Neler yeni

Sus artık sesim - Ahmet Altan

okur-yazar

Yeni üye
Katılım
9 Eyl 2011
Mesajlar
2,158
Puanları
0
Yaş
49
Kendimizi olduğumuzdan başka biri sanarak yaşarız hepimiz ama bir yanımız aslında kim ve ne olduğumuzu hep bilir, bütün hayatımız da, gerçekleri söyleyen içimizdeki o haini susturmaya uğraşmak, onu yatıştırmaya çabalamak ve kendimizden kaçmakla geçer.

Hayatın ne olduğunu bana sorarsanız, size uzun bir kaçış olduğunu söylerim.

Bütün o övünmelerimiz, kızgınlıklarımız, başkalarını suçlamalarımız, kendimize acımalarımız, anlaşılmadığımızdan yakınmalarımız, nedensiz kederlerimiz bir kalebendin imkânsız kaçış çabalarından başka nedir ki?

Bizi kendimizden kaçıracak, özgürlüğe, bizsizliğe götürecek olan arabamıza koştuğumuz iki muhteşem ve güçlü at, unutuş ve hatırlayıştır.

Kendimiz olduğumuz anları unutmak, kendimizi başkası sandığımız anları hatırlamak isteriz.

Ama atlarımız ne yazık ki umduğumuz kadar uysal değildir, beklenmedik anlarda şahlanarak, kişneyerek, istemediğimiz yollara saparak, birbirlerinin yerine geçerek bizi, duvarları bizim benliğimizden örülmüş büyük hapishanenin içinde döndürür dururlar.

O hapishanenin dışına çıkamazlar.

Kendi gerçek kimliğini anlatan kimseye, belki de o yüzden, rastlamadım bugüne dek.

Bu, yalnızca yalancılıklarından, samimiyetsizliklerinden değildi; gerçek kimliklerini saklamak için öylesine

uğraşıyorlar, öldürdüğü adamın cesedini gömen bir katil gibi onu öylesine derine gömüyorlardı ki, ortaya çıkarmak istediklerinde bile üstündeki toz topraktan onu arındıramıyorlar, onu çırılçıplak, apaydınlık göremiyor-lardı; seziyorlardı yalnızca, bu kadarı bile onları korkutup hayatlarını bir kaçışa çevirmeye yetiyordu.

Bir düşünceyi, bir olayı, bir bilgiyi unutabilirdiniz ama güçlü bir sezgiyi unutmak o kadar kolay olmuyordu.

Ve, biz o sezginin yanlış olduğunu kanıtlayacak hikâyeler anlatıyorduk.

Bizim hep iyi kalpli bir kurban, başkalarının ise insafsız cellat olduğu hikâyeler.

Bunları anlatırken kendi gerçeğimizi unutuyor, kendi hapishanemizden kaçıyor, özgürleşiyorduk ama gözlerimizi yeniden açtığımızda kendimizi yeniden aynı hapishanenin içinde buluyorduk, üstelik bizi bunaltan sezgilerimiz yeni yeni yalanlarla daha da güçlenmiş, ruhumuzu yaralayan yalanlar daha da çoğalmış oluyordu.

Afyonu ve şehveti daha on sekiz yaşındayken Quar-tier Latin'deki küçük bir orospunun koynunda keşfeden ve bütün hayatını bir iç sıkıntısıyla geçiren Baudelaire'in şiirindeki gibi, "köhne bir odaydık solmuş güllerle dolu."

Yalanlar, unutulmak istenenler, inkâr edilenler, kokularını, renklerini yitirmiş solgun çiçekler gibi çoğalıyordu içimizde.

Tanrının, öfkeli bir vaktinde yarattığı bir cinstik biz, yaptıklarımızın intikamını kendimizden kendimiz alıyorduk, rüyalarımızla, ani hatırlayışlarımızla, pişmanlıklarımızla kendimizi bıçaklıyor, yaralıyor, kanatıyorduk.

Yazdıkları yasaklanan, yargılanan, kendini ve insanları ölüm gerçeğini yüzlerine vurarak aşağılayan ve kendinden hiç kurtulamayan o kederli afyonkeşin bir dize-

sini biraz serbest bir çeviriyle neredeyse bütün insanlık haykırabilirdi:

"Hançer benim, yara bende."

Kendimizi, gerçek kimliğimizi, bununla ilgili güçlü sezgilerimizi affedemiyor, unutamamanın öfkesiyle han-çerleşerek kendi hapishanemizin duvarları olan ruhumuzu yırtmaya uğraşıyorduk.

Bilmiyorum, tanrı kime kızıp kimden intikam almak için bizi böyle yaratmıştı.

Ne gerçeğimizden memnunduk ne de gerçeğimizi de-ğiştirebiliyorduk.

İnkâr etmeye uğraşarak, unutmaya çabalayarak ve imkânsız bir kaçış için koşarak kendimize bir hayat inşa ediyorduk.

Bir başkası olduğunu sanarak yaşamanın ve kendini buna bir yanıyla inandırırken bir yanıyla da gerçeği bilmenin zorluğu içindeki dehşetli mucize ise zaman zaman bir başkası olmayı başararak hayattan mutluluk damlaları sağmaktı.

