ücretin ve diğer ücretlerin gerçek değer artışını temsil eder. Yani enflsayon rakamları hesabına göre yüzde 36 lık bir enflasyon olursa bile bu hala yüzde 14 lük bir gelirsel ve ücretsel reel güç artışı ve değer artışıdır

Neden korkuyorlar? ve korkuluyor?

Dışarıya bağımlıyız
Telefon alıp dururlar diye
Ha bire araba alırlar telefon alır diye mi?

O yüzden telefon kredi kartıyla artık satılmıyor . Bankalar şimdi canlı taksitli kredi çıkardı. Bu vatandaş için daha kötü. Ticari kartın taksitlendirdiği ürünü yüzde 20 daha pahalı taksitlendiriyorsunuz

Oo yüzden telefon ve araba üretmeye kalktılar y ay d abunu düşündüler. Dış kalemlere baktılar. Hangisini üretebiliriz ve azaltabiliriz diye..

Evet gelirleri artırıp serbest piyasaya bir araba alma telefon alma kotası koyamazsınız sanırım ama içte iyi işleyen bir iç piyasa kurabilirsiniz.

Ben bu arada ekonomistlere ve matematikçilere bazı sorularım olacak. Beni tamamlamalarını eksiklerini gidermelerini ve yanlışlarını da düzeltmelerini isteyeceğim..

Şimdi ben bugüne oranla satınalma gücü nerdeyse 3-5 kata ama mutlaka e-kat artmış bir asgari ücret dengesinden gerçekçi olarak sözediyorum ve bunu düşünüyorum. Rakam olarak bilemem yani piyasa da 10.000 yaparsınız ama bunu karşılamaz gerekirse kağıt üzerinde 20.000 olsun ama bugünün mutlak alımgücünün 2-3 kat üstünde olsun istiyorum. Dışa bağımlı sektörlerin tepkisini umursamaıyorum ve değerlendirmiyorum. 30 milyarlık destek paketi açan hükümet zaman tanıyarak zamana yayarak bunu halledebilir sanıyorum. Şu hesabı vereceğim. Dolar ne olur bilemeyiz ama telefon almak ve araba almaktan sözediyoruz. Benim umduğum ya da öngördüğüm gibi ücret gelirlerini kat be kat güçlendirir ve parayı artırırsak telefon ve arabaya hortumlanan para da azalmaz mı?

bu birinci sorum ve başka değerlendirmelerim ve sorularım da olacak...

Örneğin araba ya da telefon üretimi için Çin'den, Japonyadan, Koreden Hindistan ya da nereden olursa mühendis ithal edeceğiz diyelim.. Ona 1.000 dolar mı vereceğiz.
 

"ictenlik"

FSEditör
Katılım
7 Ara 2013
Mesajlar
3,721
Puanları
48
Emeklilik Emeksizlik Yemeklilik Yemeksizlik

Emeklilik

Babam 44 yaşında (25 yıl fiilen çalışarak) Kamudan emekli olduğunda ben 20 li yaşların başındayım. Şu an 40 lı yaşların başındayım ve emeklilik için uzun bir yolum var. Bunu bir olumsuzluk olarak sözetmiyorum ancak öyle de..

Mental hatta fizik olarak çökkün ve yorgun hissediyorum. Önümü göremiyorum. Piyasa ve yaşam koşulları insanın tüm enerjisini ve gençlik gücünü sömürmek üzerine kurulmuş.

Emeklilik yaşı artırılırken tüm diğer insanca yaşama çalışma koşulları da sağlanmalıydı. Her zaman ki Avrupa ve gelişmiş ülkeler denilenlerden işine gelenleri yine işine geleceği gibi seçip alan devlet ya da hükümet bu tasarıyı geçiştirdi. Kazanılmış hak denilen bir hukuksal içerik var. Bir nesil bu piyasa ve yaşam koşullarında boğuşuyor.
Eski piyasaya yeni adet getirildi.

İş ilanlarına bir bakın. 25-35 arası, dinamik,yoğun ve stresli çalışma temposuna ayak uydurabilecek vs.vs.
Yani piyasanın ruhu ve vicdanı hala eski saate uyumlu

65 yaş yasa tasarısını bir olumsuzlama olarak görmüyorum ancak altı yapısal olarak doldurulmalı idi. SGK nın ve devletin kasası için girişilen bu hamle iş ilanlarındaki yaş hadleri geçerliliğini kaybettiğinde sanırım geçerlidir.

Bu konu da söylenebilecek çok şey var ancak okuyucu hafızasına ve çözümlemesine bırakıyorum...
 

