EVRİM ÖĞRETİSİ UYGARLAŞMAK İÇİN NEDEN GEREKLİDİR? (Prof.Dr.Ali Demirsoy)

F

faust

Ziyaretçi
Prof. Dr. Ali Demirsoy, Hacettepe Üniversitesi
Bir millet uyuyorsa uyandırmak kolaydır
Uyumuyor da uyuyor gibi yapıyorsa ne yaparsanız nafile, uyandıramazsınız (İndra Ghandi)

Evrim ya da evrimleşme deyince, doğru dürüst eğitilmemiş insanların tümünde, maymundan insanın oluştuğunu savunan görüş çağrışmaktadır. Bu da neredeyse mantığı açısından bugünküne benzer, ancak anlatımları farklı olan, 8.000 yıllık geleneksel görüş ve ezberlere ters düşmektedir. Bu öğretilere göre, insan doğaüstü güç tarafından dünyaya özel olarak gönderilmiştir; dolayısıyla her şeyi ile de farklı olması gerekir. Ancak son yirmi yıldır yapılan gen analizleri, daha önceki bilim adamlarının -insan da dâhil canlıların tümü evrimleşmenin ürünüdür şeklindeki- söylediklerini sayısal olarak desteklemeye başlayınca, dünya, evrim karşıtlarının başına çökmeye başladı. Öyle ki bir şempanze ile bir insan arasındaki genetik benzerlik %99'dan bile fazla; yaklaşık 32.000 genden ancak 300 tanesi farklı. Bu benzerliğin basit bir rastlantı ile olamayacağını Homo habilis bile anlayabilir. Ancak bu yazının amacı evrimsel mekanizmanın doğruluğunu kanıtlamak değil, evrim kavramına ulaşamayan toplumların hangi çıkmazlarda olduğunu sergilemektir.

Doğrusunu isterseniz son bir yüzyılda elde edilen bilimsel gelişmeleri izleyemeyenler -anlayamayanlar ve 8.000 yıldır biat ve köle kültürü içerisinde yetişmiş ve bu kültürü şekil olarak atsalar dahi geleneksel belleklerinden temizleyememiş olanlar için, evrim kuramını anlamak gerçekten zor görünmektedir. Geçmişte köleler bile köleliğin bir Tanrı takdiri olduğuna inanmışlardı. Pek az köle bu kurulu düzene ve ezberci anlayışa karşı çıkarak özgürlüğe giden yolu açmıştı. Evrimciler başka bir tanımlama ile -daha çok tepki çeken deyişle- Darwinistler, köleliğin kutsandığı cahiliye döneminin değil, bilgi çağının ışıldayan kandilleri olmuşlardır. Bu nedenle bir insan ne kadar bilgiyle doldurulmuş olursa olsun, ne kadar günümüz araçlarını ustalıkla kullanırsa kullansın, kâğıt üzerinde her insana puan getiren ne kadar beceriyle donatılırsa donatılsın, özgün, özgür ve bağımsız bir yapıya kavuşmalarının vazgeçilmez koşulu, yani uygar bir insan olmaları ancak ve ancak evrimsel bir mantığa kavuştukları zaman gerçekleşebilmektedir. Buradaki zorluk, yarının evrimsel yaklaşımının bugünkünden farklı olabileceğidir. Çünkü Evrim Kuramı durağanlığı değil, değişkenliği inceleyen bilimin adıdır. Evrim Kuramı, sadece değişenleri değil, değişmenin kurallarını -hem de nasıl başarılı değişim yapılabilirliğini- öğretir.
Bugün hangi bilim dalına bakarsak bakalım, çok büyük bir kısmı son durumdaki görünümü inceler, örneğin sistematik çalışan bir biyolog, yapısal benzerliklerine göre canlıları gruplandırır; bir fizyolog, hücrelerde ya da dokularda neler olup bittiğine bakar; ülkeler coğrafyacısı şu anda o ülkenin durumunu bakar; bir sosyolog o andaki yapıyı inceler; bir tarihçi incelediği zaman kesitindeki toplumun ilişkilerine ve durumuna bakar; bir teolog dininin ortaya çıktığı dönemi nirengi noktası olarak alır. Bu listeyi uzatabildiğimiz kadar uzatabiliriz. Ancak, bütün bunların neden ortaya çıktığını ve gelecekte de neler olabileceğini yorumlayan bilim dalı evrimdir. Bu, bilgi ister, listelenmiş arşiv ister, evrensel bakış ister, bağımsız düşünme yeteneği ister ve en biraz zekâ ve akıl ister... Evrimi anlatmada ve anlamadaki zorluk bu son cümledeki açıklamalarda yatar. Ezberi olan, bir fikre körü körüne bağlı olan, geleneksel anlayışından ödün vermeye yanaşmayan, geleceği yorumlamaktan korkan, yaşadığı olumsuzlukların nedenini arama zahmetine girmeyen, sıkı sıkıya sarıldığı öğretilerin bir anlaşılan bir de anlaşılmayan (anlaşılmayan yönünü öğrenebilmek için mürşit, rehber, şeyh, dini lider peşinde koşan ve onların sömürüsünden bir türlü kurtulamayan) tarafı olduğuna inanan, kendi öğretisinin dışında bir yorum getirenleri lanetleyen ve aşağılayan, öğretisindeki kusurları örtmek için bin bir bahane uydurmayı adet haline getirenlerin, "her şeyimiz iyi de biz ve bizim gibi olanlar niye böyleyiz?" sorusunu kendine bir defa bile sormamış olanlar ve bu bağlamda neden-sonuç ilişkisini yaşam tarzı olarak benimseyemeyenler Evrim Kuramını hiçbir zaman kavrayamazlar. Burada 43 yıllık bir eğitmen olarak bir şeyi de vurgulamadan geçmek istemiyorum: Bilim dünyası, eğitim dünyası, kendini halkına adamış yöneticiler, bir önceki cümledeki söylenenlerin egemen olduğu bir aileden ve bir çevreden gelen çocuklara bilgi vermek ve eğitilmek suretiyle çok fazla değiştirilebileceğine inanıyorsanız yanılıyorsunuz. Dogma bir defa bir körpe beyne yerleşti mi, onu söküp atmanız hemen hemen olanaksızdır. Çünkü beyin bencildir ve en kestirme yolu izleme eğilimindedir. Bir şeyi öğrenmek için çok karmaşık işlemlerden kaçınır; kestirme yolu izleme eğilimi vardır. Çim ekilmiş bir alanın çevresine ne kadar çimlere basmayınız yazarsanız yazın, dikkat edin, insanların çoğu (bunların da çoğunu tutucu çevreden gelenler -örneğin türbanlılar-oluşturur) eğer kestirme ise, yolu kısaltıyorsa, çiğneyecektir. Bunun, galiba en iyi, dünyayı idare etmeyi aklına koymuş ve gelişmemiş ve gelişmekte olan ülkeleri sürekli koltuğunun altında tutmayı amaçlamış emperyalist ülkelerin gizli ve açık strateji merkezleri farkındadır. Demokrasiyi getireceğim diye bir ülkede (Irak'ta) milyon kişiyi katleden bir politika, dünyanın geleceğini etkileyecek petrol rezervlerine sahip çevre ülkelerin gerici eğitimine bırakın müdahaleyi, herhangi bir kınama bildirisi dahi sunmaktan kaçınmaktadır. Hatta üstü kapalı olarak "inanç hürriyeti" adı altında, güya demokrasinin bir gereğiymiş gibi, destek de olmaktadır. Bir ülkede ilkokul çağındaki insanlara neden-sonuç ilişkisini yasaklayan bir dini eğitim veriyorsanız, örneğin Kur'an Kursu açıyorsanız, her şeyi dinle açıklamaya kalkışıyorsanız, üniversite hocalarınız dahi her şeyi bir ayet ve hadis ile açıklamaya kalkışıyorsa, bu öğretinin dışında yeni yollar açabilecek, gelecekteki yeni koşullara uyum yapabilecek yaratıcı düşüncenin yolunu peşinen tıkıyorsunuz demektir.
