Johann Wolfgang Von Goethe

Konu İstatistikleri

Konu Hakkında Merhaba, tarihinde Kimdir? kategorisinde fides tarafından oluşturulan Johann Wolfgang Von Goethe başlıklı konuyu okuyorsunuz. Bu konu şimdiye dek 2,761 kez görüntülenmiş, 2 yorum ve 0 tepki puanı almıştır...
Kategori Adı Kimdir?
Konu Başlığı Johann Wolfgang Von Goethe
Konbuyu başlatan fides
Başlangıç tarihi
Cevaplar

Görüntüleme
İlk mesaj tepki puanı
Son Mesaj Yazan fides

fides

Kahin
Yeni Üye
Katılım
15 Şub 2008
Mesajlar
1,694
Tepkime puanı
5
Puanları
38
goethe.jpg


JOHANN WOLFGANG VON GOETHE



GOETHE

(Hayatına Dair)





Almanya’nın Main nehri üzerindeki Frankfurt şehrinde 1749 senesi ağustosunun 28inci günü, yani bundan tam 200 yıl evvel çalar öğle saatini çalarken, Grosser Hirschgraben sokağında pencerelerindeki saksılardan çiçekler taşan bir evde üç gün devam eden şiddetli doğum ağrılarından sonra simsiyah ve ölü bir çocuk doğdu: Goethe.



Sonradan kâinatın arz denilen bu mütevazı bucağının büyük hemşerilerinden biri olacak ve bu bucakta yaşıyan beşeriyeti kuvvetli kolları arasına alıp, yüzünü güzel elleri ve güzel gözleriyle okşıyacak ve onun yolunu fikir ve sanatının ışıklarıyla aydınlatacak olan büyük şairi, tababet bir hayli uğraşmadan sonra hayata geri getirmişti. Goethe’nin d aha dünyaya gelirken çektiği ve annesine çektirdiği ıstırabın bile, sonradan aklını ve kalemini hizmetine vakfettiği insanlığa faydası dokunmuştu. Bu doğumun güçlüğü, Goethe’nin ana tarafından büyük babası o zaman Frankfurt belediye reisi olduğu için belediye şehre bir doğum mütehassısı doktort tâyinine ve ebelerin tekrardan derse tâbi tutulmalarına sevketmiş ve Goethe’nin anasının çektiği güçlük böyle güç doğuracak kadınlara kolaylık sağlamıştı.

Goethe’nin çocukluğu o kadar uslu olmıyacak ki, onu en çok eğlendiren oyunun, evdeki tabakları, çanakları komşu çocuklarının “yaşa, ha babam ha” diye alkışlarına kapılarak dışarı atmak olduğunu, kenid yazıdğı tercümei halinden (Dichtung und Wahrheit) öğreniyoruz.

Aradan 83 uzun sene geçtikten sonra Weimar’da 15 mart 1832 Perşembe günü bir titreme ile hastalanan Goethe Pazartesi günü iyileşmiş ve ertesi günü işe tekrar başlamayı düşünmüşse de hastalık tekrar bir titreme ile başlamış ve bir zatürrie oludğu anlaşılmıştır. İhtiyar şair gelini Ottilie’nin elini tutarak d erin bir uykuya dalmıştı. Aradan yalnız Schiller ismini ve eski aşinalardan bir kadının güzel ve kıvırcık siyah saçlı başını sayıklıyordu. Bu kadının Weimar’daki Fransız maslahatgüzarının refikası Kontes Louise de Vandrenil olduğunu söylerler. İşte Goethe’nin bu son sayıklamadan daha mühim olan son sözü “kepenkleri açınız, daha aydınlık olsun, ışık, daha çok ışık” olmuştur. Bütün hayatında sanatta, ilimde, her şeyde aydınlığa koşan ve insanları koşturan bu büyük adama hem maddi, hem mânevi aydınlığın müptelâsı olmaktan başka ne yaraşırdı ki? Öleceği gün sabahleyin tarihi soruyor. 22 mart olduğunu öğrenince girmek üzere bulunan ilkbaharı hatırlıyor. İlkbahar onun için aydınlık ve hayat kaynağıdır. O mevsimde iyi olmak ve gene yazılarına başlamak ümidindedir. Hattâ tamamiyle uyuşup hareketten kalıncıya kadar sağ eli ile havada harf veyahut resimler çizmiş ve ısrarla daha ziyade aydınlık istemiş oludğuna bakılırsa Goethe’de en sonra sönen hissin görme hissi olduğunu kabul etmek gekerir. Goethe’de görmekle sarih idrak ve teemmülün bir birlik teşkil ettiğine kendisinin ziyaya ve ziya ile görülen resme ve plâstik sanata olan incizabından intikal etmek kabildir. İşte ölüm dalgınlığı içinde son fikirlerini belirtmeğe çalıştığımız Goethe tastamam giyinmiş olduğu halde oturduğu koltuğunun sol tarafına eğilerek uzun hayatında birçok sevdiklerinin matemini tuttuktan sonra dostlarına ve belki bütün insanlara eserinden sonra kendi acı matemini de bırakmış ve gitmişti.

Ölümüne kadar pek sevdiği hayata güçlükle giren ve 83 sene sonra hâlâ çalışmak üzere hazırlanırken o hayattan kolaylıkla çıkan Goethe’nin bugün dünyanın her tarafında iki yüzüncü yıl dönümü tesid olunuyor. Bilhassa kendi vatanı olan Almanya’da “Goethe yılı” ismi verilen bütün bu sene Goethe üzerine dersler, konferanslar tertibediliyor. Biz de burada birkaç makale içinde Goethe’yi okuyucuların gözünde bazı karakterleri ve bazı fikirleriyle belirtmeye uğraşacağız. Bu teşebbüs belki büyük cehidlerle birçak sütun içinde bir muvaffakiyete varmıyacak bir uğraşmadır. Şanında kütüphaneler dolusu kitaplar yazılan bu büyük adam hakkında bir doğru hükme varmak o kadar kolay bir iş değildir.

