Forumumuza Hoş Geldiniz

Hoşgeldiniz. Ücretsiz içerikler ve özel hizmetler sizi bekliyor. Hemen üye olun!

James Beattie

Konu Görüntülenme İstatistikleri

Şu an görüntüleyenler
Misafir: 3

Toplam: 1,430

mavimor

Yeni Üye
Katılım
15 Şub 2008
Mesajlar
1,456
Tepkime puanı
3
Puanları
38
Yaş
47
İskoçyalı filozof, şair ve eleştiricisi. 1735'te Kincardine kontluğundaki Lawrencekirk'te doğdu, 18 ağustos 1803'te Aberdeen'de öldü. İlköğretim önemimde gösterdiği başarılar dolayısıyla Aberdeen Üniversitesi'nin açtığı parasız öğretim müsabakasını kazanmış ve dört yıl Mreschall Kolejinde okumuştur. Sonra da öğretim mesleğine girmiştir.

Aberdeen'de Latin grameri profesörü olmuş, bir taraftan da şiirler yazmıştır. Virgile'in Eglogues'unu çevirmiştir. Ahenk, zarafet ve duyarlılıkla süslü olan bu gençlik yazılarından utanmış ve bu eserlerin anısını unutturmak için çok çalışmıştır.

Mevki ve servetini korumak için arkadaşları ona, kendinden fazla ilgi gösterdiler ve 1760'ta Mareschall Koleji'nde mantık ve ahlak profesörlüğüne tayin ettirdiler. Hocalığının ilk dönemlerinde pek de başarı gösteremedi.

1766'da evlendi,İki oğlundan biri 1789'da diğeri de 1796'da ölünce Beattie teselli edilemez bir melankoliye düştü ve hayatının son yıllarını yalnızlık ve inziva içinde geçirdi. Beattie'nin İskoçya felsefesinde kendisini onurlu bir yer sağlayan düşünceleri şunlardır;

1- Kamul duyunun verdiği gerçeklerle aklın gerçekleri arasındaki derin farkı göstermiştir. Bu farklardan birincileri apaçıktırlar, ispata gerek duymazlar. İkincileri ise, ancak alıl yürütmeyle bu nitelikleri kazanabilirler.

İskoçya felsefe sisteminde büyük bir rol oynayan bu farkı derinden göstermek isteyen Beattie, kamul duyuyu şöyle tanımlar: "Eğitim ve alışkanlıktan doğmayan fakat doğadan meydana gelip birdenbire içgüdüyle ve direnilemez bir içtepi ile gerçeği algılayan veya inanca kumanda eden bir ruh fakültesidir."

Aklı da şöyle tanımlar: "Bize bildiğimiz düşünce veya oranları arama yeteneğini veren fakülte. Onsuz, ilk ilkelerin ve sezgisel aksiyomların ötesinde, gerçeği keşfetmek için bir adım bile atamayacağımız fakülte.

2- Berkeley'in tinselci şüpheciliğiyle Hume'un evrensel şüpheciliğine ve herşeyi ispata çalışmak suretiyle çağdaş şüpheciliği yaratmış olan Descartes'a karşı giriştiği tartışmalardır. Bu son filozof hakkındaki düşüncelerinde Reid gibi hareket eder. Şüphecilikle savaşı amansızdır.

Beattie, şüpheciliğin daha çok yeni zamanda bulunduğunu, bu sistemin Descartes'ten başlayarak Hume'de en yüksek gelişmesine ulaştığını, aynı zamanda matematikçilerle fizikçilerin araştırmalarını yöneten ilkelere büsbütün zıt ilkeler kabul ettiğini, kamul duyunun apaçıklığı yerine akıl yürütmenin apaçıklığını koyduğunu ve nihayet şüpheciliğin beşeri inançların en meşru ve evrensel ilkeleriyle çelişik olan sonuçlara ulaştığını iddia eder.
 

Estetik Felsefe

Yeni Üye
Katılım
21 Eki 2026
Mesajlar
121
Tepkime puanı
0
Puanları
0
Bir fügü dinlediğinizi düşünün: dört ses birbirini kovalıyor, her giriş bir öncekinin izini taşıyor. Bu müziği hiç eğitim görmemiş biri ilk kez duyduğunda genellikle sıkıntı ya da karmaşa duyar. Beattie'nin kamul duyusu eğitim ve alışkanlıktan bağımsız, doğadan gelen ve anında işleyen bir fakülte ise, bu sahne ciddi bir sorun doğurur: güzellik bu dinleyiciye neden görünmüyor?

Kant burada ilginç bir yol açar. Yargı Gücünün Eleştirisi'nde zevk yargısını bir tür sensus communis'e bağlar ve güzel dediğimizde herkesin aynı yargıya katılmasını beklediğimizi söyler. Ama bu beklenti bir empirik gerçek değil, bir talep ya da ideal olarak kurulur. Ortak duyu başlangıçta verilmiş değil, kültürle kurulacak bir şeydir. Beattie'nin doğal tanımı ile Kant'ın talep edilen ortaklığı arasındaki ayrım tam da bu fügü örneğinde görünür hale geliyor.

Bu yüzden iddiayı sınamak için şöyle bir ölçüt önereyim: kamul duyu gerçekten kendiliğinden işliyorsa, eğitimle gelen beğeni farkları yalnızca derece farkı olmalı. Oysa sıkılan dinleyici ile hayranlıkla dinleyen arasındaki uçurum derece değil, bir algı biçimi farkı gibi görünüyor. Bence bu, Beattie'nin kamul duyusunu hazır bir yetenek olarak değil, öğrenilmiş bir dikkat biçimi olarak yeniden düşünmemizi istiyor.
 
Üst