Evrim Kuramı bir insana düşünmeyi ve yorumlamayı öğrettiği için çok önemlidir ve yobaz-gerici idarelerin en çok korktuğu öğreti şeklidir. Bu nedenle dünyanın neresinde gerici-yobaz bir idare varsa, nerede insan sömürüsü varsa, nerede yer altı kaynağı var; ancak bu kaynakları yabancı güçler kullanıyorsa, nerede yöneticilerinin bir eli yağda bir eli balda halkının burnu b...da yüzüyorsa (bunun için monarşi ya da anti demokratik bir ülke olması gerekmez; demokratik bir ülke görünümünde olup da bağnazlık içerisinde yüzenler de buna dâhildir) orada evrim karşıtı akımlar revaçtadır. Kilise bunu 150 yıldan beri uyguladı; ancak birkaç sene önce bu gerici söylemi daha fazla yürütemeyeceğini anladığı için Darwin'den ve evrimcilerden özür dileyerek geçmişini -şeklen de olsa- temizlemeye çalıştı. Çünkü batı kiliselerinin çoğu her şeye karşın belirli bir bilim adamını danışman olarak yanında tutmaya özen göstermiştir. Özünde Galilleo'yu da mahkûm eden kilisenin yöneticileri değil, bilirkişi olarak çağırılmış, fikren satılmış, çıkarcı bilim adamlarıdır (bizimkiler o devirde yaşasaydı, en gözde bilirkişi olurlardı). Gerici yönetimler olarak bilinen birçok ülkede niye böyle bir aydınlanma beklenmiyor derseniz, bu yönetimler öncelikle bağımsız ve özgür düşünen bilim adamlarını tehdit olarak görüyorlar; fikren satılmış bilim adamlarını sözcü olarak kullanmayı yeğliyorlar; bu nedenle de çıkış yolu bulamıyorlar. Dogmatik düşünceleri örgütleyen kurumlar ya da kuruluşlar, devletin önemli kaynaklarını ve halkın (iyi niyetlerle yaptığı) büyük bağışlarını almalarına karşın, görkemli binaların yapımının ötesinde, insanlık tarihine geçecek herhangi bir fikir üretemiyor, bir arpa boyu yol alamıyorlar. Herkesin evrim karşıtı olmasını sağlama bir (ya da bu) ülkeye ileriye doğru bir adım yol aldırmayacaktır; yobazlığa doğru geri adım attıracaktır.
Şimdi size hayret edeceğiniz bir tespitimi ileteceğim. İran, uzaya uydu fırlattı, menzili 1000 km üstünde olan füzeler yaptı, atom bombasını neredeyse yapma aşamasına geldi, Amerika'nın dışında kimsenin başaramadığı radarda tespit edilemeyen uçak yaptı, bilimsel yayın bakımından galiba İslam ülkelerinin lideri oldu. Büyük bir olasılıkla çoğunuzun merak ettiği gibi ben de "bu gelişme nereden kaynaklanıyor?" diye merak ettim. Bu denli atılım yapılan bir ülkede evrimsel düşünce egemen olmalıydı. Ancak, ortalıkta sarıklı adamlarının dolaştığı bir ülkede bu nasıl olabilir diye merak ediyordum. Sonunda orta eğitimde okutulan biyoloji kitaplarını getirttirdim ve Farsça bilen birine okutturdum. Sıkı durun! Kitapların hemen hepsinin üçte ikisi Darwinist görüşü işleyen evrime ayrılmıştı; hem de hiç çarpıtılmadan; yaratılış ile ilgili hiçbir kısım yoktu. Şu anda İran'da orta eğitimde anlatılan evrim içeriği Türkiye üniversitelerinin yüzde doksanınkinden daha bilimsel ve olması gerekene yakın bir şekilde anlatılıyor. Bizim üniversitelerimizin çoğunda evrim dersleri ya seçmeli ya da verilmiyor verilirse de gericiliği teşvik edecek şekilde veriliyor. Evrim dersini veren birçok üniversite hocasının bile bırakın çağdaş evrim kavramını anlamasını, Darwin dönemindeki evrim düşüncesini bile kavradığından kuşkuluyum. Sarıklı yöneticileri olan bir ülkede gerçeğine uygun olarak evrim dersi verilirken, anayasası gereği laik olan ve batı tipi giymiş yöneticileri olan bir ülkede yobazlığı teşvik edecek tarzda evrim anlatılmaya çalışılıyor. Bakanları sanki Battal Gazi destanından söz ediyormuş gibi, Darwin için ölmüş gitmiş bir adam, Milli Eğitim Bakanı bir anlamda "Evrim Kuramı" için ne idiğü belirsiz bir görüş gibi açıklamalar yapıyorsa, daha epeyi bir şey yaşayacağız demektir. Sonuçlarını uzak bir zaman diliminde değil yakında, hem de çok yakında alacaksınız, hem de en ağır şekilde... Kendinizce düzgün giden şeyleri mükemmel yaratılışa ya akıllı tasarıma yazıp, gitmezleri takdiri ilahi hanesine yazmakla bir yere gidemeyiz...
Bütün bunlardan sonra "Evrim Kavramı" bir topluma ne kazandırır diye düşünebilirsiniz. Neden doğru dürüst bilim adamları evrim öğretisi evrim öğretisi diye çırpınıyor? Neden yobazlar işi gücü bırakmış evrimcilerin peşine düşmüş? Hem tarihte hem günümüzde halkın dini inançlarını sömüren güçler, yönetimler, neden evrim karşıtı oldular? Neden birtakım karanlık güçler, nereden alındığı bilinmeyen kaynaklarla, geri kalmış ülkelerde, özellikle İslam ülkelerinde evrim karşıtı propagandalara ve yayınlara girişmiş durumdalar? Bütün bunların bir nedeni olmalı. Zamanınız varsa nedenlerinin bir kısmını açıklamaya çalışacağım.
1. Evrim -özellikle zaman içinde- değişimin kurallarını inceleyen bir bilimdir. Bunun sadece organik, yani canlılarla ilgili olması da gerekmiyor. Bundan 13.5 milyar yıl önce, başka kuralların egemen olduğu bir evrenden, doğal yasaların (kütle, hız, zaman, enerjinin) egemen olduğu bir evrene geçiş, yani ezeli ya da büyük patlamadan ya da İngilizce söylenişi ile "Big Bang" den bu yana gelişen olayları da inceleyen bir bilimdir. Gözlemlerin hepsi, evrenin bile durağan olmadığını ve 13.5 milyar yıldan bu yana her an mimarisini değiştirdiğini göstermektedir. İsteseniz de geçmişte herhangi bir yapıya dönmeniz ya da o yapıyı tekrar oluşturmanız olanaksızdır. Evrim geriye işlemez ve tekrarlanamaz. Dolayısıyla evrim karşıtlarının (bundan böyle yobazların yerine bu ifade kullanılacaktır) yeniden denenemeyen ya da gözlenemeyen bir şeyi kabul edemeyiz şeklindeki yaklaşımı, evreni de kabul etmeme anlamına gelmektedir.
2. Evrim Kuramı, diğer kuramlardan farklı olarak, içeriğinin tümü değişse dahi kuram zedelenmeden kalabilmektedir. Çünkü Evrim Kuramı zaten değişimi inceleyen bir bilimdir; incelediği şeylerin değişmesi, yeni bulgularla eski görüşlerin toptan ya da kısmen ortadan kaldırılması yerine yenisinin konması Evrim Kuramı'nın işleyiş tarzıdır ve bu değişiklikler Evrim Kuramı'nın geçerliliğini zedelemez. Çünkü Evrim Kuramı'nın mantığı değişmeleri incelemedir. Evrim Kuramı'nda, yeterlidir ve bu sondur sözcükleri bulunmaz; evren var oldukça her şeyin değişebilir olduğunu kabul etme temel ilkesidir. Çünkü her an mimarisini değiştiren bir evrende hiçbir şey, bizatihi evrim kavramı bile durağan olamaz.