Goethe’nin etvarına, fikirlerine ve hayatına dair söylenecek çok şeyler vardır. Şairin hal ve tavrı o kadar canlı, sesi o kadar kuvvetli ve ahenktar iid ki kendisiyle uzun uzadıya görüşmelerini neşreden Eskermann eserinin 3nücü kısmının mukaddemesinde “yazıdğım notları okurken Goethe’yi karşımda görüyorum, başka hiçbir kimseninkine benzemiyen sesinin ahengini hemen kulaklarımda duyar gibi oluyorum” diyor. Akşamları Goethe siyah redingotu, açık güzel havalarda araba içinde kahverengi paltosu ve lâcivert kasketiyle görünürdü. Geceleri beyaz fanile robdöşambrlarını giyer ve mumların yumuşak ziyası altında çalışırdı. Yaradan, Goethe’yi hakikaten özenerek yaratmıştı. Gözleri, başı ve açık alnı ölümüne kadar güzelliğini muhafaza etmişti. Tıpkı eserleri gibi konuşması da türlü türlü idi. “O her vakit aynı adam; her vakit başka adam idi”[ii] Onun sohbeti ilkbaharda çiçekleri açmış bir bahçe gibi idi. İnsan o çiçeklerin gözleri kamaştıran ihtişamı karşısında onlardan toplıyarak bir demet yapmaktan çekinirdi. İşte böyle demlerinde şiir okuduğu vakit insan en kuvvetli bir musiki dinliyormuş gibi sesinin perdesi ve tatlı ahengi karşısında susar dururdu. (Bu satırları yazarken, Paul Valery, Tevfik Fikret ve Yahya Kemal’in şiir okuyuşlarını hatırlıyorum) Fakat bazı zamanlarda bu güzel çiçekli bahçe yerine soğuk karlarla örtülü bir bahçe gelirdi. O vakit Goethe’nin ruhunda esen buz gibi bir soğuk rüzgâr ve onu ancak tek heceli kelimelerle konuşmaya icbar eden bir sis tabakası görülürdü.

Onun ruhunda ihtiyarlık ile gençlik, ebedî bir cidal halinde idi. Fakat şu muhakkak idi ki, seksen yaşını geçinceye kadar onda gençlik daima ilkbahar güneşi gibi parlamış, sonbahar, kış âdeta bir istisna gibi edvir devir gelmişti. Zaten Goethe bazı dâhi tabiatte insanalrın birkaç kere bülûğ yaşına vararak gençleştiklerini bir konuşmasında söylemiştir. Evet, Goethe, Abdülhak Hâmid’den çok evvel “Karlar altında nevbaharın ben” mısraını aynen söylemiş olmasa bile tamamiyle yaşamıştır.

Velhasıl ruhunda ilkbahar başçeleri açtığı zaman Goethe’nin sohbeti o kadar harikulâdeydi ki, onunbirçok eski dostları “Goethe’nin sohbetleri yazılı eserlerinden daha iyidir.” demeye kadar varmışlardı.

Goethe’nin oturduğu ev hakkındaki fikirleri de şayanı dikakttir: “Süslü binalar, geniş odalar, bunlar prensler ve zenginler içindir. Böyle yerlered oturanlar kendi kendilerinden memnun olurlar ve başka bir şey istemezler. Halbuki ben böyle müzeyyen bir evde Karlsbadda oturdum; derhal tembel ve bir işe yaramaz hale geldim. Burada şu oturudğumuz kötü ev alelâde intizamsız, belki de biraz bohemvaridir, fakat benim asıl yerimdir. Böyle bir oda bende tabiat ilhamlarına serbest cereyan veriyor ve bana bir yaratıcılık kuvveti bahşediyor” demektedir. O, odasında mükellef döşemelerden de hoşlanmazdı. Oturduğu koltuk tahtadan idi, ancak son zamanlarda başını dayamak için bir aralık ilâve ettirmişti. Bir müzayedede görüp pek beğendiği bir kolduğu satın almış ve fakat çok rahat olduğu için bir kere bile oturmayacağını söylemiştir.

Goethe’nin ruhî hayatından bahsetmek ayırca ve uzun bir iştir. İlk aşkı bir otel hizmetçisi ile on beş yaşında başlamış ve fakat bu aşktan dolayı çıkan bir muhakemede kızın “ben Goethe’ye karşı bir büyük ablanın şefkatini hissediyordum” demesi üzerien küçük Goethe’nin kalbindeki büyük aşk onu kahretmişti. Bundan sonra geçirdiği aşk maceralarının bir çoğu eserlerinde aşk sergüzeşti şeklini almış ve ahttâ Goethe’nin yalnız aşklarından bahis eserlere zemin olmuştur. İlk gençliği esnasında teşhisi bugün hâlâ esrarengiz kalan uzun bir de hastalık geçirmişti. Maddi hastalıktan aşka türlü türlü kalb ağrıları geçiren bu büyük şairin işlerinde görülen intzama mukabil sözlerinde her vakit bir mantık ve insicam aramak güçtür. Meselâ 37 yaşında birdenbire her şeyden ayrı bir sükûn içinde yaşamayı tercih ettiğini ve hattâ estafına çevirdiği yalnızlık duvarının her gün biraz daha yükseldiğini ve kendisinin bir balık gibi dilsiz olduğunu söyler ve o zamanlar yalancı dostluk tezahürlerinin, heyecanlı hulûs ve muhabbet dalgalarının kendi üzerinde köpeklerin yaygaraları tesiri yaptığını, 1781’de Jacobi’ye yazıdğı bir mektupta ifade eder. Goethe’nin bir Bohem veyahut her işinde bir idealist olduğunu da iddia etmek mümkün değildir. Onun tâbiriyle olan münakaşa ve pazarlıklarında tam manasiyle pekâlâ bir burjuva olduğunu görülüyor. Rahat koltuk, büyük bir ev, mükemmel döşemeler istemediğini söyliyen Goethe, Weimar Dukalığının nazırı olarak yerleştikten sonra biraz daha burjuva olmuş, dört hizmetçi tutmuş ve kendi tâbiriyle biraz ferah hayata kavuşmuştur. Bu hayatı, Weimar Dukalığından aldığı aylık ona temin edemezdi. Bir taraftan eserlerini mümkün mertebe pahalı satarekn diğer taraftan da hayattaki büyük şansına güvenerek piyango bileti satın alırdı.


