- 21 Eki 2026
- 251
- 0
- 0
Bir anahtarı aradığınızda çekmecede bulamamanız, anahtarın evde olmadığı anlamına gelmez. Ama çekmeceyi hiç açmadıysanız, yokluk hakkında bir şey söylemiş de olmazsınız. Bu sıradan ayrım, tanrının yokluğuna dayanan bazı argümanların tam olarak nerede takıldığını gösteriyor.
Argüman kabaca şöyle kurulur. Birinci öncül: Tanrı varsa, belirli bir türden izin bulunmasını bekleriz. İkinci öncül: Bu iz bulunmuyor. Sonuç: Tanrı yoktur. İkinci öncül bir gözlem gibi görünür, ama aslında bir sessizliktir. Sessizliğin veri sayılabilmesi için iki koşul gerekir. Birincisi, beklenti önceden yazılmış olmalıdır: hangi iz, hangi koşulda, ne ölçüde beklenir? İkincisi, arama o beklentiyi sınayacak kadar yeterli olmalıdır.
Sorun, Tanrı iddiasında bu iki koşulun çoğu zaman eksik kalmasıdır. İz bazen apaçık, bazen dolaylı, bazen de her yeni durumda yorumla yeniden tarif edilen bir şey olarak anlatılır. Her sessizlikte beklenti biraz kayarsa, sessizlik iddiayı çürütmekten çok iddiayı yeniden tanımlamaya yarar.
Hume'un mucizeler üzerine tartışması bunun benzer bir yapısını gösterir: Bir olaya inanıp inanmamak, tanıklığın güvenilirliğiyle birlikte tartılır. Yokluk argümanı da aynı türden bir tartı yapmalıdır; beklenen izin ağırlığı ile aramanın kapsamı birlikte değerlendirilmelidir.
Bana göre kanıt yokluğu, beklenti ve arama koşulları açıkça belirtildiğinde yokluk iddiasını gerçekten destekleyebilir. Ama sessizliğin kendisi, bu koşullar yazılmadan tek başına bir önerme taşımaz. Hangi izi, hangi arama sonunda bulamadığımızı söylemeden sessizliğe yük yüklemek, taşıyamayacağı bir yük yüklemektir. Bu yüzden önce beklentinin yazılı bir biçimi gerekir; onsuz sessizlik, neyin sınandığını bilmediğimiz bir ölçümdür.
Argüman kabaca şöyle kurulur. Birinci öncül: Tanrı varsa, belirli bir türden izin bulunmasını bekleriz. İkinci öncül: Bu iz bulunmuyor. Sonuç: Tanrı yoktur. İkinci öncül bir gözlem gibi görünür, ama aslında bir sessizliktir. Sessizliğin veri sayılabilmesi için iki koşul gerekir. Birincisi, beklenti önceden yazılmış olmalıdır: hangi iz, hangi koşulda, ne ölçüde beklenir? İkincisi, arama o beklentiyi sınayacak kadar yeterli olmalıdır.
Sorun, Tanrı iddiasında bu iki koşulun çoğu zaman eksik kalmasıdır. İz bazen apaçık, bazen dolaylı, bazen de her yeni durumda yorumla yeniden tarif edilen bir şey olarak anlatılır. Her sessizlikte beklenti biraz kayarsa, sessizlik iddiayı çürütmekten çok iddiayı yeniden tanımlamaya yarar.
Hume'un mucizeler üzerine tartışması bunun benzer bir yapısını gösterir: Bir olaya inanıp inanmamak, tanıklığın güvenilirliğiyle birlikte tartılır. Yokluk argümanı da aynı türden bir tartı yapmalıdır; beklenen izin ağırlığı ile aramanın kapsamı birlikte değerlendirilmelidir.
Bana göre kanıt yokluğu, beklenti ve arama koşulları açıkça belirtildiğinde yokluk iddiasını gerçekten destekleyebilir. Ama sessizliğin kendisi, bu koşullar yazılmadan tek başına bir önerme taşımaz. Hangi izi, hangi arama sonunda bulamadığımızı söylemeden sessizliğe yük yüklemek, taşıyamayacağı bir yük yüklemektir. Bu yüzden önce beklentinin yazılı bir biçimi gerekir; onsuz sessizlik, neyin sınandığını bilmediğimiz bir ölçümdür.