"ictenlik"

FSEditör
Katılım
7 Ara 2013
Mesajlar
3,721
Puanları
48
Savaş İşi ve Getirisi

Bu barış karlı değil dostum!

Ortadoğu da yıkım işine bulaştık ve ne olduğunu söyleyeyim. Buralardaki yeniden yapım işlerinde inşaat firmaları ihale alıyor ve haliye işçi götürüyor. Bu çalışan ya da bir aile için 2.000 dolarlık aylıl bireysel kazanç anlamına geliyor. İyi para değil mi? Bunun için savaşa göz yumulabilir. Özellikle de yıkım için bahaneler varsa ve zaten altını birileri doldurmuşsa taşeron yıkım ekibinde bir alt iş ve alt görev alınabilir..
Bu gelir için ya da bunun karşılığında milliyetçilik ve vatan millet sloganları atabilirsiniz ve oyunuzu kullanabilirsiniz. Ya da zaten size bu görünümde yansıyor. Hem ülkenize sıcak dolarlar da sokarsınız. O kadar sıcak ki . Henüz insan kanıyla ısıtılmış ve kanın sıcağı soğumamış.
Kanlı ve sıcak para. Çocuklarınızı bununla doyurabilirsiniz. Dert etmeyin hükümetiniz bunun altını ve içini doldurmuştur hem tüm sorumluluğu alıyor..

İyi bakılırsa savaşın bir sonucu ama nedenlerinden biri de bu.. Çünkü bu para bir dış girdi. Dış para...

Kentleri yıkıyorsunuz ve kentleri yeniden yapıyorsunuz. Savaş işi bu...

Eskiden Türkiye de büyük bir kayıtdışı ekonomi ve kara para ticareti vb. olacağından/olacağından sözedilir ve ekonomiyi büyük ölçü de bunun döndürdüğü varsayılırdı. Yani Ortadoğu Avrupa boğazındaki kervanların uğrak noktası bu ülke bu geçişten nemalanırdı. Bilmiyorum böyle mi ve böyle miydi?

Bizim ekonomi teorimizse bunlara gerek ve yer bırakmıyor... Değiş tokuş denilenin kendini esas alıyor... Yıkıcılık değil yapıcılık tabanlı yapısal ekonomi öneriyoruz... Ortadoğunun yüzünü döndüğü,gıptayla baktığı bir ülke...

Bir de savaş denilenin modern iktisat teorisi kapsamında sınırlı kaynağın herkese yetirilmesi anlamında nüfusu denetlediği söylenebilir. Buna ilişkin bir matematik videosu youtube da asılıdır. Bunu da bulup bu içeriğe eklemeyi deneyeceğim.
.
 

"ictenlik"

FSEditör
Katılım
7 Ara 2013
Mesajlar
3,721
Puanları
48
Yasalcilik/yasacilik kavrami ve denileceklerin (denilmek istenenin) denilmesi

YASALCILIK ve YASACILIK

SONUÇSAL ÇÖZÜMLEME ÜZERİNE NOTLAR, DİYECEKLER VE TOPLUMA ÖĞÜTLER

Kanunu bir Şerif ve Şef değil herkes korumalı ve uygulamalı.

Yasay-ı Şerif herkesin üstünü örter ve sıcak tutar.

Kanunu devlet değil önce toplum korumalı.
Kanunlar toplum adına ve toplum için yapılıyor bir topluluğun diğerine tahakkümü ve egemenliği (ve bunun resmileştirmesi ,resmiyet kazanması) için değil. Yasalar birarada yaşama için yapılıyor.

Kanun/Yasa, bireyin devlet başkanından önce koruması, seçmesi ve yapması/etmesi gereken şeydir.

Burada oy verme, varlığını kutsama idame ettirme karşılığı adı altında hazır yemeye alıştırılmış bir imparatorluk tebaasından sözediyoruz. Fetihler, savaş ganimetleri, sömürgeler, azınlıklardan vergi va haraç alınması, ticaret ganimetlerinin denetlenmesi ve tüm bunlardan nemalanılması vb. yoluyla halkını geçindirmiş bir babadan ve babadan hazır ve hazırcı doyumlanan bir topluluktan sözediyoruz. Tek işi ve tek yasal toplumsal sorumluluğu ve sorunu oy vermek ve A yı ve B yi seçmek (A Kralı ve B Kralını tayin etmek) olan bir toplum. Tüm sorunlarını A nın ve B nin seçimine indirgemiş beğenemdiğinde yeni ve başka bir Kral seçimi yapan bir toplum. Başka bir ikilem görmüyor.
Yani işler yolunda gitmediğinde şunu diyor.
Tüh yanlış başkan seçtik. Yanlış kişiyi başkan yaptık.
Yanlış birini Kral/Başkan ya da Şerif yaptık.
Daha iyi bir Kral bulalım/bulmalıyız.