A. Adnan ADIVAR




goethe_outside.jpg
 

fides

Kahin
Yeni Üye
Katılım
15 Şub 2008
Mesajlar
1,694
Tepkime puanı
5
Puanları
38
Goethe ve Faust


goethe-faust-03.jpg



GOETHE ve FAUST





Goethe, yazık ki pek geç başladığı hâtıralarında Alman edebiyatının geçen yüzyılın yetmiş yılına kadar oldukça doğru, etraflı bir tablosunu çizmiştir. Bu devrin büyük adamları, en başta Klopstock olmak üzere, Wieland, Lessin’di. Fransız klâsik okulu ile (Gottsched), İsviçre okulu (Bodmer) çarçabuk, bir daha dönmemesiye geçip gitmişlerdi. Kolpstock ilk olarak edebiyatta milliyet, kahramanlık şiiri, kuzey mitolojisi konuları üzerinde durmu, şiirde kafiyeyi atmıştır. Wieland, şu her telden çalan alaycı, keskin zekâlı adam, çok sayıda eserleriyle, Yunancadan, İngilizceden, Fransızcadan tercümeleriyle yurttaşlarını uyandırmış, kendine çekmiştir; Lessing Almanlara vergi sağlam zekâsı ile tenkidin, dramın temelini atmış, Alman edebiyatının kurucusu adını -belki de Klopstock’tan daha çok- hak etmiştir. Onda görülmemiş bir tartışma kabiliyeti, sağlam bir mantık vardı. (Zaten bu iki sıfat birbirinden ayrılamaz.) Onun Klopstock gibilerine ve daha başkalarına karşı kazandırdığı zaferler, yeni doğan Alman edebiyatını yanlış yollarda mahvolmaktan korumuştur. Bu üç yazarın pek büyük hizmetleri vardır; ama hiçbiri milletlerinin, zamanlarının özünü doğruca belirtmek talihine erememiştir. Her milletin sâf bir edebiyat çağı vardır, o da yavaş yavaş insan ruhunun daha geniş başka gelişmelerini hazırlar; işte Almanya için böyle bir devir, 17nci yüzyıla doğru başlamıştır. Bu arada Fransa’da olduğu gibi artık ihtiyarlamış, dış, iç savaşlar geçirmiş, çözülmedik hiçbir meselesi kalmamış, ama bu çözmelerin hiçbirine kanmamış bir toplum dururken, bu toplum, biteviye kendi mahvına, daha doğrusu kendi yeni doğuşuna doğru koşarken, Almanya, toplum olarak değil de, bir dili konuşan, ama bu dille yazılmış tek bir edebiyat anıtı olmıyan bir millet olarak Almanya, öz milliyetinin şuuruna, kendi kendinin şuuruna yeniden yeniye eriyordu. XVIInci yüzyıya kadar bütün Alman bilginleri -Leibniz gibi- Almanca, Lâtince yazarlardı. Şairler, soytarı gibi, sarayda tutulur, çeşitli bayramlarda törenlerde od’lar yazarlardı. Hans Sachs, Fischart, Griphius okulundan yetişme mizahçılar, sadece Alman zekâsının salt hiciv yönünü gösteren, yani pek önemli sayılmıyan az sayıda istisnalardır; Alman hükümdarları, hattâ en büyükleri bile (II. Friedrich’i hazırlayın) Alman dilini ihmal etmişlerdir; yalnız Luther zamamındaki dinciler, Almanca konuşup yazmışlardır. En son geçen yüzyılın ilk yarısın gelmiş çatmış: filosof Wollf, Lâtinceyi bırakmıştır. Henüz yaratıcı olmıyan genç Alman edebiyatı, Fransız edebiyatının izinde yürümüş, kısa bir zamanda birbiri ardınca birçok yazarlar yetişmeğe başlamıştır. Bunları artık Gottsched gibi cevhersiz taklitçiler arasında sayamayız. Doğrudan doğruya dil üzerinde yapılan tenkidli incelemeler oldukça basittir, ama o zamanlar için pek önemli değildir. Goethe’nin Alman edebiyatında devrim dediği dönüm noktası ise geçen yüzyılın 70nci yılı ile 80inci yılı arasında, Alman tenkitçilerinin (daha doğrusu “Litterarhistoriker”lerinin “Fırtına ve Atılış Devri” (Sturm und Drang-Periode) dedikleri devirde başlamıştır.

goethe-faust-02.jpg


Her milletin hayatı, tek insanın hayatı ile karşılaştırılabilir, şu farkla ki millet, tıpkı tabiat gibi biteviye yeniden doğuş kabiliyetindedir. Her insan, gençliğinde bir “dâhilik devri” geçirmiş, kendine güvenmenin, arkadaş topluluklarının heyecanını yaşamıştır. Göreneklerin, skolâstiğin, kısacası her çeşit yetkenin, kendisine dışardan gelen her şeyin zincirini parçalılarak doğrudan doğruya kendi tabiatının gücüne inanır, tek güzellik ideali önünde eğilir gibi yalnız tabiat önünde eğilir. Kendini çevresindeki dünyanın merkezi tanır. (İyi yürekli bencilliğinin kendi de farkına varmadan) hiç kimse için fedakârlıkta bulunmaz; hep kendisini fedakârlığa zorlar. O, romantiktir; romantizm, kişiliğin bir çeşit tanrılaştırılmasıdır. O, toplum üzerinde, toplum meseleleri üzerinde, bilim üzerinde yorumlamalardan çekinmez, toplum, hattâ bilim, onun içindir, ama o, toplum için, bilim için değil...