Öfkelerimizi, acılarımızı, vicdan azaplarımızı, intikam isteklerimizi, şımarıklıklarımızı unuttuğumuz anlardı bunlar ve bu muhteşem unutuşu sürekli hatırlamak istiyorduk.

Ama unutmanın zorluğu gibi hatırlamanın da zorluğu vardı; bir ses, bir şarkı, rüyalarımıza karışan bir kâbus, bir resim, bir bakış bize hatırlamak istediğimizi unutturuyor, kendi gerçeğimizi sezgilerin pusları arasından çekip çıkartıyor, bizi kendi gerçek varlığımızın yansımalarıyla yüz yüze bırakıyordu.

Baudelaire, yalnız çocukluğunun, çalkantılı gençliğinin, bitmez iç sıkıntılarının arasında bu hatırlayışın güçlüğünü, bunu becermenin neredeyse bir sanat olduğunu da keşfetmişti:

"Bende mutlu anları yâd etme sanatı var."

Mutlu anları sık sık "yâd edemiyorduk", istiyorduk bunu yapmayı ama o anlar, o güzel hatıralar bizim sahip olmadığımız bir hakka, sık sık hapishanemizin dışına, özgürlüğüne kaçma hakkına sahipti, onları kolayca ya-kalayamıyorduk.

Onlar bizi bırakıp gittiğinde biz onların peşinden gidemiyor, kendi içimizde kapalı kalıyorduk.

Kendimizi bir başkası sanarak yaşasak da seziyorduk kim olduğumuzu.

Hangimiz kendimiz olarak mutluyduk ki?

Onun için değil miydi zaten bize kendimizi unuttu-ranlara, aşka ve sanata hayran olmamız, onun için değil miydi zaten âşık olduklarımızı bir tanrı ya da tanrıça gibi görmemiz, onların bir mucizeyi gerçekleştirdiklerine, bizi değiştirdiklerine inanmamız?

Uzun ve imkânsız kaçışımızda bize yardımcı olan herkese minnettardık.

Ama kaçınılmaz olarak kendi gerçeğimize döndüğümüzde, kızdığımız da kendimiz değil, bir zamanlar bizi mutlu etmiş olanlar oluyordu, öfkeleniyorduk onlara, bizi kandırdıklarını düşünüyorduk, o mutluluğun sonsuza kadar sürmemesinin nedeninin onlar olduğuna inanıyorduk, o mutluluğu bozanın bizim gerçek varlığımız olduğunu itiraf etmemiz imkânsızdı, bunu yapan biz olamazdık, çünkü biz, bizden başkasıydık.

O mutluluk ânını çatlatan sözü söyleyen biz değildik, o muhteşem unutuşu, sahip olduğumuz her şeyi değersiz bulduğumuz gibi, değersiz bulup yere çalan biz değildik, biz değildik bize yakınlaşan herkesi kendimizi aşağıladığımız için aşağılayan.

O uzun ve imkânsız kaçışta, kendimize sürekli anlat-

mak istediğimiz, içimizdeki yargıcıyı ikna edebilmek için sürekli söylediğimiz hep aynıydı:

"Benim hayatımı mahveden ben değilim, onlar mahvetti benim hayatımı."

Hayatımıza girmiş ve oradan "suçlu ilan edilmeden" çıkmayı başarmış kaç kişi vardı?

Bu kadar çok suçlunun hayatımızda birikmesi bizi kuşkulandırmıyor muydu, bunca suçlunun ancak bir hapishanede bir araya gelebileceğini hiç düşünmüyor muyduk?

Kuşkulanmasak ve düşünmesek bile seziyorduk.

Sisli bir sahranın dibinde bağdaş kurmuş Köhne bir sfenksin çöllerde unutulmuş, Yapın vahşi, akşamları yükselir sesin Şarkını batan güneşlere söylersin.

Unutuşun ve hatırlayışın atlarını batan güneşlere doğru sürüyor, şarkımızı batan güneşlere söylüyorduk.

Atlarımız kendi hapishanemizin duvarları içinde, o duvarlara çarpa çarpa, kendilerini ve bizi yaralaya yara-laya koşuyorlardı.

Kendimizi bir başkası sanarak yaşıyor ve aslında kim olduğumuzu asla tümden unutamıyorduk, kendimize doğru sürükleniyor, en hayati anda birden kendimiz gibi davranarak varlığımızdan intikam alıyorduk.

Bunun nedenini hep merak ediyor ama hiçbir zaman da tam anlayamıyorduk.

Bir kiliseyi gezerken felç geçiren ve hayatı gibi ölüme gidişi de sıkıntılı olan "Kötülük Çiçekleri"nin şairiyle birlikte yalvarıyorduk o vakit.

Hadi şimdi nedenini aramayı bırakın Meraklı, güzel, tatlı sesim, ne olur, sus artık.

Sussun diye içimizdeki o ses nasıl hasretle bekliyor, nasıl sığınmaya çalışıyorduk unutuşlara ve hatırlayışlara.

Ama susmuyordu.

Sandığımızdan başka biri olduğumuzu zehir solur gibi fısıldıyordu kulağımıza.


Ahmet Altan