İşte bu nedenle evrim karşıtları, bir daha vurgulayayım, yobazlar, Evrim Kuramı'nı isteseler de kabul edemezler. Çünkü ezberleri böyle bir değişime, yani yeni olaylar karşısında yeni davranış biçimleri geliştirmeye asla izin vermez. Öğretilerinin ortaya çıktığı tarih miladidir; her şey o miladi tarihteki yapılanmaya göre olmalıdır; düşünce tarzı, hatta giyim kuşam ve her davranışımız o günküne olabildiğince benzer olmalıdır; hatta mümkünse aynı olmalıdır. Evrenin sonu gelinceye kadar da öyle olmalıdır, öyle kalmalıdır. Dolayısıyla evrimciler ile evrim karşıtları arasında çıkış noktalarında tam bir zıtlık vardır. Ortalıkta evrimsel düşünce ile ezberci-geleneksel düşünceyi bağdaştırmaya çalışan bir takım aydın taslağı, esasında çok daha büyük zararlara neden olmaktadır. Çünkü evrim karşıtları böylece, evrimleşmenin bugün ret edilemeyecek -tutucuların bile zorunlu olarak kabul etmek zorunda kaldığı- birçok bulgusunun kendi öğretilerinde zaten var olduğunu ileri sürmeye başlamışlardır.
3. Evrim öğretisinin en can alıcı yanı, dünyadaki canlı evrimleşmesinin ince ince düşünülmüş bir plan dâhilinde değil, sunulan birçok seçenek içerisinde koşulların belirleyip ön plana çıkardığı bir mekanizma ile yürütülüyor olmasını işlemesidir. Yani önceden hazırlanmış akıllı bir tasarım söz konusu değildir. Geniş bir zaman diliminde baktığımızda birçok rastgele olayın, ortaya çıkardığı mükemmel gibi görünen bir sonuçtur. Eğer evrimsel bir mantığa sahip değilseniz bunu anlamada zorlanacaksınız. Yobazların bir türlü anlam veremedikleri de budur. Bütün yazı ve konuşmalarında şöyle derler, evrimciler bir saatin parçalarının ve dişlilerinin rastgele bir araya toplandığını ileri sürüyorlar ey ahali... Kimse bir saatin parçalarının bir anda rastgele bir araya toplandığını ileri sürmüyor. Ancak, gelişmiş bir saatin de hemen ortaya çıkmadığını biliyor. Eğer zaman içinde gelişerek çeşitlenerek bir saatin evrimleşmesi (doğal olarak burada saat değil, insanın becerisi evrimleşmektedir) olmasaydı, yobazlar, bir ellerinde kum saati, devenin kuyruğuna tutunmuş olarak dolaşıyor olacaklardı. Her aşamada bir çark eklendiği için gelişmiş saatler ortaya çıktı ve çıkmayla da kalmadı, çeşitli ortamlarda çeşitli ellerde, çeşitli koşullarda on binlerce çeşide geliştirilerek zamanımıza ulaştı. Eğer, sığ bir bakışla en bugün insanın son aşamadaki saate bakarsanız, size olağanüstü karmaşık görülür; jeolojik geçmişine ve evrimine bakmadığımız ve bulunan kanıtları görmemezlikten geldiğimiz zaman içine düştüğümüz hata gibi.
Evrim karşıtlarının sık sık gündeme getirdikleri bir konu daha vardır. Örneğin insanda solunumdan sorumlu olan bir molekülün (sitokrom c) ortaya çıkma olasılığı 20-100'dür. İlk bakışta çok düşük bir olasılık. 20 çeşit birimin, yani 20 farklı renkte boncuğun, 100 tanelik tespih halinde dizilmesi gibi. Esasında ilk bakışta insan için gerçekten çok küçük bir olasılık; ancak diğer canlılar baktığımızda, bu molekülün ya da tespihin 90 boncuğu değişse de iş gördüğünü görüyoruz. Yani sihirli bir dizilim değil.
Ancak burada gericilerin anlamadığı, anladıkları zaman da onlar için geç olan bir hesap var (nitekim bu hesabı ilk defa 1984 yılında kitabımda yazdığımda, evrim karşıtları, bu hesabı hemen kavrayamadıkları için ona dört elle sarıldılar). İnsandaki bu molekül ile şempanzenin aynı işi gören molekülü arasındaki tek farklılık 54'üncü boncuğun farklı renkte olmasıdır. Yirmi farklı renkte boncuk çuvalı bulunan bir odaya sokulan bir kör, 100 boncuktan oluşmuş belirli bir tespih dizme olasılığı, 20-100'dür. Çok küçük bir olasılıktır. Ancak burada evrim karşıtlarının bir türlü anlayamadıkları bir husus vardır; zaten anlamış olsalardı evrim karşıtı olmazlardı. O da şu: Bu köre maymunlar için de bir tespih dizdirmeye kalkışırsak ve kör rastgele dizdiği için, kapıdan çıkarken bu yeni dizilen tespihin insandakine bir boncuk hariç tümüyle benzer olmasını basit bir rastlantı ile açıklayamayız. Kaldı ki, biraz daha uzak akrabalarımızla da uzaklıkla ilişkili olarak genetik farklılığımız ya da benzerliğimiz var. O zaman bu benzerliği nasıl açıklayacaksınız? Bu durumda insan ile şempanze arasındaki benzerliğin rastgele olma olasılığı, 20-99dur. Yani bir insanın bir şempanzeye benzemesi, eğer ortak bir kökten gelmiyorlarsa, bir rakamını, 20'nin arkasına 99 tane sıfır koyarak (1/20....99 sıfır) elde ettiğimiz sayıya böldüğümüzde çıkan düşük olasılık kadar küçüktür. Bu, tüm evrene bir kum tanesi attıktan sonra tekrar aynı kum tanesini rastgele ilk seçimde bulma olasılığından katrilyonlarca kat daha düşük bir olasılıktır. Pekala rastgele bir dizilimi kabul etmiyorsanız, akrabalığı (ortak gen havuzunu) da kabul etmiyorsanız, bu ve buna benzer onlarca molekülümüzdeki benzerliği nasıl açıklayacaksınız? Bu kesim hiçbir şeyi açıklama zorunluluğunu duymuyor; açıklamayı hep evrimcilerden bekliyor. Bu nedenle de binlerce yıldır -ellerindeki inanılmaz olanağa karşın- oldukları yerde saydılar. Ne zaman ki evrimci düşünce bilim dünyasına egemen oldu; özellikle gen havuzları kavramı biyoloji biliminin gündemine girdi, bu güne kadar kuşkulu kalmış sorular teker teker çözülmeye başladı. Gericiler anladı mı? Hayır, onlar yapılanlara nasıl sahip çıkarız telaşı içerisindeler. Bu nedenle tam anlamıyla açığa çıkarılmayan kısımları alıp, görüyor musunuz, bilimciler ya da evrimciler burada çaresiz kalıyorlar gibi kendilerine pay çıkarmaya devam ediyorlar. Kendilerine dönüp, binlerce yıldır biz niye çıkarmadık diye sormayı akıl edemiyorlar. Etselerdi evrim karşıtı olmazlardı.