İşte Goethe’nin gençliği Almanya’da böyle bir romantizm çağına rastlar. Birçok dâhi denilen gençler türemiştir; gençlik, bağımsızlık, tabiat sözleri herkezin ağzında dolaşıyordu; o zaman Haydutlar’ı yazmak kimsenin aklından geçmezdi, çünkü herkes öz seivnçleriyle, öz acılariyle ilgileniyordu, ama birçokları doğrudan doğruya Shakespeare’i bulmayı umuyorlardı; bu sırada Wieland’la Eschenbach, onu Almanya’da tanıttılar. Okuyucular, onların tercümelerini hırsla okuyorlardı. Shakespeare sevgisi, orta çağ sevgisini de uyandırdı, orta çağa yönelme, bir millet gerçekten ondan sıyrıldığı zaman kendini duyurur; bu sıyrılma ise Almanya’da oldukça geç olmuştur. Fransa’da insan zekâsının hareketleri. Voltaire, Rousseau. Ansiklopedistler, bütün dünyayı derinden derine, şiddetle sarsmış olan hareketler, bu zamanda Almanya’da pek az akisler uyandırmıştır. Bakın, Goethe’nin kendisi, otobiyografisinin 3üncü bölümünde ne yazıyor: “Ansiklopedi sözlüğünün (Diderot ile D’Alembert’in tanınmış eseri) bir bölümü elimize rasgele geçince, bize kocaman bir fabrikaya girmişiz gibi geldi; içerde her yanda çarklar gıcırdıyor, dönüyor, makinaları anlaşılmaz bir biçimde hareket ettiriyorlardı. Biz bütün bu hareketlerin gayesini anlamadığımız için tam bir ümitsizliğe düşmüştük... Fransız filozoflarının papazlarla giriştikleri ateşli tartışma bizde ilgi uyandırmıyordu. O zaman büyük bir gürültü uyandırmış olan yasak, yakılacak kitaplar bizde hiçbir tesir bırakmadı... Bizim tanrımız, tabiattı.”


goethe-faust-01.jpg


Gerçi Goethe, bu sözleri Strassburg dostları için söylemişti; ama kendisi o zaman genç neslin tam bir temsilcisi idi; başka yola giden çağdaşlarının varlığından bir iz bile kalmamıştır, yani onlar sapıtmışlardır. Halbuki Goethe’nin ilk eserleri kalabalık okuyucuları hayrete düşürmüş, kendine çekmiştir.

Almanca, baştan başa değilse de, hemen hemen yalnız edebiyat sorulariyle uğraşıyordu. Yalnız zamanın ünlü publiciste’i Justus Möser’i başkalarınca ayrı tutmalıdır. Toprak, henüz insanların ayakları altında sarsılmaya başlamamıştı; henüz bütün Avrupa, önceki yolunda yürüyor, eski görüşlerini, inanışlarını yaşıyordu. Üstüne üstlük Alman milletinin ruhuna daha uygun olan felsefe devrimi, Almanya’da toplum hayatının her hangi bir alanında görülen gelişmeden önce gelmiş olsa gerek; yine bu Sturm und Drang devrinde kuzeyin ücra bir şehrinde profesör Kant, tenkit felsefesini, şu yavaş yavaş bütün gerçek hayatımıza işlemiş olan felsefesini sessizce, yorulmaz bir çalışma ile yaratıyordu.



İşte bu devirde Rhein kıyılarında, kâh Strassburg’da, kâh Frankfurt’ta milletinin, zamanının bütün varlığını ifade etmek ödevini üstüne almış bir genç yaşıyordu: Wolfgang Goethe. Hayatını herkes bilir. Birkaç çizgi ile kişiliğini anlatmaya çalışalım. O, her şeyden önce bir şairdi, başka bir şey değil. Bizce bütün büyüklüğü, bütün sanatı şairiğindendir. Her şeyi içine alan bir seziş gücü ile doğmuştu; yeryüzü ile ilgili en basit bir şey, onun ruhuna hafifçe, dosdoğru aksediyordu. Onda bir şeye tutku ile, çılgınca bağlanma kabiliyeti, devamlı gözlem ile, doğru sanatkâr tutumu ile, bütüne canatması ile birleşmişti. O, kendisi de tam bir bütündü -denildiği gibi- som bir parça idi; hayatla şiir, onda iki ayrı dünyaya ayrılmıyordu: hayatı, şiiri idi, şiiri de hayatı. Düşees Stolberg’e şöyle yazıyor: “Ben duygumu kabiliyete çevirmeyi, kabiliyetimi cevher olarak geliştirmeyi bilirim.” Hayatı, dışta yalnız kendine bağlı, tabiî bir zaruretle gelişmiştir; hemen hemen daha çocukken tabiatının bu iç ahengi ile haşmetli bir bütün olduğunu anlamış, hiç çekinmeden kendine tapmağa başlamıştır. Her şairde olduğu gibi onun da kendi (ben)i, hayatının hem ilk harfi, hem son harfi idi. Ama bunun içine bütün dünyayı sokabilirsiniz; bu değişmenin büyüklüğünü düşünün, size öylesine dokunur ki! Meselâ şu küçük Klärchen şarkısı (burada dünyaya aşksız saadet olmadığı anlatılır, yani hiç de yani olmıyan bir fikir) sizi, ne kendi aklınıza, ne başkasının aklına hiç de böyle bir gelmemiş gibi sarar. Öyle anlaşılıyor ki, Goethe ihtiyarlığında kendini bir Olympos Jupiter’i gibi saymakla hiç de şaka etmemiştir. O, tabiata da, insana da üstün olduğunu biliyordu; sanata da, kendisine gelinceye kadar kimsenin hâkim olmadığı biçimde hâkimdi; insanlara asıl lâzım olan da budur; şiirler dile getirilen sevinçler, göz yaşları, onları gerçek sevinçlerden, gözy aşlarından daha çok heyecanlandırır.

goethe-faust-05.jpg


Ama Goethe bir Alman’dı, bir on sekizinci yüzyıl Almanı idi. Reformanın oğlu idi; büyüklüğü, milletinin bütün atılışları, bütün dilekleri, kendinde verimli bir biçimde yankı uyandırmış olmasında idi. O Faust’u büyük bir alman şairi olarak yaratmıştır. Bu tipten faydalanmak ilk onun aklına gelmiş değildir: daha önce Shakespeare’in öncülerinden Marlowe, Faust adlı pek önemli bir eser yazmıştı. Goethe’den başka, çağdaşlarından, arkadaşlarından (şayet Goethe’nin arkadaşı olmuşsa) Klingler ile Lentzs de birer Faust yazmışlardır. İkisi de o zaman Goethe etrafına toplanmış belli başlı kişilerdendi. Goethe, onları Notlar’ında pek ustaca tasvir etmiştir. Ama, orijinal, hayalci, alaycı Lentz’in yanıp tutuşurcasına, boşuboşuna hayal ettiğini, Klinger’in sağlam, kuvvetli tabiatı için erişilmez olan gerçekleştirme, Goethe’ye kısmet olmuştur. Faust konusu içine girince bunun bir başka türlüsü olamıyacağına inanırız. Tıpkı L’homme du destin adıyla anılma şanına, Gochous ile Marceau’ya değil de Napoléon’un ermesi gibi.

