Marks'ta Hakikat Mi Gerçeklik Mi?

Laodikya

Yeni üye
Kayıtlı Üye
Katılım
19 Eyl 2019
Mesajlar
18
Tepkime puanı
21
Puanları
3
Marks'ta Hakikat Mi Gerçeklik Mi?

Bu sefer sadece felsefi bir konu açmadım popüler, güncel bazı konuları da işleyeceğim. Beyin fırtınası yapacağız zaman zaman. Ben, Marks'ın praksis konusuna çok karıştırılan hatta Orhan Hançerlioğlu'nun bile adeta sıradan bir ırkçı gibi çok karıştırdığı bir sorunsalından başlamak istiyorum. Praksis denilince Marks elbette pratiği analiz etmiştir deriz, bu doğru bir önermedir kuşkusuz. Buna şüphe yok. Ama o klasik soyut-somut karşıtlığını kullanmamıştır. Bu yüzden "hakikat" soyut, "gerçek" somuttur diyerek kestirip atamayız. Mesela son zamanlarda bazı üstün zekalı yaratıklar Matrix gibi bir evrende yaşıyorsak yani eletromanyetik bir ortamdaysak gerçek yoktur diyorlar. Bir kere Marks'ın praksisi, idealizmi ayrı bir dünya olarak göstermez. Bu yüzden Marks'tan önce idealistler özneyi, materyalistler ise nesneyi kullanırlardı. Marks özneyi oradan alıp somut bir şey olarak kullanır. Mesela Hegel'de özne soyut olduğu için yıkıcıdır yani özne yadsınmayla başalar, Marks ise özneyi olumlamayla başlatır ve somutlaştırır, nesneyi ise soyutlaştırır fakat soyutlamayı yıkıcı olmaktan kurtarır. "Feuerbach Üzerine Tezler"in hemen başında Marks, gerçekliği sadece bir nesne biçiminde anladığı ve insan etkinliğinin bu gerçekliğin kurulmasındaki rolünü, yani öznelliği dışarıda bıraktığı için kendisinden önceki materyalizmi eleştirir. Marks soyut (veya günümüzde elektromanyetik dedikleri) ortamın olmadığı bir dünyada yaşayamayacağımızı biliyordu o yüzden onun yıkıcılığını kontrol altına alarak onunla yaşamayı öğrenmemizi bekler bizden. Yani bir iyi soyutlama vardır işte Marks ile ortaya çıkan "kavramsal somutluktur" bir de kötü soyutlama vardır öznenin soyutlanışıdır bu da ama biz iyiyi yaratmak zorundayız. Marks, komünizm hayaletinden korkmamayı öğretiyor bize.

Mesela Politzer, idealistlerin elektronlarda somut bir şey yoktur; o sadece hareket halindeki elektrik yükünden ibarettir sözüne karşı Lenin'den bir örnek verir. İdealistler elektriği soyut kabul ederler halbuki Lenin bize gösterdi ki elektrik somuttur der: Lenin'in Materyalizm ve Ampiryokritisizm'inden örnek verir (bölüm V); "enerji ile maddenin birbirinden ayrılmaz şeyler olduklarını göstererek, şeyleri yerli yerine oturtmuştur. Enerji, maddidir ve hareket, maddenin varoluş biçiminden başka bir şey değildir. Kısacası, idealistler bilimin bulgularını tersine çevirerek yorumluyorlardı. Bilim, maddenin o zamana kadar bilinmeyen yönlerini, görünümlerini, apaçık bir biçimde ortaya koyar koymaz, idealistler hemen -madde ile hareketin birbirinden ayrı iki gerçek oldukları sanıldığı- zamanlarda, kendisi hakkında sahip olunan eski fikre uygun olmadığı bahanesiyle, maddenin var olmadığı sonucunu çıkarıyorlardı" demektedir. Hareket maddi bir yapı halini aldıkça soyut ile somut çok farklı değildirler. Bazı üstün zekalı varlıklar Marks'ın praksis konusunu bulandırmak isterler. Eğer elektromanyetik bir ortamda yaşıyorsak bundan asla geri dönülemez. Ama bu kontrol altına alınabilir bir şeydir, insanların da aynı Marks gibi soyut olana (özne) olumlama yapması gerekir. Yani soyut hareketin materyalizme aktarılması gerekir. Böylece soyut olanın yarattığı kaos, yok edicilik (savaşlar, ırkçılık vs.) yerini "öngörüye" bırakır ve daha düzenli, barışçıl bir toplum geçer. Ne kadar ırkçı, savaş meraklısı olursanız o derece elektriksel simülasyonun kölesi olursunuz ve bu insanların özgürlükleri olmadığı için görev ve sorumlulukları fazla olmuştur her zaman. Sonuçta ne kadar yıkıcı olursanız o kadar elektriksel oyunların piyonu olursunuz. Bağımsız insan bir vicdanı olandır. Örneğin Celal Şengör'ün inanç "dört köşelisi" soyut olanın yıkıcılığını gösterir, gerçek ise barışçıl olanı anlatır. Gerçeğin günümüzde inanca kısmen yakın olduğunu, dört köşelinin daha inançsız olduğunu kabul etmek gerekir. Ama bazı cahillerin sandığı gibi gerçek olana ulaşabilmek için soyut olanı ortadan kaldırmamalısınız.