Biz bir imparatorluk artığıyız.

Tepeden beslenen ve yemlenen çiftlik hayvanları gibi bir içeriğe alışmış, alıştırılmış bir topluluktan ve Aziz Nesin’ce Türk Halkı olarak kavramsallaştırılandan sözediyoruz.
Yapısal sorunumuz bu ve yapısal reformumuz buna dair. Bunu açtık..

Sonuç olarak;

Yasanın, devletin ve toplumun ve toplumsal yasama işlevinin ne olduğunun tanımı gerekiyor: Yasanın ve yasa yapmanın bir topluluğun bir arada düzen ve uyum içinde yaşamasının tek yolu olduğu, bunun neden önemli olduğunun, yasaya uyulmasının gerektiğinin ve neden herkese eşit yasa olmasının gerektiğinin tanımı, bizi artık Kralların yönetmediğinin görülmesi ve bunun dönüp halka ve işverene ,işçiye herkese anlatılması ve bunlarla herkesin yüzleşmesi ve buranın artık bir krallık devleti olmadığının, çalmadığının çırpmadığının, savaşla ek ve yeni ganimet ve vergi elde etmediğinin, işleyen bir çark kurması gereğinin, tüm toplumun rafahı için yine tüm toplumun çalışması gerektiğinin, bunlar için yasalar gerektiğinin, diğer bir azınlığı sömürme refleksinin, güçle ve tiranlıkla/zorbalıkla para ve güç kazanma/sömürme-ele geçirme refleksinin tarihe gömülmesi gerektiğinin ve tüm bunların da bir barışı ve kabulü gerekiyor...

Yasaları artık tiranlar ve kralların koymadığını ve “Topluluk Başkanının” birincil sorununun o toplumu yönetmek/fethetmek ve kendi idaresine/himayesine katmak (boyun eğdirmek ve güç referansı, güç yetirme ,boy gösterme, efelenme dayılanma, düşmanını yenme diz çöktüme ve kılıç referansı) değil de toplum adına toplum için herkesin işine gelen ya da toplumsal uyum barış ve refahı sağlayan yasalar ve düzenler oluşturmak/geliştirmek denen olduğunun anlanması gerekiyor.

Yeni bir başkan seçerek ya da başka bir kralın ve krallığın kontrolü altına girerek tüm sorunları çözemeyeceklerini anlamaları gerekiyor.

Yasanın kutsanması gerekiyor.
Önceden, tıpkı Devletin, Başkanın, Asker Kralın, Şövalyenin vb.nin varlığının kutsanışı ve değerli oluşu gibi yasa ve toplum denenin varlığının kutsandığı bir aşamaya geçilmesi gerekiyor.

Yasa pohpohlamak, yasa şakşaklamak gerekiyor.
Yasamız çok yaşa!!!

Kılıç artık yasadır yasa olmalıdır. Güç yasadadır.

Ama seni başkana devlete ve krala şikayet ederim değil ama yasa var ve bu konuyu yasaya götürürüm.
Ama biz bir yasa yaptık , yasa koymuştuk ve sen buna uymuyorsun o halde.
Yasaya uymayan toplumdan dışlanmalı.
Biz bir başkan seçmiştik değil. Kötü başkan seçmişiz değil de iyi ve uygun yasa yapmamışız ve yasa korumuyoruz..

Yasanın koruması gerekiyor. Yasa insanlarla devlet arasına ve yine insanların birbiri arasına (güçle ve uyumsuzlukla bizim aramıza) çekilmiş (barışçıl) bir settir. Herkese uygulanan yasadır/ yasalar.
Yasa her türden gücü yener ve denetler... Yasa bunu kimseye boyun eğdirmeden yapar. Yasa güçlerin de başındaıdr ve en güçlülerin de başında yine yasa olmalıdır. Yasa herkesin elini kolunu bağlayandır.

Tıpkı eskiden “Devletçilik” kavramı oluşu gibi bir “Yasacılık” kavramı öneriyoruz. “Yasacılık” ve “Toplumculuk/Toplumsallık” bunların tüm ilkelerin başıdır/başındadır. Böyle olmalıdır.

Devlet kavramının yerini Yasa kavramının almasının yeri ve zamanı gelmiştir.
Tiranlık ve Krallık artığı düşüncelerin tarihin çöplüğüne gömülmesinin zamanı.. Bunu başaramasak dağılıp/parçalanıp (sömürülüp) gideceğiz.