Faust, düpedüz insanca, daha doğrusu düpedüz bencil bir eserdir. O zaman, Almanya, baştan başa atomlara bölünmüştü; herkes genel olarak insanla, yani gerçekte kendi öz kişiliği ile ilgileniyordu. Faust, tragedianın başından sonuna kadar yalnız kendisi ile kaygılanır. Goethe’de her dünya varlığının son sözü (tıpkı Kant’ta, Fichte’de olduğu gibi) insan ben’idir. İşte bu ben, bu ilke, her var olanın bu mihenk taşı, kendisiyle birlikte bir rahatlık getirmez, ne bilgiye, ne kanaate, hattâ ne de sadakate, şu bildiğimiz basit, gündelik saadete ulaştırmaz. (Faust, benim yaşadığım gibi köpek bile yaşamaz, diyor.) Nereye, kime başvurmalı? Faust için toplum yoktur, insan soyu yoktur: O, yalnız kendisini düşünür, kurtuluşu yalnız kendini bekler. Bu bakımdan Goethe’nin trgediası, bize odğrudan doğruya -bu söz çok daha sonra moda olmuşsa da- romantizmin kararlı, kesin bir deyişi olarak kendini göstermektedir. İçinde daha önceki bütün uymazlıkların gerçekten düzelebileceği uzlaşmaları, o gerçek uzlaşmaları, “Byron’da gördüğümüz gibi, Faust’ta görmüyoruz; ihtiyar Goethe’nin tragedia sonu olarak düşünüdğü o allegorik, soğuk, gergin çözüm, tek bir insanı bile kandırmasa gerektir; bu arada Faust’u bitirirken, o kibirli, pek sevimli, dar ufuklu, dâhi varlığın verdiği -Lord Byron’un her hangi bir eserini okurken duyduğumuz- acı, buruk rahatsızlığı kendimizde duymayız. Bunun içindir ki, bütün gelişmeler, Goethe’nin klâsik anlamiyle huzurlu ruhunda uzlaşmıştır. Evet, Goethe, istenilen müspet uzlaşmaya varmamıştır. Ama, onun istediği zaten bu değildir: kendi kuvvetin ibilmek, onu duyurmaktır. Faust’un ikinci kısmındaki o yüze kayıtsızlığı: işte bütün çözülmemiş meselelerin, şüphelerin tam, kesin bir uzlaşması. Goethe, tabiatın a priori olarak kendisinden rahatlık imkânlarını esirgemediği adama, hiçbir karşılık vermez. O, düpedüz insanca çember dışında bir şey tanımaz. Bununla beraber, bu çember içinden çıkmıyan sorular da Faust’u sarsmaktadır, bu sorulara Goethe, kandırıcı karşılıklar bulamamıştır. Kant’ın dili ile söyliyelim, bu aşkın sorular, ona yalnız Alman milletinin değil, bütün Avrupanın daha önceki gelişmesinden kalmadır; bütün insanlığın kendi hayatı, yeryüzü hayatı dışında olan şeye doğru atılışı, orta çağın her şeyde: toplumun doğrudan doğruya kuruluşunda, tarihte, şiirde, sanatta (gotik kiliseleri hatırlıyalım.) ifadesini bulan bu köklü ilke, Faust’un ruhunda iyiden iyiye, çıkmamasıya yer etmiştir. Faust, kendinden önce gelenin oğludur. Ama, onda karşıt ilke de, yeni zaman ilkesi de, yani insan aklının tenkidinin bağımsızlığı ilkesi de, daha az yer etmiş değildir. İnsan zekâsının gelişme tarihinde Faust, orta çağı yeni zamandan ayıran devrin (edebiyat alanında tam bir ifadesi sayılabilir. Her ilke, hattâ her müspet ilke, ilk ortaya çıktığı sırada nasıl menfi bir karakter taşırsa (böyle olmasa hiçbir zaman yer tutmazdı) Voltaire’in çağdaşı olan Goethe’de bu ilkenin Mephistopheles kılığına bürünmesinde anlaşılmıyacak bir şey yoktur. Mephistopheles, eni zamandır; O, basiretleri bağlanmış, yahut dar görüşlü insanların safça bir öfke ile çeşit çeşit lânetler yağdırdıkları XVIII inci yüzyıldır. Bu inkâr, bu tenkid ruhu, hangi ad altında gizlenirse gizlensin, onun ardında hep aç gözlü yahut dar kafalı insanlar kalabalığı arka arkaya gelmektedir. Hattâ sonunda bu menfi ilke, yaşama hakkını elde ederek, yavaş yavaş salt yıkıcı, alaycı kuvvetini kaybediyor, yalnız yeni, müspet bir özle dolarak akla yakın, organik bir ilerlemeye çevriliyor. Ama biz tenkit ilkesinin düşmanlariyle anlaşmağa hazırız: evet, o, Avrupa’da toplum gelişmesi alanına ayak bastığı zaman (insan çalışmaları çevresine demiyoruz, çünkü bu çalışmaların unsurlarından biri olmaktan hiçbir zaman geri kalmamıştır.) gerçekten bir taraflı, kıyasıya yıkıcı bir ilke idi; gerçekten Mephistopheles, gönül avutucu hiçbir şey sunmaz... Peki ama Faust’un kendiis, pek de sağlam olmayan bu orta çağ çocuğu, sanki ayak üstünde duracak kuvvette midir, sanki onda bütün yıkılış belirtilerini görmüyor muyuz? O, özsever tutkusunun kendisini zincirlediği, bozuk havalı,verimsiz hücresinden erişilmez soyut kavramlara serbestliğe, gerçeğe, sağlam dünyaya atılmak için çalışmıyor mu? Çalışıyor ama, bunu başaramıyor, sadece bir hayalci olduğuna göre bu dünyayı hayal ediyor, sağlığı sağlamlığı canlı insanlarla düşüp kalkmaktan değil de, ay ışıklarından bekliyor.


goethe-faust-04.jpg



O möcht, Ich...