Belki de Marks'ın (gerçek), Spinoza'nın ütopik olmasının sebebi elktriksel simulasyonun kontrol alınmasından duyulan endişedir, olamaz mı? Çocuğun (gerçek) felsefi olarak ölümü de elektriksel simülasyon asla kontrol altına alınmasın diyedir, çocuk yaşarsa soyut olanın belki daha tarihsel olarak bakarsak insanların kötülüklerinin kontrol altına alınması sağlanacaktır. Marks'ta bunu yapmaya çalışır, kötülükleri öngörüp denetim altına almak ister. Engels'in, Klasik Alman Felsefesinin Sonu kitabında gösterdiği gibi kötü niyetli insanların tahribatının önüne geçebilmektir amaç. Dikkat ederseniz düşünceye karşı maddeyi çıkararak yapmamış, düşünceyi ortadan kaldırmak istememiş mekanik materyalizm gibi. Özne olumlama yapamazsa yadsınma (yıkıcı) ile başlanır sürece. Hegel'deki gibi hareket soyut kaldığı sürece bütün bilgileri kendisinde toplar çocuk (özne), tıpkı bir ozan gibi. Bunun önüne geçilip "gerçeğe" ulaşmamız gerekir. Çocuk yani özne hem işçi hem azınlıklar olarak işler ve günümüzde politik-felsefi bir boyuta sahiptir hem işçilerin çıkarları hem azınlıklar Althusser'den bu yana birleşmişlerdir. Soyut diye pek yakıştırılmasa da gerçeğin görevi budur, Althusser ile öteki (nam-ı diğer hayalet) artık politik-felsefi bir çizgiye girmiştir. Eski azınlık-çoğunluk ilişkisi yoktur bu yüzden felsefe en çok ötekilerin işidir. Hatta bu şekilde ele alındığında özne (çocuk) felsefeyle yan yana gelmemelidir çünkü bütün yabancılar, hayaletler, uzaylılar belki süper akıllı bizler için; magazinseldir, popülerdir onlar felsefeden anlamazlar zaten. "Tanımadıkları ırk, kültür, adet ya da bakış açılarıyla karşılaştıklarında insanların tepkileri farklı farklıdır. Şaşkınlık ve merakla hemen tanımak ve öğrenmek isteyebilirler; küçümseyebilir ve doğal bir üstünlük duygusuna kapılabilirler; iğrenebilir ve açıkça nefret duyabilirler. Bir beyin ve ağızları da olduğundan... konuşur, duygularını ifade eder ve onları aklamaya çalışırlar" [Feyerabend - Akla Veda (syf;30)] Hatta bunlar yabancıların yazılarını bile okumazlar akıllarınca. Halbuki bu dünya hepimizin olmalı öyle değil mi?