Karşı evrimcilerin bile anlayacağı bir örnek vererek evrimsel mantığı -evrimdeki rastgeleliği- perçinlemeye çalışalım. Bir okul düşünün 100 öğrencisi olsun, okulun da 1000 metre kare bahçesi olsun. Her ders aralığında öğrenciler bahçeye çıksın ve bu karelerin arasında oyun oynamaya başlasın. A öğrencisinin örneğin 50 nolu karede bulunma şansı 1/1000'dir, yani bin kareden ancak birinde bulunabilir. Böyle baktığımızda 100 öğrencinin 1000 karelik bir bahçede istediğimiz (önceden talep ettiğimiz) bir dağılımda bulunma olasılığı 100 üzeri - 1000 dir; yani 100-1000. Bu ne demektir, bir rakamını, 100'ün arkasına bin tane sıfır konmuş bir sayıya bölersek, böyle bir dağılımın ortaya çıkma şansı ancak o kadar olabilir demektir. Evrendeki atomların sayısının 1080 olduğu düşünülürse, evrendeki atomların sayısının yüzlerce katrilyon katı kadar bu çocukları bahçeye çıkarsak bile istediğimiz dağılımı bulma şansımız olmayabilir. Böyle bir dağılımı ancak doğaüstü bir güç düzenleyebilir. İşte evrimin -yobazlar tarafından- anlaşılmayan tarafı bu olasılıkta yatar. Böyle bir olasılık her zaman vardır, çıkması mucize değildir; ancak olasılığı küçüktür. Ayrıca her dağılımın kendine özgü yeni bir özelliği vardır. Her kombinasyon yüzeysel bakan bir kişiye olağanüstü gelir. Ancak her kombinasyon o andaki koşullara tam olarak olmasa da belirli bir işlevi yapacak durumdadır. İşte doğadaki bu denli çeşitlilik böyle bir dağılımın sonucu ortaya çıkmıştır. Yüzeysel bakan bu kitleye sorsak: "Nasıl bir kombinasyon olsaydı ki, siz bunu olağan karşılıyor olacaktınız ve bu doğaüstü bir gücün değil herkesin yapabileceği bir kombinasyon diyebilecektiniz? Bugüne kadar hiçbir dogmatik bunun yanıtını veremedi. Bu kesim için her şey olağanüstüdür. Bu kesimin "bu beklenen bir sonuçtur" diye bir yargıya vardıkları ya da bir örnek gösterdikleri görülmemiştir. Çünkü bu kesimin üç boyutlu düşünme alışkanlığı yoktur; evrim öğretisiyle bunu vermeye kalkışınca da büyük bir direnç göstermektedirler; bu nedenle de kendilerini birçok bakımdan geliştirme şansını yakalayamamaktadırlar, bunun sonucu olarak da değişmez kuralları işleyen öğretilerine sıkı sıkı sarılmaktadırlar.
Biz tekrar bahçemize geri dönersek, bu bahçede oynanan her oyun yeni bir bileşimin ve özelliğin habercisidir, yani başka bir canlı türüdür. Canlılık tek bir bileşimin ürünü değildir; lego gibi temel birimlerin ortaya çıkardığı çeşitli görünümlerdir. Şimdi bir evrimci ile bir yobazı aynı helikoptere bindirip, bu çocuk bahçesinin üzerine getirip de milyonlarca fotoğraf çektirdiğinizde; evrimci, her fotoğrafın 100-1000 kombinasyondan birini resimlediğini anlayacak, yobaz ise doğaüstü gücün düzenleyebileceği bir olasılığı yakaladığını sanarak sevinecektir. Patlıcanın içindeki tohumların diziliminde, balıkların kuyruğundaki desenlerin diziliminde, odunların damar tezyinatında Allah ya Da Maşallah ya da Kelime-i Şahadet ifadelerinin Arapça ya da başka bir dilde görünmesini bu kombinasyonlardan birine değil, Tanrının büyüklüğüne bağlarlar. Sanki Tanrının işi gücü yokmuş gibi bir patlıcan bulup da adını onun tohumlarına yazdırmasının büyüklüğüyle ne ilgisi varmış gibi. Eğer adını yazdıracaksa adını Himalaya Dağlarına niye yazdırmasın. Bu kadar küçük ve güdük düşünme bu kesimin özelliğidir. Bir tekrar olasılığımıza dönelim. Eğer Evrimci böyle bir olasılığın bir daha yakalanma şansının matematiksel olarak hemen hemen olmayacağını bildiği için, aynı kareyi bir daha yakalamayı hiç denemeyecektir; yobaz ise evrimciye soracaktır, tekrarla da göreyim... İşte bugün evrimciler ile evrim karşıtlarının arasındaki fark budur. Bir doğa bilimci olarak şunu söyleyebilirim, aynı çocuk bahçesindeki gibi, doğada aynen tekrarlanabilen hiçbir olay ve varlık görmedim. Eğer bu bahçenin üzerindeki fotoğrafta öğrencilerin tek bir çizgi boyunca belirli bir sıraya göre dizilmiş olduğunu görseydim (ve özellikle her defasında bir çizgide dizildiklerine tanık olsaydım), bunun ancak doğaüstü bir güç tarafından yapılabileceğine inanırdım. Böyle bir dizilim hiç görmedim, doğa random (bir anlamda rastgele) dizilim gösteriyor.
Bu bahçedeki dağılım çeşitliliğine benzer şekilde, canlılar da genetik çeşitliliklerini artırmak için yapabildiğince çok yumurta, yavru, tohum meydana getirerek istenen kombinasyonu vermeye ya da bulmaya çalışıyorlar; sırf beğenilen bir kombinasyonu rastgele de olsa tutturabilme amacıyla... Tutturanların dölleri seçilip gelecek kuşaklara aktarılıyor, tutturamayanlarınki ise ayıklanıyor. Buna başarabilmek için de eşeysel olarak çoğalıyorlar, mutasyon oluşturuyorlar, gen değiş tokuşu yapıyorlar, birbirlerinin genlerini bir çeşit kendi genom dediğimiz kalıtsal yapılara katıyorlar vs. Evrim bu...
Bu açıdan baktığımızda evrim öğretisi bize ne kazandırıyor? Zamanımızda güç (seçilebilme yetisi) bilgi ve beceri olunca, çok çocuk yapmaktan ziyade nitelikli çocuk özelliği ön sıraya çıkmış oluyor. Dolayısıyla "Evrim Kuramı"nın mantığını anlayanlar, bu sefer hayvansal içgüdülerinden arınarak çok çocuk yerine nitelikli çocuk yapmanın peşine düşerken, evrim karşıtları hala güdülerinin etkisi altında üremeye devam ediyorlar. Çünkü Evrim Kuramı aynı zamanda sosyalleştikten sonra insana yeni koşullara uyumu öğretir.
4. Evrim Kuram'ında olasılık sınırları içinde bulunan, ancak ortaya çıkma olasılığı düşük olabilen rastgele (random) olaylar vardır. Ancak mucize yoktur. Örneğin Kars'tan yola çıkıp Ankara'ya yürüyen bir adamın, çıkış zamanı ve hızı bilinmiyorsa, Ankara'dan yola çıkıp Kars'a yürüyen bir adamla yolda karşılaşma şansı muhakkak vardır; ancak Sivas'a 750 metre kala karşılaşma şansı koşullara bağlıdır ve olasılığı çok düşüktür; ancak mucize değildir. Ancak bu adamlardan biri, Antalya'dan Ankara'ya yürüyen bir adamla karşılaşırsa, onun adı mucize olur. Böyle bir mucize olmuş mudur? Olmuştur ancak gericilerin hayallerinde ve geçmiş mitolojilerinde... Mitler döneminde. Ölen insanlar diriltilmiş, cüzzamlılar bir anda sağlığına kavuşmuş, körler görmeye başlamış, Kızıldeniz boydan boya açılmış, gökyüzüne çıkılmış vs vs. Evrim ise matematiksel olasılıkların bütünüdür. Bu nedenle iki kesim birbirini hiçbir zaman anlayamaz.
Çalışmadan zengin, okumadan âlim, gezmeden gezgin olmaya çalışan bir toplum için mucize tutunacak en önemli öğreti şeklidir. Akşam yatıp sabah zengin olmayı hayal eden bir topluluk neden Evrim Kuramı gibi gerçekçi olmaya yönlendiren bir öğretiye sıcak baksın? Bu kadar güdülecek insanı olan sömürü düzeni kurmuş yönetimlerin böyle bir öğretinin yaratacağı tehlikeyi sezinlememesi mümkün değildir. Bu nedenle Türkiye'de ve geri kalmış ülkelerde evrim karşıtı kitaplar en iyi kaliteden basılmakta ve parasız olarak dağıtılmaktadır. Bunlar düzenleyenler Afrika'dan bir zamanlar zenci ticareti yapan insanlardan farklı değildir; modern köle yetiştirmektedirler...
Bütün bunların sonucunda ne olmaktadır? Çocuğunu gereği gibi yetiştiremeyen bu insanlar sınava doğru Eyüp Sultan'a giderek kurban kesip dua eder; akşam sabah sigara içip, dişini bir defa bile fırçalamayan bir kesim, yatırlara sağlığına kavuşmak için adak adar; hangi işe başlarsa başlasın çalışma yerine dua etmeyi tercih eder; trafik kurallarına uymaktansa arabasının arkasına Allah Korusun yazdırır; çalışmaktansa şans oyunlarına eğilir, her biri bir bahis olan bilmem ne maçında ilk golü atanı, maçta kaç gol atılacağını, kaç sarı kart kaç kırmızı kart görüleceğini tahmin etmeyle kazanmayı düşünür; zengin kızın fakir delikanlıya aşık olduğu filmlere gider, o tip dizileri seyreder. En son düşündüğü şey alın teriyle çalışıp kazanmadır. Mucize varsa, bunca zahmete ne gerek... Mucize geçmişte birine gelmişse, bana niye gelmesin der... Evrim mantığı bunlara izin vermez; kişilerin hayallerini bozduğu için de sevimsizdir... Evrim yeteneksizlerin ayıklandığı bir sistemi öğretir. Dolayısıyla bize hiç uymuyor.