Tiranlık ve Krallık artığı düşüncelerin tahakkümü altında yaşamanın zamanı geçmiştir. Hatta bunun biçimini gerekirse ılımlı ve olumlu ve hatta barışçıl ve sevecen bir Başkanının tahakkümü ve idaresine dönüştürmek zamanı da. Toplumca iş yapmak, grup olarak. Zamanenin kavramı budur/bunlardır.

Devlet demek yasayı çağrıştırmalı ve hatırlatmalı.
Bir yasa mekanizması görmeliler.
Devlet denince ilk akla gelen" yasa" olmalı.
Devlet bir yasa hazırlama kurumudur.
Devlet sözcüğünde birinci çağrışan içerik yasa olmalı.
Toplum için düzen ve yasa üreten bir mekanizma.
Yasayı işe koşmalılar kişileri değil bunu anlamalılar. Yapısal denen budur.
Başkan yasadır. Başbaşkan ve başbakan yasadır.

Yasa seçmekten/yapmaktan sözediyorum başkan değil...
Sizi başkan değil yasa yönetiyor..
Başınız yasa. Başkanınız yasa ve yasama kudreti olsun....
Baştaki sarık yasadır...

A Kralı ve B kralı (A Krallığı ve B krallığı) arasında seçim yapıyorlar seçim yapmaya zorlanmışlar. Toplum A kralı ve B kralı arasında seçim yapıyor. Bilindik binbir gece masallarıyla birlikte toplumunu çok seven ve onu tepeden doyuran geçindiren ve besleyen ,toplumun tüm sorunlarıyla ilgilenen Padişah Kral ve diğer tarafta toplumu açken bununla ilgilenmeyen Kral masalları.

Bizi krallar yönetmiyor bizi yasalar yönetiyor bunu farkedin... Yasa herkrsin ve herşeyin üstündeki egemen güç ve erktir. Yasa gerçek erktir. Erkler yasa da birleşir ve uyum bulur...

Şimdi bir devlet/toplum ve yasa örgütlemenin yapmanın ve kurmanın öğrenilmesi, toplumsallığın keşfedilmesi gerekiyor.

Yasa kavramını yüceltin ve Devlet kavramına yüklenen anlamı ve ödevi artık yasa ve toplum kavramına kaydırın/yükleyin...
Ödeviniz yasadır...

... Cumhuriyeti Yasal Ortaklığı/Birleşmesi gibi...

Bu topluluğun yasaları altında birleşenler ve ilerleyenler. Alın size yeni ırk kavramı
Bir kere bu topluluğu sahiplenmeyen/onamayan, on da tarihsel bir birleşim/kaynaşım görmeyen ya da bunu üretmeyi denemeyen defolup gitsin/gitmeli. Beni hangi ülkeye ne cüretle kovuyorsun. Ya bana özgür bir ülke ver gidilecek yer söyle ya özgür ülkemi geri almama yardımcı ol.
Bizler boş alanlara dağılmış boylar değiliz artık. Her yere sınırlar çizilmiş. Kendi topluluğumu alıp şurdan şuraya gidemem o halde senin için seni özgürleştireceğim.
Bize yakıştırılan ölümse senin araf dediğin benim vatanım olsun.. Hangi toprağa gideceğim. Bu ülke de doğdum ve burada yaşıyorum öleceğim... Tanrılarına tiranlarına boyun eğmeden özgürlüğü dillendirerek buradan göçüp giderken nesillerime bırakacağım yegane miras bu...

Ey bu topluluğun evladı: Birinci ödevin yasa ve yasacılıktır. Sen neye istiyorsan ona inan ve kime istiyorsan ona güven ve inan..
Diğerlerine tahakküm ederek ve onlar üzerinde zorbalık baskı ve himaye kurarak ve kullanarak (ırk ve din iddia ederek, baskı ve zulüm tertip ederek ya da herhangi türden caydırma ve yıldırma kullanarak) kendi toplumunu ve topluluğunu refahlaştıramazsın.
Refahı A dan B ye verirken -geçirirken- kültür erimesi/erozyonu oluyor.. Er-geç o kültür denene (doğal birikime) muhtaçsın. Diğer türlü başkaları seni bünyesine katar çeker.
Gerçek saltanat (ya da muhtac olunan kudret) kanda değil (hür vicdanda iradede) bunu biliyoruz..

Kültür kavramı uygarlık kavramından evladır/yeğindir..
 