Konuya dönelim. "Foucault önümüze ilahi bir cezalar komedyasını çıplak bir yemek gibi sürdüğünde bu kahkahaları tutabilecek olan ancak bir iktidarın müdahalesi, ölümcül susturma araçlarının devreye sokulması olabilirdi. Ama yine, bu aygıtların inanılmaz komikliği karşısında kahkahalarını tutabilene aşkolsun." (Ulus Baker) Yaptığımız geçmişte toplumculara yapılan işkenceden farksız aslında tek fark orada bir saygınlığı vardır, Althusser'in hayalet gerçeği ise aşağılanıyor çünkü hem azınlık hem işçi bir arada gerçeği veriyorlar. Foucault, Althusser'e karşı sadece komediye varan işkence yöntemlerini değil mesela bir kitabında taciz konularını da işer çünkü iktidar cinsellik, suç, tıp gibi alanlara da girer. Marksist soyutlama ile Althusser aynıdır. Kavramsal somutluktur. Burada klasik anlamındaki gibi soyutlama kötü değildir. Bu anlamda, örneğin “kedi”, “masa” gibi nesnel kavramlar, soyut; “adalet”, “özgürlük” gibi öznel kavramlar somut olabilir. Bu iki kavramın birliğinin belirleyici kısmı soyut mu yoksa somut mu olduğu değil, "düşüncenin ilerleme sürecinin hangi evresinde bulunduğu" daha önemlidir. Demek ki her şey akış halindedir, bu nedenle klasiklerin yaptığı gibi "verili olan değişmez nesneler kümesi" olarak ele alamayız materyalizmi, hareketin geçici uğrakları vardır. Nesnellik ile öznellik kavramları "hareketin" idealist olmaktan çıkıp materyalist olmasıyla birlikte artık klasik şeklinde ele alınamaz.

Düşünce ve varlığı ayırdığımızda Hegel gibi hakikate ulaşırız, demek ki düşünce ve varlık bir bütün olarak var olmalıdır gerçeğe ulaşabilmek için. Bu yüzden Marks'ın praksis tanımı somut ile soyutun birbirinden tamamen kopması değil tam tersine birlikteliğidir. Demek ki Marks'ta soyut olanın yarattığı yıkıcılık kontrol altına alınır geleceğe dair bir öngörü toplumu yaratılır, işte Matrix'in (elektriksel simülasyonundaki) gerçekliği de aynen bunu sağlar. Mesela o filmde de makineleri kontrol altına almak için savaşır başrol oyuncusu, makineleri yok edemez. Onu yok ederseniz orman yasalarına dönersiniz muhtemelen. Soyut düşünemeyen insan okuduğu kitabı bile anlayamaz çünkü. Ve bazı salakların sandığı gibi sırf dinler, dini konular matrix'in konusuna girmezler hayatın her anı, okuduğun, yazdığın her şey bunun içindedir.

O yüzden şu olabilir; kötü simulasyon kontrol altına alınabilir bir şeydir en azından. Bu durum aynı devletin ortadan kaldırılmayıp, sönmesine benzetilebilir. Bunu popüler bir filmin senaristi bile düşünmüş olacak ki böyle kurgulamış... Neyse, ben böyle popüler filmlerin konularına pek inmem aslında ama çok boş yapanlar çıkıyor bu film üzerinden o nedenle girdim bu konuya. Üstelik sırf cahiller de değil entelektüel alanda da çok yapılıyor böyle saçmalıklar. Dolayısıyla "gerçek" ile "hakikat" kavramları soyut-somut şeklinde ele alınırsa Orhan Hançerlioğlu'nun sandığı ölçülerde karşıt değildirler. Yok, neymiş gerçeklik eğer elektromanyetik bir soyutluktaysa o gerçek olamazmış. Marks yanılıyormuş vs. Irkçılık düzeyinde bunlar söyleniyor. Ama elbette Marks, praksis olanla somut olanla ilgilenmiştir aksini söylediğimiz gibi bir yorum da çıkmasın. Önce somuttan soyuta sonra soyuttan tekrar somuta iner. Somuttan soyuta çıkıldıkça soyut yapı parçalanıp, dönüşür tekrar somuta inildikçe bütünsel bir yapıya evrilir. Ama Hegel gibi atomcu bir birliktelik değildir. Mark pratikle ilgilenir ama o insan faaliyetini pratik olarak gösterir yoksa nesnel faaliyeti öznel olandan ayırıp bunu yapmaz. Nesnel olan ile öznel olan etkileşim halindedir. Hakikat ile gerçeklik arasındaki fark somut olanın soyuttan ayrılması değildir, hakikatin klasik materyalizm gibi çalışması söz konusudur, onlar somut ile soyut ayrıdır derler; gerçekliğin ise kavramsal somutluğa ulaşması meselesi vardır yani somut-soyut ilişkisi bir bütündür. Politzer'in Lenin'den yaptığı alıntıda olduğu gibi elektrik, soyut düşünme diyalektik materyalizm'in dışında değildir. Kavramsal somutluktur, teori-pratik birliktedir.
 