5. Evrim Kuramı'nda birisi çalışsın diğeri yesin diye bir işleyiş yoktur. Herkes ayakta kalabilmek için bütün gücüyle çabalamak zorundadır. Hatta ilkin canlıların çoğunda yavru bakımı bile yoktur. Beleşçilik evrim mekanizmasının içinde yer almaz. Belirli bir evreden sonra (ana-baba bakımının bittiği noktadan itibaren) herkes kendi rızkını kazanmak zorundadır. Dilenen, başkasının alın teriyle kazınılmış değerlerden geçinmeyi alışkanlık edinen, sırt üstü yatarak geçinen bir işletim Evrim Kuramının içinde yer almaz. Ayakta kalanların egemen olduğu bir yapı vardır. Geliyorsunuz evrim karşıtı toplumlara, yeşil kart kullanan, belediyelerden ve devlet yönetimlerinden yardım adı altında resmen iane alan (esasında oy karşılığı aldığı için rüşvet alan da denebilir), herkese ait topraklara gecekondu kuran, kaçak su, elektrik kullanan, her türlü pisliğe bulaşmış insanların yönetimi belirlediği bir toplum karşınıza çıkıyor.
6. Evrim Kuramı, 13.5 milyar yıl boyunca inorganik evrenin, 3.5 milyar yıl boyunca da organik evrimin süreçlerini ve özellikle bu süreçlerdeki egemen olan ilkeleri inceler. Bunun için bilimsel düşünce ve merak esastır. En iyi bilinen şeyler için bile kuşku duyulması esastır. Her şeyin bir nedeni olduğunu bilir. Doğaüstü güçlerden ziyade, evrenin kuruluş esaslarındaki kuralların kendi arasındaki ilişkilerine inanır. Niçin böyle olmuştur sorusuna yanıt bulmaya çalışır. Yanlışlık yaparsa hiç çekinmeden düzeltme yoluna gider. Bulamadıkları ya da ulaşamadıkları şeyler için -ihtiyat kaydıyla- yorum yapar. Onu doğaüstü güçlere havale etmez.
Bunu yapamayız, bilemeyiz, bizim gücümüz ve zekâmız yetmez ifadesini hiç kullanmaz. Olanak ve gerekli zaman verilirse her şeyi açıklayabileceğini bilir. Bu nedenle ilerlemesinin önünde tek engel vardır, gericiler... Çünkü onlar insanın ancak belirli şeylere kadir olduğuna inanmışlardır. Bu nedenle bilime, bilim adamına güvenmez. Dogmayı ön plana alan her düşünceye öncelik ve dokunulmazlık tanır. Bu nedenle de ne yaparsanız yapın değişemez.
9. Evrim öğretisi, insanın, canlıların tümüyle en azından geçmiş bir zaman diliminde ortak bir ataya sahip olduğunu öğretir. Bu da akrabalık ilişkisine (yakınlığına) göre, belirli kalıtsal materyalin ve daha somut bir anlatımla doku alışverişinin olabileceğini gösterir. Tutucu bir bakanımızın kalp ameliyatı için gittiği Amerika'daki Cleveland hastanesinde kalp kapakçıklarının %70'i domuzlardan elde ediliyormuş. Eğer böyle bir eğitim geçmişte ülkemizde verilmiş olsaydı, gen merkezi olarak birçok tarım, süs ve tıbbi bitkinin anavatanı Anadolu olan bu topraklarda bu ekonomik bitkilerin ıslahı yapılacaktı. Çünkü bir türden çok daha farklı özellikler taşıyan çeşitlerin elde edilmesinin Tanrı'ya mahsus bir özellik değil, insanların yapacağı bir işlem olduğunu öğrenmiş olacaklardı. Her canlının bugün ekonomik değeri olmasa dahi, bir gün şu ya da bu şekilde genlerini kullanacağımız korunması gereken bir değer olduğunu öğrenecektik. Dolayısıyla evrim eğitimi güçlü bir çevre bilinci oluşturacaktı. Bugün tutucu halkı olan, yani yaratılış ve akıllı tasarım fikrine sıkı sıkı sarılmış ülkelerin hemen hepsinde ağır bir doğa tahribatı vardır.
10. Evrim mantığı, yeni koşullara göre tamamen yeni canlı türlerinin -insan eliyle- yapımının mümkün olabileceğini öğretir. Bu, dünya dışında madde çevrimi olan yeni koloniler kurabilmek için ilk koşul gibi görünmektedir. Bu nedenle NASA yeni canlı türleri oluşturma peşinde.
11. İnorganik ve organik evrim öğretisi, sadece canlıların zaman içinde yeni koşullara göre farklılaşmasını ya da aynı zaman dilimi içinde farklı koşullarda değişik biçimlere büründüğünü öğretmekle kalmaz, insan soyunun sosyal evrimine de ışık tutar. Her an mimarisini değiştiren bir evrende hiçbir maddi şeyin ve buna bağlı olarak hiçbir sosyal yaklaşımın her zaman başarılı ve doğru olarak kalamayacağını da gösterir. Sosyal evrimleşmenin bir gereklilik olduğunu açıklar. Dolayısıyla bir fikre ya da öğretiye sonsuz bir bağımlılığın sakıncalarını örneklerle gösterir. Geçmişte yaşayan; ancak değişmede zorlanan ya da yapısı itibariyle değişime açık olmayan milyonlarca canlının nasıl çıkmaz sokağa girerek soyunun tükendiğini gözler önüne sererek, bir öğretiye ya da bir fikre -hiçbir yorum getirmeden ya da bu öğretinin gitmezlerini görmemezlikten gelerek- körü körüne bağlanan toplumların er ya da geç yaşam mücadelesinde yenik düşeceğini anlatır.
12. İnsanı insan yapan iki önemli özellikten biri meraktır (diğeri empati). Merak, bilimsel düşüncenin ve gelişmenin en temel unsurudur. Nasıl akıllı tasarım ile-evrimsel tasarım birbirinin zıddı olan iki yaklaşım ise, iman etme ile merak etme de birbirinin tam zıddı olan iki yaklaşım şeklidir. İman eden, inanır ve söyleneni aynen kabul eder (bu nedenle iyi köle ya da kul yetiştirir). Merak eden işin aslını öğrenmek için her yolu dener (bu nedenle de çok defa kurulu düzene karşı düşünceler geliştirdiği için zındık ya da anarşist damgası yer).
Ancak doğanın işletim sisteminde ve evrensel mantıkta bir kural vardır: Her kazanımın ödenmesi gereken bir bedeli vardır. İman-inanç sistemlerinde bu kural çalışmaz, açıktan kazanma bu öğretinin cazibe noktasıdır. Bu nedenle çalışmadan, dua ederek, iman ederek, sınıf geçmenin, zengin olmanın, durup dururken mal sahibi olmanın ve açıktan bir şeyler elde etmenin mümkün olduğuna inandırılmışlardır. Zamanının ve elindeki kaynakların önemli bir kısmını bu yola ayırır (hacca gider, zekât verir, kurban keser, fitre verir, vakit-nakittir sözünü aklına getirmeden zamanının önemli bir kısmını ibadete ayırır vs).
Ancak evrim öğretisinde açıktan kazanma yok, herhangi bir bireyin dokunulmazlığı ya da önceliği ya da özel tercih edilmesi söz konusu değildir. Birey, alın teriyle, becerisiyle, bilgisiyle, çevre koşullarına karşı başarısıyla, ayakta kalma gücüyle seçiliyor ve ödüllendiriliyor. Akrabalarının yönetimde olmasıyla değil...