..........

Von allem Wissensqualm entladen,

In deinem Tau gesund mich baden!




Vroçenko’nun (pek de uygun olmayan) tercümesiyle:



Elimden gelirse...

..........

Orada ışığını, şebnemini içip

Bilginin sisiyle sağlığa kavuşacağım.




Faust, bu ilk sözleriyle karşımıza bir şüpheci olarak çıkmıyor mu? Sonra onun “sırtını güzel dünya güneşine cesaretle çevirmeğe kalkışması”, hürriyete, ahenge doğru ümitsiz, sahte, son bir atılışı değil midir? Faust da, Wagner’le, şu par Excelence Almanla, şu Filipister tipi ile konuşurken Mephistopheles’in tıpkısı değil midir?.. Onun sözleriyle doğrudan doğruya Goethe’nin ruh eğilimleri, kanaatleri dile gelmiyor mu? Evet Mephistopheles’in kendi de çoğu zaman cesaretle konuşan Faust değil midir?

Goethe, tragediasını çok erken, daha “Götz von Berlichingen”den, “Werther”den önce yazmağa başlamıştır. Kendisinin de dediği gibi hiçbir belil plân gözetmeden işe başlamıştır. Zaten bugünkü hali ile de Faust’ta tragedia olarak, bir sınırlılık, dıştan bir birlik olduğu ileri sürülemez. Goethe daha çocukluk yıllarında olağanüstü bir düşünme, bir sistemleştirme temayülü, Tanrının kendisine bol bol bağışladığı şu sâf şairlik kabiliyetinden hemen her zaman ayrı duran temayülü - göstermiştir. Ama şunu da söylemeliyiz ki, şair Goethe, kendi görüşlerine, sistemlerine hiç de değer vermiş değildir; onları kolayca, serbestçe bırakmayı bilmiştir... Aslında onu ilgilendiren tek bir şey vardır: şiir idealine doğru yükselen hayat, (onun sözleriyle “die Wirklichkeit zum Schönen Schein erhoben”) bütün belirtileriyle hayattır. O, samimiyet’e, sevgi ile hayatı incelemiştir. Ama gene tekrar edelim, onun ruhunu ilgilendiren hayat olarak değil, şiiri konusu olarak hayattır. Goethe, en sonra şu noktaya ulaşmıştır: acılardan korkmamış, hattâ kaçınmamıştır: acılar, onun sazına öyle taze, öyle güzel sesler fısıldamıştır ki...

“Böylece Goethe, Faust’u hiçbir plân gözetmeden yazmıştır. O, mısraları, düşünen, ihtiraslı bencil şairin farkına varmadan yaptığı itirafları gibi, kâğıt üzerine dökmüştür. Onun zamanında, o belirsiz geçit zamanında, şair yalnız insan olmak izni verilmiyordu; eski toplum, Almanyada henüz yıkılmamıştır; ama, artık havası bozulmuş, daralmıştı. Yenisi ise, henüz başlıyordu. Gelgelelim yeni toplumda, yalnız hayalleriyle yaşamayı sevmiyen adamın basabileceği o sağlam toprak henüz yoktu; her Alman, kendi yolunu kendisi aramış, kâh çıkarını düşünerek, kâh hiçbir şey düşünmeden kurulu düzene bağlı kalmıştır. Faust’ta milletin acınacak derecede az rol oynadığını bir düşünün... (Faust’un Wagner’le birlikte eğlendiği sahne ile Auerbach’ın gömülmesi sahmenisi düşünün.) Mephistopheles, Faust’a halkın neşeli yaşayışı üzerinde bir fikir vermek istiyor, budalamsı beş altı üniversiteliyi gösteriyor, ikisi de onların karşısında “en grands seigneurs” eğleniyorlar. Goethe’nin eserlerinde millet, gözlerimizin önüne eski çağ tragedialarının koros uhalinde değil de, yeni operanın korocuları halinde çıkıyor. Kitle, objektif, hattâ sembolik bir şekilde gösteriliyor. Yukarda söylediğimiz Faust’la Wagner’in eğlence sahnesinde bütün sınıflar, okuyucular önünde arka arkaya geçit resmi yapıyorlar, O, anlaşılmıştır; kendisine gerekn şey verilmiştir, “mann läst sie gelten”, daha ne ister? O budala yığının her hangi bir dâhi adamın yüce rahatlığını, yalnızlık içindeki sevinçlerini, hattâ acılarını bozmağa ne hakkı vardır? Goethe, Faust’un yanına süklüm püklüm akıl danışmağa giden şu yoksul delikanlıtalebeyi, genel olarak dar kafalı kitlenin üstünde bir dâhi olarak yükselemiyen genç nesli, ne aristokratça, ne kayıtsızca alaya alıyor. Mephistopheles’in bütün alayları, yermeleri, ayrı bir kişi olarak Faust’a yönelmiştir; onun zayıf tarafını biliyor. Faust -yukarıda söylediğimiz gibi-bencildir, yalnız kendisi ile ilgilenir. En sonra Mephistopheles de, “iblisin ta kendisi” olmaktan uzaktır; daha çok “rütbesi olmıyan küçük bir şeytandır.” Mephistopheles “içinde refleks doğmuş olan” her insanın şeytanıdır, O yalnız öz şüpheleriyle, duraksamalariyle ilgilenen bir ruhta belirmiş inkârların cisimleşmiş bir örneğidir; O, yalnız yaşıyan, nazariyeci insanların, kendi hayatlarında küçük bir çelişme görünce rahatsız olan, ama açlıktan ölen koca bir zanaatçı ailesi yanında bir filozof vurdumduymazlığı ile geçip giden insanların şeytanıdır. O yalnız kendisi korkunç değildir, kendi gündelik hayatı ile, onun sayesinde, yahut hiç allegorisiz söyliyelim, kendi ürkek, bencil refleksleriyle sevgili Ben’lerinin dar çemberinden dışarı çıkamıyan birçok gençlere olan tesirleriyle korkunçtur. O, aç gözlüdür, kötüdür, alaycıdır; Puşkin’in dediği gibi bu şeytana rastlıyan insanlar, acı çekerler, am onların marazi acıları bizde derin bir paylaşma duygusu uyandırmaz... Üstelik kendi fleâketlerini “üstü yazılı bir torba gibi” omuzlarında taşıyan bu gibi çilekeşlerin çoğu, birdenbire düpedüz alçak oluverirler... Onlardan hayatlarının sonuna kadar, koparılmış bir dal gibi, solup kuruyanlar da -niye açıkça söylememeli-bizde sadece geçici bir acıma duygusundan başka bir şey uyandıramazlar... Tekrar edelim, Mephistopheles, yalnız bugüne kadar onu korkunç saydıkları için korkunçtur... O, öz saadetlerine dünyada her şeyden çok değer veren, bir yandan da en çok ne ile mesut olduklarını anlamak isteyen insanlar için korkunçtur. Bu gibi insanlara da her zaman çok çok rastlanacaktır. O kadar ki, onların sayısı düşündükçe yine Goethe şeytanın büyüklüğünü tanımaktan kendimizi alamayız. Ama bizi birçok defalar tedirgin etmiş olan “öbür kudretli yüzü” de tanımak zorundayız, onun karşısında Mephistopheles solgunlaşıp ortadan kaybolmaktadır. O, tek insanın sınırlı dairesi içindekitenkit ilkesinin cisimleşmiş bir belirtisidir.