"ictenlik"

FSEditör
Katılım
7 Ara 2013
Mesajlar
3,721
Puanları
48
NET ÜCRET NET DEĞİLDİR !!!

Haracabilir Ücret ve Devletin Cebine Giden

Gerçek Ücretin de Gerçeği
Net Ücretin de Asıl Neti ve Tam Gerçeği
ve Bunun Gerçek Hesabı


Sendika ve İşçi Örgütlenmelerine;

Net ücretten ÖTV ve KDV düşülmemiştir. Birinci vergi ikinci vergi diye bir ayrıma gerek yok. Adını değiştirmek onun vergi oluşunu değiştirmiyor. Gıdaya bakıp ve özellikle bundaki verginin düşmesine kanıp aldanmayın. ÖTV hortumu biraz geniş bir hortumcuk. Neyin özel vergisi, ben özel kazanç mı kazanıyorum? Bunlar özel harcama mı? Pırlanta mı alıyorum?. Telefon mu lüks? internet mi? bireysel taşıtımdaki yakıt mı?

Vergili ücret net mi olur? Hadi onu geçtim asgari ücretli ne ÖTV si öder? Neyin özel tüketimi?
Ona araca binme mi diyorsun, sigara içme mi yoksa telefon kullanma mı?
Telefona ÖTV konduğunda kim de telefon vardı şimdi kimde var..?

Eğer elektrikli araba üretilecekse Rüzgar santralleri ve Güneş Panelleri üretimleri şimdiden neden işe koyulmuyor. Bu yolla kaç kişiye iş verebilirdiniz? Neden Kooperatifçilik düşünmüyor ve önermiyorsunuz ve işsiz korporasyonları kurup bu alanda zorunlu işsiz istihdamı gibi çözümlere önayak olmuyorsunuz? Neden bunların hem üretimini hem yapımını....????

(Lütfen bunu bir okuyun ve okutun, bir anlamayı deneyin. Olmadı ben bir kez daha bunu farklı yollarla açayım...)

Ben önceki yazımlarımda ücretin yüzde 200 ünün devlete gidebileceğini ama hala ekonomik çarkın dönebileceğini söylemiştim.
Yanılıyor muyum?

Peki böyle olmadığını mı sanıyoruz?
Böyle olmadığını nerden biliyoruz?

Ben bu hesabı yıllar önce kendi cari ücretimle ve gerçek cari harcamalarımla (hatta gıdadaki tüm vergiler yüzde 18 ken ) yapıp yazmıştım. Umarım onu da arar bulurum ve ekleyebiliriz...

Ücretin Tam Maliyeti ve Brüt Ücret Karmaşası

Yukarıda yarı-buçuk açıkladık. Ancak şu var. Ücrette toplam yüzde 36,5 kadar bir Sigorta Primi var dedik.
Bunun için de işçinin ödemesi ve işverenin ödemesi gereken Sigorta Primlerinin payının ayrı ayrı olacağının varsayıldığını belirttik.

İşçiye dair Brüt Ücret dediğimizin içinde bu işverene ait olduğu öne sürülen Sigorta Primi payı hala yoktur.
Daha önce de değimiz gibi ücretteki toplam sigorta primi olarak sözedilen yüzde 36,5 ve üzeri (ağır işlerde daha fazladır) işçi payı (yüzde 15 kadar) ve işveren payı (yüzde 21,5 kadar) olmak üzere ikiye ayrılmıştır.

Yani Brüt ücrete işveren payı eklediğimizde gerçek ücreti (ya da toplam ücreti) ya da işveren gözünden ise gerçek maliyeti buluruz.

İşveren Prim Oranları

Biz bu gerçek ücretin asgari ücretin bir kaç katı kazanabilen orta gelirli sayılabilecek herhangi bir kişi için bile yıl sonunda vergi yükünün yüzde 15 ten yüzde 35 e çıkması ve bir de toplam yüzde 36,5 ve üzeri Sigorta primi eklenmesi ile birlikte yüzde 60-70 lere kadar hatta bunun çok üstüne de çıkabileceğini söylemiştik.

50-60 -70 ler dedik ve kesin bir rakam vermedik/veremiyoruz neden?

Burada bir karmaşa var

Vergiden sigorta alınıyor mu ve sigortadan vergi alınıyor mu?