Bu bağlamda, eğer insani özellikler taşıyorsanız, yani merak ediyorsanız, bu merakınızı gidermek için yerine göre zaman yerine göre kaynak ayıracaksınız. Er ya da geç merak ettiğiniz şeyin aslını öğrenirsiniz (nasıl oldu, ne zaman ortaya çıktı, nasıl çalışıyor, neye yarıyor gibi sorularınızın yanıtını alırsınız).
Evrim karşıtları sık sık şu canlıda şu mekanizme henüz bilinmiyor, kimse de çözemedi diyerek, tartışmayı inanma boyutuna çekmek istiyorlar. Hatta Akıllı tasarım yaklaşımı bu şekilde ortaya atılmıştır, Akıllı tasarım yaklaşımı, 1990'larda bir grup Amerikalı bilim adamınca ortaya atıldı. İlk büyük çıkış, Lehigh Üniversitesi'nden biyokimya profesörü Michael J. Behe'nin 'Darwin'in Karakutusu: Evrime Karşı Biyokimyasal Başkaldırı' kitabıyla oldu. Behe, "canlı hücresinin Darwin zamanında içeriği bilinmeyen bir karakutu olduğunu, hücrenin detayları incelendiğinde burada çok karmaşık bir tasarımın var olduğu anlaşıldı. Buna göre, canlılardaki karmaşık sistemlerin doğal seçilimle ve mutasyonla, yani bilinçsiz mekanizmalarla ortaya çıkması olanaksız, bu da hücrenin bilinçli bir şekilde tasarlandığını gösteriyor" demiştir. Dolayısıyla doğada bizim çözemeyeceğimiz bir akıllı tasarımın doğaüstü güç tarafından kurgulandığını ve ancak bu sistemi Tanrının anlayabileceğini ileri sürdü.
Bakterilerdeki kamçının (flagellumunun) karakutusunun karmaşık yapısı bugüne kadar tam olarak açıklanmadı. Sadece o değil, milyonlarca canlı türünde, her birine ait onlarca yapı ve organın nasıl işlediği ya da nasıl oluştuğu da tam olarak açıklanmadı. Ancak, bunu açıklanamadı anlamına almayınız.
İşte evrimsel öğretinin itici gücü burada devreye girmektedir. Siz bütün bunları öğrenmek istiyorsanız, zaman ve kaynak ayıracaksınız. Evrimsel öğreti, meraklarınız için zaman ve kaynak ayırmayı öğretir. Birçok şey bilinmiyor. Niye? Bilimsel araştırmalara kurumsal (düzenli) olarak para ayırmanın tarihi yüz yıldan eski değildir. Daha öncekiler bazı kişilerin ve onu destekleyenlerin kişisel çabaları ile yürütülmüştü. Kaynak ve zaman ayırmadığınız için birçok şeyi öğrenmede geç kaldınız. Öğrenmek istedikleriniz de çoğunluk sağlığınızı koruma ve yaşam lüksünüzü artırma için oldu; sadece meraklarınızı gidermek için ayırdığınız kaynaklar, gelirlerinize göre, sıfır arkasına konmuş bir virgülden sonra gelen çok sayıdaki sıfırdan sonraki bir rakamdır.
Bang-Kong'da 40.000 tapınak, Kahire'de Kocatepe camisi büyüklüğünde 1.000 cami olduğu söyleniyor. Binlerce yıl kaynaklarınızı -ne yatırdınız ne elde ettiniz muhasebesini bile yapmadan- farklı bir alana yönlendirin ve daha sonra da bilim adamlarını ya da evrimcileri -niye bugüne kadar bulamadınız diye­­- köşeye sıkıştırmaya çalışın. Bu insanlara yakıştırılacak sıfatı siz koyun...
Evrimsel öğreti, kaynaklarınızı nereye yönlendireceğinizin ve bir şeyi nasıl elde edeceğinizin (çalmadan çırpmadan, onu bunu dolandırmadan) yolunu öğretir. Bu nedenle evrim öğretisi, evrimsel düşünceyle yönetilmeyen hiçbir ülkenin ayakta kalma ve yaşam mücadelesinde ön saflara geçme şansı olmayacağını da öğretir.
13. Eğer uzayda er ya da geç bir kolonileşmeye gidilecekse, yeni bir gök cismine yerleşim düşünülecekse, dünyadaki evrimleşme süreçlerinin ayrıntılarının araştırılarak, en azından 3.5 milyar yıla dayanan organik evrim süreçlerinin yeniden kurulması gerekebilir. Bunun için, yüzlerce farklı konuya evrimsel görüşle bakabilecek bir uzman kadronun yetiştirilmesi gerekir. Bu nedenle, tarihte -bağnazlığımızdan bir türlü kurtulamayıp- çok şeyi geç kalarak yitirdiğimiz gibi, bu yeni süreçte de nal toplamayalım derim... Evrim karşıtları bilinçli ya da bilinçsiz bir toplumu geriye iten, yaratıcılık gücünü önleyen güçlerdir. Ne yazık ki bizim ve birçok ülkenin tarihi bu adamların egemenlikleri ile yazılmıştır. Bilimsel yöntemi kullansın ya da kullanmasın evrimleşmeyi şu ya da bu şekilde sezinleyen tarihte bazı akıllı insanlar olmuştur. Batı bu nedenle tarihindeki binlerce bağnazın yanı sıra toplumları birer kandil gibi aydınlatan birkaç düşünürüne, örneğin Lamarc'a, Wallace'a ve özellikle Darwin'e sahip çıkarak onları yüceltir. Bu nedenle Darwin'in doğumunun 200'ncü yılı dolayısıyla 2009 yılını Darwin Yılı olarak ilan ederek birçok etkinliği önerir ve destekler. Bizde de örnek toplayıp onları karşılaştırmak gibi bilimsel bir yöntemi kullanmasalar dahi sezgileriyle benzer sonuca ulaşmış çok değerli insanlar yetişmiştir. Hiçbir Türk ya da Müslüman bu insanları geleneksel ya da alışılagelmiş öğretim süreçleri içerisinde bu insanların, bırakın biyografilerini, isimlerini bile öğrenmemişlerdir, daha doğrusu birileri öğretmekten kaçınmıştır. Ne zaman ki bu tutucu kesimin biraz anlayışı olanları -şimdilik açığa vurmasalar dahi- durumun vahametini anladı, birden bire tarihimizin bu değerli insanlarının adlarını ve düşüncelerini dillerinden düşürmemeye başladılar ve yazılı-görsel basında, bizim atalarımız, düşünürlerimiz Darwin'den çok daha önce evrimin farkına vardılar demeye başladılar. Böylece batının Lamarc'ı, Wallace'ı ve Darwin'i varsa, bizim de metafizik ve fiziksel koşullar altında türlerin değişerek yeni türler oluşturduğunu savunan Basralı Ebû Osman Amr bin Bahr el-Câhız (MS 776-869), Fars İbn Miskeveyh (MS 940-1030), suni seçimle türlerin oluştuğunu savunan bazılarına göre Arap, bazılarına göre Türk olan, batı dillerinde Alberuni ya da Aliboronolarak geçen Ebu Reyhan Muhammed bin Ahmed el-Birûnî (MS 937-1051), kendiliğinden ortaya çıkışı savunan Endülüslü Ebu Bekir Muhammad ibn Abdul Malik İbn Muhammed İbn Tufeyl el-Kaisi el-Endulus (MS 1106-1186), bir fikir akımı olarak ortaya çıkan ve kurucusunun kim olduğu bilinmeyen, mensup olanlardan sadece beşinin adı bilinen (Ebu Süleyman Muhammed bin Ma'şer el Bustî el Makdisî ya da el-Mukaddesî, Eb'l-Hasen Ali bin Hârûn ez-Zencâncî, Ebu Ahmed Muhammed el-Mihrecânî ya da Nehrcûrî, el-Avlî ya da Avfi ve Zeyd bin Rufâ) Ihvân-ı Safâ topluluğu sadece canlı evrimini değil inorganik evrimi de gündeme getirmiştir; maymunun insanla hayvan arasında geçiş olduğunu savunan Kınalızade Ali Efendi (Ali bin Emrullah) (MS 1516-1571), insanların farklı canlı türlerinden köken aldığını savunan Hasankaleli (Erzurumlu) Türk İbrahim Hakkı (MS 1703-1780) var demeye başladılar. Bugünkü evrimcileri âdete lanetleyen bu kesim, övgüyle söz ettikleri geçmişimizdeki bu değerli insanların çoğunun Aristo ve Platon (Eflatun) öğretisinden geçtiğini de görmemezlikten geliyor...