Böylece Faust’a bencil dedik, yani nazari olarak bencil, kendini seven, bilgin, emel besliyen bencil... Onun elde etmek istediği bilim değildir. O bilimle kendi kendini elde etmek, rahatını, saadetini elde etmek ister. Nazariyeci tabiatındaki kıyasıya taraflılık -ilk sahnenin başlangıcında kendini gösteren Dünya Ruhu’nun heybetli heybetli belirişi bir yana- bütüntragediaya işlemiştir. Onun gürliyen sözlerinde panteist Goethe7nin sesini işitiyoruz. O Goethe ki, insan dünyasının müthiş çeşitlilikleri dışında yalnız Spinoza’nın değişmez, sakin “cevher”ini tanır, kendi kişiliği ona usanç vermeğe başlayınca sığınağına (in sein Asyl) gider gibi bu cevhere koşar. Faust’un bencilliği, en çok Gretchen’le olan münasebetlerinde kendini gösterir.

Faust, büyücülerin yardımı ile yıpranmış vücudunu gençleştirdikten sonra bu kızla karşılaşır. Gretchen’i uzun uzun anlatacak değiliz: o, bir çiçek gibi sevimlidir, bir bardak su gibi durudur, iki iki dört eder gibi kolay anlaşılır; tutkusuz, iyi Alman kızıdır; ondan mâsumluğun, gençliğin, utangaç tazeliğin kokusu gelir; o, biraz da budaladır. Ama Faust da sevgilisinden ayrıca zekâ kabiliyetleri istemez...

Faust, bütün deha sahibi insanlar gibi, onunla, karala, cesaretle tanışmıştır. Grestchen de onu hemen sevmiştir. Faust onun odasına heyecanla girer, onu ihtirasla düşünür, oradan kıza bir hediye bırakmayı unutmayarak heyecanla ayrılır; sonra onunla birlikte Marta’lara gider...

Marta’larda Gretchen, ona aşkını açar. (Bu sahnelerin pek mükemmel olduğunu söylemeye lüzum var mı bilmem?)... Faust, zevke, eğlenceye koşar mı dersiniz? Hayır, ormana koşar, yeni yeni hayallere dalar, Kudretli Ruh’a, kendisine, bir dost kalbi gibi tabiatın koynuna girmek kabiliyetini verdiği için şükreder.

Şimdiye kadar Goethe’nin, Faust’unu bu şekilde bitirirken uzun uzun düşünüp taşındığı noktası üzerinde çok durulmuştur, hâlâ da durulmaktadır. Ama bize öyle geliyor ki, Faust’un bütün birinci kısmı, doğrudan doğruya Goethe’nin ruhundan akıp dökülmüştür. O, ancak ikinci kısmını yazmağa başladığı zaman eserini “düşünüp taşınmaya”, “işlemeye”, sanatkârca bitirmeye” bakmıştır. Faust’un birinci bölümü, yüksek derecede bir deha eseri olarak, şuuruna varılmıyan bir gerçekle, doğrudan doğruya bir birlikle doludur. Gerçekten Faust üzerinde düşünürken siz, onda her şeyin lüzumlu olduğunu, bir fazlalığı olmadığını duyarsınız; ama Goethe’nin kendisi acaba eserinin ahengini açıkça görmüş müdür? Bu soruyu psikolojik bakımdan anlamayı başkalarına bırakallım.

Bizce Faust, (ilk kısmın sözünü ediyoruz.) iki bölüme ayrılır: birincisi insan ruhunun iç didinmesini, bu bitmez tükenmez manzarayı gösterir; ikincisinde gözlerimiz önünde aşkın tragikomediası oynamaktadır. İkisinde de inanmadan saadete doğru atılan insanı görüyoruz. Sonunda ne oluyor? Ne kendi görüşleri, ne başka mahlûklara yakınlığı, ne bilgi, ne aşk, hiçbir şey ona bir an: “Ne olur, uçup gitme. Sen öyle güzelsin ki” dedirtemiyor... Yazık ki Faust’tan daha aşağı olan insanlar, sonunda, saadeti Margaret’ten daha yüksek kadınların aşkında bulduklarını sanmışlardır. Gretchen, Ofelia ile kıyaslanabilir; ama Hamlet, Ofelia’yı mahvetmekle kendi kendini de mahvetmiş oluyor; sonra Goethe tragediasının ikinci kısmı başında da görüyoruz ki, Faust, otlar üzerine uzanmış, perilerin şarkılarını dinliyerek ilkbaharı rahat rahat koklamaktadır. Daha önce geçenlerin hepsini unutmuştur. Artık Gretchen gibi zavallı, basit bir kızcağızı düşünmenin sırası değildir... O, Helena’yı hayal etmektedir...