Son düzenleme:

Kara Kalem

Üye
Kayıtlı Üye
Katılım
1 Haz 2011
Mesajlar
97
Tepkime puanı
15
Puanları
8
Engels marx’ın mezarı başlında yaptığı konuşmasında aslında Marx’ın teorik çabasını, genel eğilimlerini birkaç cümleyle özetlemişti;

Çünkü Marx, her şeyden önce bir devrimciydi. Kapitalist toplum ile onun yaratmış bulunduğu devlet kurumlarının yıkılmasına şu ya da bu biçimde katkıda bulunmak, kendi öz durumunun ve gereksinmelerinin bilincini, kendi kurtuluş koşullarının bilincini kendisine ilk onun vermiş bulunduğu modern proletaryanın kurtuluşuna yardımda bulunmak, onun gerçek yönelimi işte buydu. Savaşım onun en sevdiği alandı.

Marx dönem koşulları ele alındığında ‘orta’ varlıklı bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi, üniversitelerde hukuk ve felsefe eğitimleri aldı. Kurtuluş kavramını toplumdan bağımsız soyut bireysel ‘kurtuluşa’ indirgemediğinden, toplumun kurtuluşunu bireysel kurtuluşun önadımı olarak gördü ve yaşamı boyunca sınıflı toplumu ve son uğrağı kapitalizmi eleştirerek ve mücadele ederek geçirdi. Çeşitli ülkelerden sınırdışı edildi, yaşamının çoğunu sefalet içinde geçirdi. Aldığı eğitimleri dilese sistemin çarkları içinde, refah bir yaşamın aracı olarak kullanabilirdi aksine o kapitalizmi varolan gücüyle eleştirdi ve işçi derneklerinin kuruluşuna, I. Enternasyonal’de etkin katkıları oldu.

Marx kapitalizmin serbest rekabet döneminde olduğu çağda yaşadı bununla beraber serbest rekabetin zamanla sermayenin merkezileşmesi ve yoğunlaşması olgularının doğuracağını ve tekelleri güçleneceğini irdeledi. Marx’dan sonra emperyalizm kavramı (Hobson, hilferding de bile) Lenin merkezileşme ve yoğunlaşmayı haklı olarak emperyalizme nedenselleştirir. Sermayenin yoğunlaşması ve merkezileşmesi, emperyalizmi formüle edilmesinde önemli bir yer tuttu. Marx'ı rehber edinen ezilen sınıflar çeşitli kıtalarda kendilerini; sosyalist devrimlerle ya da halk devrimleriyle iktidara taşıdı.