Bunun hesabı da karmaşıktır. Sonuçta bir toplam ücret oluştuğunda bu ikisi de ondan düşülür. Ancak Vergi ve Sigorta Primine esas tutarlar farklıdır. Yani bunun sigorta primi olan tutarının ayrıca vergilendirilmediği varsayılır. Yukarıdaki toplam yükün gerçek örneklemeler üzerinden sürdürülmesi yerinde olur. Başka bir başlıkta bunu da yapabilir ve açabilirdik. Ancak daha önceki örneklememizde gördük ki sadece 2 asgari ücret tutarında ücret alan ve vergi dilimi en yüksek oran olan yüzde 35 lik dilimi bile görmeyen 4.000 TL lik çalışanımızın yıl sonu maliyeti yaklaşık 7.800 lira olmuştu.. Bunu baz alabiliriz.. Bu nerdeyse yüzde 100 değil mi?

4.000 TL de 2.020 TL de Gerçek Net Ücret Değildir

Asgari Ücret net 2.020 TL değildir..
Neden?


Daha vergiler düşülecek, vergiler tam düşülmedi ki.
Ödenecek ve işçiye ödetilecek başka vergiler var. Harcama vergileri (ÖTV+KDV) var.
Ayrıca asgari geçim indirimi yani AGİ de devlet tarafından gelir vergisinden düşülen ve devletçe işçiye geri iade olunan bir tutardır.

Sizce gerçek bir emsal hesaplamadan sonra bir işçi/çalışan gelirine ne kadar ÖTV+KDV ödüyor olabilir?

Gerçek net ücret nedir?

Dediğim gibi gıda kalemleri yüzde 18 çağlarında iken ben bir hesap yapmıştım.. Gerçekten olağanüstüydü yani bunları nasıl yapabildiler. Hayret ediyor ve şaşıyordum...
Ama şimdi de yakın bir hesap yapalım.

Gıda da 1 den 18 e kadar değişen vergiler buluyoruz sanırım. Şu an pek bilmiyorum ama sanırım genel vergiler 1 ve 8 aralığında.
Bu yüzde 18 i artık gıda olmayan kalemlerde buluyoruz sanırım. Bunu da ben inceleyeceğim.. Dediğim gibi benim bilgim biraz geçmiş zamanlardan kaldı.

Akaryakıt alıyor ya da almıyor dolmuşa biniyorsanız ödediğiniz ÖTV+KDV neredeyse yüzde 70.
Yani tüm ulaşım giderleri için buna yakın bir oran baz alınabilir..

Mevcut siyasi iktidar ilk seçildiği yıl hemen devlete ait milletvekili lojmanlarını boşaltırken akabinde söz veriyordu. İletişimdeki ÖTV kalkacak. Yani bu internet ücretleri ve telefonlar.. Bu devam etti sanıyoruz araştırılabilir..

Yani iletişim giderlerinizde de yüklü bir ÖTV+KDV var.
Bunun rakamları şu an elimde yok ancak 40 lar 45 ler gibi (18+20 ya da 25 gibi) bir hafıza ve anımsamam var ve bu yanlışta olabilir. Ancak tekrar bakacağım/bakılabilir..

Faturalarınızdaki ÖTV+KDV Yükleri ya da devlete ve onun kasasına giden tüm yükleri araştırabilirsiniz.

Tüm bunları düşerek bir net ücret ve saf harcama kalemi bulalım mı?

Eğer tekel ürünleri denilenleri tüketiyorsanız da yüklü bir ÖTV+KDV ödüyorsunuz.

Her neyse bu hesabı ben şu an tekrar yapmadım ama ücretin bana göre 3 te 1 i nettir. Eğer öyleyse bile hala şanslısınız. Devlet tüm ücretten 2 kat nemalanır...

Bu hesabı her sınıftan ve harcama grubundan insanın gerçek harcama kalemleriyle yapmalıyız.yapmalısınız...
Yapınız yapılabilir..
Devlette bir baksın...


Ücretin 200 TL sinin AGİ Yani Asgari Geçim Şeysi Olması

Yani Özal Döneminde İcad Edilen Fiş Toplama ve KDV Ödeme Karşılığında İşçiye Verilen Ödülün ve Vergi İadesinin (Vergili Alışveriş Yapma ve Fiş Toplama Priminin) Yeni Adı

Bu tamamen ücretin bir eki ve parçası haline getirilip içine gömüldü zaten.. Fiş toplama uygulaması kaldırıldı ancak nerdeyse her çalışan bir yolla fiş bulup buluşturup bunu yazdığı için bu gelir haline gelmişti.

Yani bu AGİ ya da geçim indirimi ödenen yıllık toplam vergilerden düşülüyor ve geri ödeniyor olma mantığına dayanıp indirgeniyor. Yapısalcı çözümleme bunu esas alır. Mantığı buydu.
Her neyse .. Bu şey çocuk parası yeni adı aldı. Kuramsal olarak bu her biçimde biçimlenebilir..