14. Ne hikmetse Türkiye'de evrimci olanlara ayrıcasız komünist damgası vurulmuştur; ancak garip olan şudur ki, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (Sovyetler Birliği), devrimin yapıldığı 1915 yılından 1937 yılına kadar ilgisiz kaldı, esasında çelişkiler 1929 yılında başlamıştı, 1937-1964 yılları arasında ise Darwin ve Mendel'in, yani evrim ve genetiğin öğretilmesini yasaklamıştır. Bugün evrim nasıl dogmatiklerce Allahsızların simgesi yapılmışsa, o günün komünistleri de genetik bilimini burjuvazinin bilimi olarak tanımlamışlardır. Sovyetler Birliği önemli bir yere sahip tarım uzmanı olan T.D. Lisenko (Lizenko), bizim tutucuların başka bir versiyonuydu. Bu sefer tutuculuk dincilikten değil bağnaz ideolojiden kaynaklanmıştı. Lisenko, Mendel yasalarının doğru olmadığını, gerici bir düşünce olduğunu ileri sürdü ve canlıların Mendel'in söylediğine aksine yaşarken yeni özellikler kazanıp, bunları gelecek kuşaklara aktardığını (yani Lamarkizm'i) savundu. Böylece Sovyetlerin fakir ve beceriksiz proleter takımının daha iyi koşullarda yaşarsa yeni özellikler kazanıp, onu gelecek kuşaklara aktaracaklarına inandırıyorlardı. Bunun için önemli bir dayanakları da vardı: Komünizmin ilahlarından sayılan Engels "besin ve ekzersizle elde edilen özelliklerin kalıtımı mümkündür" demişti. Bu da dogmanın başka bir tipi olduğu için, insanları akıllı yargıdan uzaklaştırdı. Hele Darwin'in "kuvvetli kalan seçilir ve ayakta kalır" yaklaşımının zenginler ve kompratörler kendini kurtarır ve fakirler elenip gider şeklinde anlaşılması ile, bunun bir burjuva-kapitalist görüşü olduğuna karar verilir ve Darwinizm de bir çeşit yasaklanır. Böylece Lisenko, ilk olarak Stalin'i ve daha sonra Kruşçev'i ikna ederek Sovyetler Birliği tarım politikasını allak bullak etti. Mendel (1865) yasalarını savunanlar halk düşmanı ilan edildi. Bahar buğdayını kutuplarda, kış buğdayını da daha ılıman bölgelerde yetiştirmeye kalkıştı ve başaramadı. Canlıların özellikle yaşamsal öneme sahip buğday, çavdar gibi tarla bitkilerinin ancak toprak, su, besin maddesi gibi şeyleri yeterince buldukları zaman verimli olabileceklerini ıslah denen bir şeyin olamayacağını ileri sürdüğü için, Sovyetler Birliği kıtlığın ve açlığın pençesinde yıllarca çabaladı; düşman bildiği Amerika'dan buğday alabilmek için tavizlerde bulundu; hatta denebilir ki bu nedenle bu devrim yenilmeye mahkûm oldu. Sovyetler Birliği geç de olsa 1950'lerin sonunu doğru farkına vardı (1964'de Lisenko'nun tüm yetkilerini elinden aldı) bu öğretilerin önemini kavradı; ancak çok geç kalmıştı...
İdeolojik dogmatizm bu sefer Sovyetler Birliği vurmuştu. Turp (Raphanus) ve (Brassica)'yı birleştirerek Raphanobrassica denen yeni bir turp-lahana bitkisini elde eden ünlü genetikçi Karpechenko, hatta koşullandırmayı bulan ünlü Pavlov, burjuva bilimcileri olarak adlandırılarak aşağılanmışlardı. Ancak bütün bunların yanlış olduğunu yılmadan savunan ünlü genetikçi, ıslahçı, patolog olan N. I. Vavilov'un (bir zamanlar emrinde 20.000 kişi çalışırken), ilk olarak birçok yakın meslektaşı tutuklanır (1934-1940); daha sonra kendisi (1940) faşist yabancı bilime önem veriyor diye suçlanır; yabani bitkileri toplayıp ıslah çalışması yaptığı için savurganlık yaptığı gerekçesiyle aşağılanır ve sonunda Ukrayna'da bir bitki toplama gezisi sırasında tutuklanır. Bu arada Britanya Kraliyet Birliği onu kurtarmak için üyeliğe seçer ise de yararı olmaz. İnanılmaz suçlamalarla ölüme mahkûm edilir ve 35 yaşında penceresi olmayan bir hücrede açlıktan ölür.

Evrim karşıtlığı bir zamanlar (bugün de kısmen) Amerika'yı da vurmuştu
Yaratılışçılık, Sümerlerden bu yana egemen bir yaklaşımdır ve dinlerin hemen hepsinde şu ya da bu şekilde bulunur. Ancak üzerinde en çok konuşulanı semavi dinlerdekidir (Musevilik, Hıristiyanlık ve Müslümanlıkta)
Yaratılışçıların, yani köktendincilerin Evrim Kuramı'na yasal yollardan karşı çıkışları ve okullarda Evrim Kuram'ı yerine dinsel bir inanç olan "Yaratılış"ın okutulma istekleri, üzerine "Maymunlar Cehennemi" adlı bir de film çevrilmiş olan, 1925 yılında ABD'nde Tennessee Eyaletinde yaşanan John Scopes olayı ve mahkemesidir. J. Scopes adındaki genç bir fen bilgisi öğretmeni, derslerinde Evrim Kuramı'nı anlatmış, velilerin şikâyeti üzerine yargılanarak suçlu bulunmuş ve sonuçta 100 dolar para cezasına çarptırılmıştı. Bu olay üzerine eyalet yasama meclisi, adına Butler Yasası denilen bir uygulamayı onaylamıştır. Bu uygulamaya göre "Kamu kaynaklarınca tamamen ya da kısmen desteklenen okulların tümünde, İncil'de öğretildiği gibi insanın ilahi yaratılışının öyküsünü inkâr eden ve bunun yerine insanın, aşağı hayvanlardan türediğini öne süren herhangi bir kuramın öğretilmesi..." yasa dışıdır denilmiştir.
Bu yasa, ABD'de ders kitaplarının pek çoğunda Evrim Kuramı'nın yer almamasına neden olmuştur. Yayınevleri köktendincilerin öfkesini üzerlerine çekmekten korkmuşlardır. Bu durum 35 yıl sürmüştür.
Ancak Sovyetler Birliği, evrim karşıtı öğretisiyle tarımını perişan ederken, birçok alanda beklenen atılımı yapamazken, uzay çalışmalarına özel bir önem vererek bu konuda öncü olmayı öngörmüştü. Bunun sonucu olarak 1959 yılında Sputnik uydusunu uzaya çıkarıp, dünya çevresinde döndürerek yere indirmesi yani bilimsel üstünlüğü ele geçirmesi, Amerika üzerinde şok etkisi yapmıştı. Amerika Birleşik Devletleri, bilimsel olarak neden geri kaldıklarını araştıran bir komisyon kurulmuş ve komisyon "bu geri kalmayı okullarda Evrim Kuramı'nın okutulmamasına bağlayınca", 1960 yılında Evrim Kuramı'nın yeniden ders kitaplarına girerek okutulması karara bağlanmıştır ve bu karardan 7 yıl sonra da Butler Yasası olarak bilinen uygulama yürürlükten kaldırılmıştır.