Bununla beraber marx’dan öncede sınıf mücadelesi, değişim değeri, diyalektik, materyalizm, artı değer (artık değil), proleterya diktatörlüğü ve sayabileceğimiz birçok Marksizm için temel öğeler kavramsallaştırılmıştı. Marx mektuplaşmalarının birinde kendisiyle özgülleşenleri birkaç maddede şöyle belirtir; kapitalizmin işçi sınıfının siyasal mücadelesiyle proleterya diktatörlüğüne varacağını, tarihin sınıf mücadeleleri tarihi olduğu ve zor tarihin ebesi olduğu gibi maddelerle genelleştirir. Elbette bu binlerce sayfalık teorik miras için oldukça kısıtlı bir açıklama gibi görünse de genel eğilimler hakkında fikir edinmemizi sağlar.

Marx Ricardo’yu gerek artı-değeri kavramsallaştıranı olarak ve burjuva ekonomi biliminin en yüksek doruğu olduğu noktasında hakkını verir fakat bununla beraber özel mülkiyetin tarihselliğini göremediği, sorgulayamadığı ve artı değeri kâr ile bir tuttuğu için eleştirir. Kâr ve artı değer iki kavramdır. Kârın kaynağı artı-değerdir ama eşit değildir, amortisman, kira.. vs. ve diğer işletme giderleri çıkarıldıktan sonra kâra ulaşılır. Gerek ricardo’nun artı-değeri olsun gerekse hegel’in diyalektikin yasaları günyüzüne çıkarması olsun gerekse, Babeuf’da şekillenen proleterya diktatörlüğü (PD) olsun; Marx bunları eleştirerek yorumlar. Babeuf’daki PD burjuva devlet mekanizmasının parçalanmadan, üzerine kurulabilecek kavramdı. Ya da hegel de diyalektik kendi deyimleriyle başları üstünde duruyordu.

Marx üzerine eleştirilerin yazıldığı döneme göre ayrışması, yöntem farklılığı, birbirlerinden kopuş gösterdiğini ya da ‘genç’ Marx, ‘olgun’ marx ikilemi kanıta muhtaçtır. Çünkü bu durumun ‘olgun Marx’ diğer ifadeyle geç dönem yazılarında, erken dönem yazılarının özeleştirisi pasajlar ortaya koyulmalı, erken ve geç dönem yazılarındaki savunduğu ve eleştirdiklerinin tezatlıkları irdelenmeli ve erken dönem yazıtlarındaki kavramların geç dönem yazıtlarında olmadığı da ortaya konulmalıdır. Örneğin Marx Grundisse’de , Kapital’de 1845-1848 arasındaki yazdıkları günlüklerden bolca yararlanır, hatta Grundisse’de erken dönem ekonomi yazılarından alıntılar verir.Bununla beraber erken dönem yazıtları ile geç dönem yazıtları arasında gerek içerik olarak gerekse sisteminin oturmuşluğu anlamında aynı oran olduğunu elbette savunmuyorum. Yazılar arasındaki bir evrimin, gelişimin, yazının içeriğine ve kurgusuna etki ettiği elbette kabul ediyorum. Marx üzerine çarpıtmaların biri de sosyalizme barışçıl geçileceği marx’ın fikri gibi ortaya atılır. Bunu da Marx’ın mektuplaşmaların birinde; bürokrasinin ve militarizmin gelişmediği bunla beraber işçi sınıfının toplumsal muhalefete öncülük yapabileceği fiziki ve teorik şartların oluştuğu sadece ABD ve İngiltere’de tarihsel açıdan barışçıl geçişi bir olasılık olarak görmüştür. Marx’ın kapitalizmin rekabet dönemindeki ABD ve İngiltere özgülünde kısıtlı bir olasılık gördüğü durumu, sınıflararası güç dengelerinin değişmesiyle bu olasılık da ortadan kalktı. Engels ve Lenin’de Marx’ın tarihselliği açısından marx’ı haklı bulur ve Marx gibi koşulların değişmesinin bu olasılığı ortadan kalktığını belirtir.

Gerek marksizm gibi devasa bilgi birikim gerekse onun yöntemi diyalektik materyalizmi bir makale ya da kitapla açıklamaya çalışmak içeriğin yoğunluğundan dolayı oldukça zordur ve Marx'ın genel eğilimleri ve devraldığı teorik miras eleştirileri kısa bir giriş yapmak istedim.