Ama piyasa da bir de AGİ dahil ve AGİ hariç ücret karmaşası var.
Agi tutarının ücrete ek ve artı olması gerekir çünkü teorik olarak bu devletin işçiye bir geri iadesidir. Bunun kökeni vergi iadesidir.
Bir çok işveren bunu net ücretin içine gömer. Bu tutarı devlet işçiye kendi geri teslim etmeli idi. Devlet bunu İşveren kurnazlığı ,şark kurnazlığı gibi ücretin içine gömmemeli ya da denildiği gibi kendi işçiye iade etmeli idi... Bunu karışmayacağız şimdi...

Sonuçta AGİ işçiye bir iade değil de işverene bir vergi indirimi görünümündedir.


Sonuç olarak Asgari Ücretteki yüzde 15 lik verginin yarısından fazlası ücret hesabına tekrar katılıp işverene geri iade olunuyor. Yani bu bir vergi indirimi kılığında.

Peki şurdan gidelim.

Asgari ?cret 2019 - Asgari ?cret Ne Kadar? (2019-2018)

Bu adrese göre asgari ücretim maliyeti 3.000 TL ve neti de 2.000 TL .Yani 2/3 ü net bu da yaklaşık olarak yüzde 66,5 etse buradaki tüm vergi ve Sgk yükü yüzde 33,5 olurdu. Bunu OECD ve Tüsiad hesabı içinde düşünebilirdik. Burada düşülmemiş bilinmedik teşviklerde var ve olacaktır...

Lütfen imkanı olanlar belirtilen mantıklamam ile bir hesaplama yapsınlar.

Yalnızca net ücretlerini biliyorlarsa google a netten brüte yazıp yıllık vergi ve Sigorta primi ödemelerini görebilirler.

Brüt ücretlerini biliyorlarsa
Lütfen işverene ait sigorta prim paylarını da brüt ücrete ve bu hesaba eklesinler..

Memurlarda ve 657 de hesap biraz daha farklı ancak ona karılmayacağız..

Sonra harcamalarına dair ÖTV ve KDV hesaplamalarını da bulsunlar ve değerlendirsinler... Yani Netin Netini ve Netin Asıl ve Tam Netini bir bulsunlar ve Gerçek Toplam Ücretle bunun farkına baksınlar. Aradaki tüm farkı devlet aldı....

Burada yol yemek gibi masrafların da işçi ücretinin gelirinin/giderinin parçası olarak değerlendirilip değerlendirilemeyeceği tartışılabilir. Toplu sözleşme ile verilmiş/kesinleşmiş bu tip ek sosyal haklar ücret eki gibi görülmeli ve ele alınmalıdır... Diğer taraftan işveren bunu sağlıyorsa zaten onun nazarında işçi maliyeti ve ücretin bir eki gibidir dersekte pek yanlış olmaz...

----
 

"ictenlik"

FSEditör
Katılım
7 Ara 2013
Mesajlar
3,721
Puanları
48
Doma Doma Domates Tatlı Domatesler

http://www.felsefe.net/158799-post17.html

Bu posta ek olarak düşünülebilir...

Birisi çıkıp Bay X e piyasa koşullarının ve gerçeklerin/gerçeklerinin ne olduğunu dönsün anlatsın
Devlet çıkmış fiyat avcılığına. Bu Kemal Sunal filmlerindeki Ali Erbil karakterleri vardı pirince taş katan.
Sanırım ya esnafı hala böyle bir şey sanıyor ya da yukarıda post 17 de denilen gibi ... tabanını bu yollarla oyalıyor.. Nokta nokta dedim çünkü ağzım dilim elvermedi
Dün buna benzer bir şeyin halk ağzında yorumlanmasına da tanık olduk..
Karaborsacılık çağında değiliz sanırım..

DOMATES KARABORSA MI?

Sebze Halinde 4,20 Olan Domatesin Markette 10 TL Olması Olmaması
Ve Bunun TRT de Haber Konusu Olarak İşlenmesi


Bu haberi Devlet Televizyonunda Bay X in konuşmaları eşliğinde bir kaç gün önce gördüm ve buna oldukça içerledim. Bir şeyler de yazmak istedim ancak sonra buna benzer diyeceğimi zaten demiş olduğumu da düşündüm. Kaldı ki konuşanın kim olması gerektiği üzerinden gidersek aslında bana ne!

Dün bir köyde Bay X in ağzıyla bir market ürün fiyat politikası eleştirisine tanık olduk.. Bu kadarı da pes dedirtti..