Ancak yaratılışçılar hiçbir ülkede ve keza Amerika'da tezlerinden hiç bir zaman vazgeçmediler. Bu sefer bilimin yaratılışı desteklediğini ileri sürerek, tıpkı Butler yasasına benzer bir yasanın tüm eyaletlerin yasama meclisleri tarafından kabul edilmesini istediler. Yaptıkları sayısız girişim başarısız kaldı; ancak 1990′lı yılların sonunda Kansas Eyaleti'nde benzer bir yasanın geçmesini sağladılar. Kansas'taki Eyalet Eğitim Kurulu, Evrim Kuramı'nın okullarda fen müfredatının içinde kullanılmasını onayladı. Gerekçeleri ise: Evrim Kuramı'nın gençlere zarar verebileceği ve Kansas'ı gülünç duruma düşürebileceği şeklinde idi. Oluşan tepkiler bu kararın geri döndürülmesine yol açtı ve yeniden yapılan oylama sonucu, yaratılışçılar bu amaçları yine başka bir bahara kaldı.
Yaratılışçılar işin arkasını hiçbir zaman bırakmadılar. Bu kez dinsel söylemlerini bilimsellik maskesi ardına gizleyerek (bilim adamlarına ayetlerden ve hadislerden örnekler verdirerek, bazı bilimsel bulguları sanki kutsal kitapların bulguları gibi gösteren albenili kitapları basıp parasız dağıtarak), siyasi girişimler yoluyla ve kamuoyu baskısını da yanlarına alarak okullara, bilim derslerine sızma taktiklerine devam etmektedirler.

Bütün bu anlatılanlardan ne çıkar?
Evrim öğretisi, canlıların tümünün ve bu cümleden insanın zaman katmanları içinde, dünyadaki koşullara göre basitten karmaşığa doğdu nasıl geliştiğini ve bu gelişme süreçleri içinde dünyadaki koşullara nasıl sıkı sıkıya bağlı olduğunu açıklar. Önemli bir bilinç aşılar. Tanıdığımız canlılar ve keza insan, ancak dünyadaki koşulların bire bir aynı olduğu başka bir evrensel ortamdan doğal yaşamını kısıntısız olarak sürdürebilir. Yani canlıların sadece ve sadece bu dünyanın çocukları olduğunu öğretir. Bunun sonucu olarak bir insan evini nasıl koruyorsa, bu dünyayı da aynı titizlikle korumayı öğretir. Diğer öğretilerin tümü yatırımı başka dünyalara yapmayı öğütler...
Çok daha önemlisi, kural olarak hiçbir canlının bu dünya dışında doğal yaşamını sürdüremeyeceğini, sürdürmeye kalkışırsak bunun için ciddi araştırmalara dayalı ek önlemler alınması gerekeceğini gösterir. Örneğin uzayda yaşamaya kalkışırsak, kas ve kemiklerimizin kısa zamanda zayıflayacağını, belirli bir orada belirli gazları taşımayan gök cisimlerinde soluk alamayacağımızı, hatta normal işitme ve konuşma eylemlerimizi yapamayacağımızı, vücut örtümüzü doğal koşullara doğrudan temas ettiremeyeceğimizi, dünyadaki yerçekimine benzer bir ortamda embriyomuzun ya da diktiğimiz bir bitkinin köklerinin gelişemeyeceğini ya da normal gelişemeyeceğini, fotosentez yapamayacağını, hatta normal çiftleşme ve dölleme eylemini bile yapamayacağımızı, dünyadakine benzer hatta aynı nitelikli manyetik kuşakların (Allen Kuşaklarının) ve ozon tabakasının olmadığı bir yerde çıplak gözle asla her hangi bir yere bakamayacağımızı, nereye gidersek gidelim dünyadaki jeolojik evrimsel sürecin oluşturduğu gözlüğü takmak zorunda olmamız gerekeceğini, bunun da bilimsel çalışmaların tümünün belirli bir evrimsel mantık içerisinde kurgulanması gerektiğini gösterir, anlatır. Tabii anlayanlara ya da anlamak isteyenlere... Başka türlü gözlükler takanlar, at gözlüğü takmış gibi, ancak bir yöne gidebilecekleri kadar giderler...
Evrim yasaları canlıların hepsini aynı derecede bağlar şeklindeki yaklaşım, kişilere ve makamlara ayrıcalık taşıyan sömürü düzenine karşı bir düşünce geliştirdiği için, kurulu ve geleneksel düzenler tarafından hep tehlikeli akım olarak görülmüştür.
Bilimde seçim, demokrasi ve çoğulculuk yoktur. Örneğin Türkiye'de 70 milyon adam temel bilimlerin herhangi bir yaklaşımına, kuralına ya da bulgusuna oy birliği ile hayır dese de, bunun geçerliliği olmayacaktır. Bilimin en önemli ve bir türlü tutucular tarafından anlaşılmayan yanı, işte bu özelliğidir. Bilimde 70 milyon insanın içinde sadece tek bir kişinin doğruyu bulma ya da haklı olma olasılığı vardır. Son yıllarda evrim konusunda yapılan onlarca televizyon programında, bırakın doğanın işleyiş mekanizmasını, kendi evindeki işlerin bile nasıl gittiğini bilemeyen insanlara mikrofonu dayayarak "evrime inanıyor musun?" sorusunu yönetip, "bak görüyor musunuz halk evrime inanmıyor", demek ki evrim kuramı geçerli değil gibi akıl dışı yargılara varılıyor. Burada kişilerin eksik ya da yetersiz eğitimleri nedeniyle doğru yargıya varamamasını anlayabiliriz; onların düşüncesini nirengi noktası yapmayabiliriz. Ancak, bilimsel yöntemi, bilimsel düşünceyi ve bilimsel yargılamayı halka iletmek ve yaymakla yükümlü ya da görevli olan kuruluşların, eğitim kurumlarının ve onların yöneticilerinin çoğunluğun fikrine sahip çıkıyormuş gibi, sokaktaki halkın, o günkü iktidarın sırtını sıvayacak ve çoğunluğa hoş görünecek açıklamalar yapması ya da eylemlerde bulunması kabul edilemez.
Evrimciler ile evrim karşıtları aynı şeyi düşünemiyorlar
Bir evrimci için en önemli şey bu dünyayı tanımak ve çözmektir; bir gerici için ise en önemli şey ahrete yatırım yapmaktır. Bu sonuncu kesimin en aşağılık katmanı ise, saf duygularla bezenmiş olan evrim karşıtı geniş kitlenin bu zaafını çıkarı için kaşıyanlardır. Kimler olduğunu sokaklardan ziyada televizyon ekranlarında arayın...
Bu dünyada nüfus artarken, kaynaklar hızla azalmaktadır. Evrimsel mantık ve işleyiş -dogmatik yönlendirmelerden ve buna eşlik eden kapitalist yönetimlerden vazgeçilmediği sürece- er ya da geç bir bölüşüme çatışmasına girileceğini göstermektedir. Sonunda bilimin egemen olacağı bir çatışma... Evrimciler, bu dünyanın, birçok evrensel koşulun bir araya geldiği çok nadir ve özen gösterilmesi gereken bir gezegen olduğunun farkındadır. Korunmasının da insanlık borcu olduğunu bilirler. Çünkü hangi rastlantılarla bu güzel dünyanın güzel canlılarının ortaya çıktığını incelemişlerdir. Bir daha tekrarlanma olasılığının olmadığının da bilincindedirler. Bu nedenle köklü çözümler peşindedirler.
Evrim karşıtları, mucizeye ve doğaüstü güçlere inandıkları için yaptığımız melanetlerin bir gün bu güçlerle düzeltileceğine de inanırlar. Niye olmasın derler, bakın Nuh Tufanından sonra dünya yeniden kuruldu; bir daha kurulmaması niye olmasın? Zaten insan eşrafı mahlûktur, yani yaratılmış canlıların efendisidir; bu doğa ve dünya hatta evren bizim için yaratılmıştır derler ve bizim için yaratılan her şeyin sonuna kadar kullanımını hak olarak bilirler. Evrimciler ise, her canlıyı akrabamız olarak bilir ve onların haklarına da saygıyı evrensel bir kural olarak tanırlar.
Bütün bunları anlattıktan sonra evrimciler ile evrim karşıtları arasındaki benzerlik nedir diye sorabilirsiniz: Sadece vücut yapısı ve şekli.
Prof. Dr. Ali Demirsoy
Hacettepe Üniversitesi

Sunuş Yazısı


http://compojoom.com/