Şimdi gelelim Domatese
Şimdilerde TV lerde adı tüm uzman olanlar bunları konuşuyor.

Domates Örneklemesi İçin Kalın Kabuklu Tuzlu Fıstık Hadisesi

Bu fıstık normalde yıliçinde ve yılbaşı öncesinde tam emin değilim ama sanırım en az 12,90 ya da 13,90 a satılıyor olmalı.
Ama geçtiğimiz hafta ulusal zincir marketlerde bu fıstıkların fiyatı 6,90 ila 8,90 dı. Ben fıstık yerken bir yandan da bunu düşünüyordum. Sanırım yılbaşı gecesi için fazladan stok yapmış olmalılar. Sanırım tarihi zamanı geçmeden elde kalanı da uygun fiyattan satıyorlar. Bunun aynısını domates için düşündüm... Yani ocak ayında rafa domatesi koyuyorsun.

Sanırım bu marketlerin ellerinde son on yılda yılbaşında ne kadar fıstık sattığının verisi vardır. Sanırım bir markette ne kadar domates sattığını da bilir...

Yani domates tuz şeker değil ve son tanesine kadar satılamayabiliyor. Kaldı ki salkım türü vb. bir maldan ve tek tek elle seçilen bir maldan sözediyoruz..

Küçük BAKKAL Bakkalcılık yapan ve deneyen tanıdıklarım oldu. (Patates Soğan ve Sarımsak vb. Hariç) Bakkalda Manav Reyonu işinin zor olduğundan, zarar ettirdiğinden ve gerçekten kazandırmadığından ve bu işe pek değmediğinden sözederler çünkü aldığın her bir ürünü nerdeyse sonuna kadar satmalısın. Muz alırsın kararır domates zamanla çürür. Büyük Marketlerdeki etiketlerse neredeyse senin ürünü toptancıdan halden aldığın fiyatlardır. Sen bir de üstüne kar payı koyup satmalısın.. Şimdi bu fiyatlar yargılanıyor. Yani al sat bakkal kardeşim adam 10 a çok pahalı satıyormuş sen 4 ten al 6 ya 7 ye sat sen cukkala..

Küçük Orta Boy Market Marketçilik yapan deneyen tandıklarımız oldu. Manav işinin müşteri için olduğunu, ne kar ne zarar ya da aslında zarar olduğunu, bu işin zahmetine değmediğini ama iyi bir manav reyonu bulundurmazsa da müşterisinin kaçacağını söyler..
Yani küçük esnafta Mini Marketinde Manav reyonu bulundurmazsa müşterisinin herşeyi bir arada aldığı ve alabildiği başka bir yere gideceğini söylüyor.. Müşteri herşeyi oradan ve tek bir yerden almak istediği için bunu bulunduruyor.
Adam 7-8 liraya domates satmaya göbek atmıyor..

Yerel zincirlerin yani aynı ilde 3-5 marketi olanların dahi manav reyonunun karlılığı hakkında yukarıda söylenenlere yakn şeyler söylediklerini biliyoruz…

Ucuzluk marketlerinde ise manav reyonu var yok gibidir..

Haber de Paylaşılan Domatesler


Bir kere o domates o domates değil ve o domates 6-7-8 lira bandında ... Haberde de bu gözüküyor...

Birincisi Sebze halinde domates 4,20 ila 4,40 denirken paylaşılan amiyane domates iken ulusal zincirde 10 lira gibi bir fiyatla satıldığı gösterilen domatesse salkım domatestir. Bunlar birbirinden oldukça farklıdır. İşgüzar bir muhabirin işi ve haberi olmalı olsa kocaaa devlet televizyonu ne hallere ne editörlere kalmış...

Şimdi terbiyem el vermedi neler yazmak istedim neler.
Biz o kuruma TRT diyoruz ve diyorduk... Benim çocukluğumun TRT si...

----

Marketim olsa suratına kapatır giderdim


O marketin sahibi olsam ve devlet televizyonu hakkımda böyle haber yapsa ya aynı gün o marketi kapatır bunu da tokat gibi yüzüne çarpardım...

ya Bay X i çağırır tek tek kalem kalem satış ve fiyatlandırma politikasını verilerle anlatır ve açıklar bunu yapmamasını yoksa kendini yalancı başta olmak üzere manyak vb. ilan edeceğimi suskun kalmayacağımı söylerdim.
Aziz Nesin o televizyonda devletin bakanını açıkça yalancılık dolancılıkla suçladı..

Cranberries'in Zombie si gibi suskunsunuz. Bakalım neler olacak....