Faust, yüce bir eserdir. Avrupa’da bir daha görülmiyecek bir devrin tam bir ifadesi olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu devirde toplum, kendi kendini inkâra kadar varmıştır. Bu devirde her yurttaş, insana çevrilmiştir. En sonra, eski zamanla yeni zamanın savaşması başlamıştır. İnsanlar, insan zekâsı ile tabiattan başka sarsılmaz bir şey tanımaz olmuşlardır. Fransızlar, insan zekâsının bu başına buyrukluğunu iş alanında, Almanlar ise nazariye, felsefe, şiir alanında gerçekleştirmişlerdir. Genel olarak Alman, insan olduğu kadar yurtatş değildir. Onda düpedüz insanlık meseleleri, toplum meselelerinden önce gelir. yukarıda sözünü ettiğimiz devir, Alman milletinin tuttuğu ana yola yüzde yüz uymaktadır. İşte bu arada bir şair ortaya çıkıyor. Onu, asla yurttaşlık düşünceleri taşımakla suçlandırmaları, kendisini sapık saymaları boşuna değildir. Öyle bir şair ki, bir Almanın da sadece insan olması ölçüsünde Almandır; öyle bir şair ki her şeyi kucaklıyan, enikonu bencil tabiatının derinliklerinden Faust’u çıkarmıştır. Faust’un büyük bir kısmı, 1776 yılına, yani Weimar’a göç edinceye kadar yazılmıştır. Şair, Weimar’da sekiz yıl taşkın bir eğlence hayatına kendini kaptırmıştır... Genel olarak, denildiği gibi, dâhice yaşamıştır. Böttcher’le başkaları, o zamanki yaşayışını anlatan bazı yazılar bırakmışlardır. Biz, açıkçasını söylemek gerekirse, o zamanki Weimar hemşehrilerinin “kuvvetli dehâlar” (Kraftgenies) denilenlere, yani Goethe ile arkadaşlarına karşı ukalâca öfkelenmelerinin sebebini tamamiyle anlıyoruz. Bilindiği gibi bütün bunlar “İtalya yolculuğu” ile, “klâsik rahatlık”la, birçok önemli, düşünülüp taşınılarak hazırlanan eserlerin yayınlanması ile sona ermiştir, ki biz bunları yine de gençlik çağının sâf, taşkın havalı dağınık eserlerine üstün tutuyoruz.

Faust için bencilliğe dayanan bir eser, dedik... Zaten başka türlü olabilir miydi? Goethe, insanca, d ünyaca bütün değerleri savunan bu adam, her yalancı idealizme, tabiat üstü şeylere düşman kesilen bu adam, ilk olarak insanın hakları uğruna değil de, ihtiraslı, sınırlı tek insanın hakları uğruna ortaya atılmıştır; göstermiştir ki kendisinde yıkılmaz bir kuvvet gizlidir, insanlıktır, toplumdur. İnsanın sanattaki tabiat üstünlüğe karşı ilk itirazı, istisnaların, bir yine bahtiyar olmaya, bahtiyarlığından utanmamaya hakkı ve imkânı vardır. Faust mahvolmamıştır. Biz biliyoruz ki, insan gelişmesi, böyle bir sonuçta karar kılamaz; biliyoruz ki, insanın mihenk taşı, bölünmez bir birim olarak kendisi edğil, ebedî, sağlam kanunları olan insanlıktır,toplumdur. İnsanın sanattaki tabiat üstülüğe karşı ilk itirazı, istisnaların, bir taraflı bencilliğin damgasını taşıması olsa gerektir. Goethe Notlar’ında şöyle diyor: “Bizim tanrıbilim, yahut felsefe konuları ile uğraşmaya isteğimiz, niyetimiz yoktu...”

... Peki ama insan, kendi insanlık çemberinden çıkmadan nasıl olur da varlığını tamamiyle kuşatabilir? Bu soruyu, bugüne bugün çözmeye gücümüz yetmez. Öyleyse? Ama Goethe, uzun bir ömür yaşamıştır. İlk sekiz yıllık coşkun Weimar hayatından sonra onun için bir “rahatlık”, bir “yumuşaklık” devri gelmiştir... Faust, gençliğinin bu ihtiraslı, keskin köşeli eseri, ona bir türlü rahat vermiyordu. O, tragediasını bitirmek istemiş, ikinci kısmını düşünmüştür. Goethe’ninruhunda her zaman pek gelişmiş olan şiir kabiliyeti, yani dıştan aldığını yeniden yaratma kabiliyeti, onun için doğrudan doğruya konudan, hayattan daha büyük bir edğer kazanmaya başlamıştır. O kendisini murakabenin en yükseğinde durur, bu arada, her dünyalık varlığı soğuk, kocamış bencilliğinin yücesinden seyrediyormuş gibi düşünmüştür. O, çevresinde olan bütün büyük devrimlerin kendi ruh sessizliğini bir an bile tedirgin etmemesiyle övünmüştür. O, tıpkı bir kaya gibi dalgaların kendisini alıp götürmesine meydan vermemiş, böylece keskin zekâsı ile, zamanındaki önemli olayları değerlendirip anlamaya çalışmış olmakla beraber, yine de kendi yüzyılından geride kalmıştır... O, kendi kendisine karşı haklı idi, kendi kendini aldatmamıştır. Hemşerileri, hattâ genç Almanlar, onu severler, yapmacıklı ihtiyarlık sözlerini hiç usanmadan tekrarlıyarak etrafına toplaşırlardı. Bütün insan hayatı, ona bir allegori gibi görünürdü. Böylece o kendi büyük (daha doğrusu derin) allegorisini, Faust’un ikinci kısmını yazmıştır. Bu ikinci kısım üzerinde artık kesin hüküm verilmiştir. Bütün o semboller, o tipler, o uydurma kümeler, o esrarlı nutuklar, Faust’un eski çağ dünyasına yolculuğu, bütün bu allegorik kişilerin, olayların kurnazca örülmüş bağlılığı, tragedia’nın bunca göklere çıkarılan o acınacak, o zavallı çözümü, bugünkü nesillerin bazı ihtiyarlarında (yaşça ihtiyar olsun, genç olsun) ilgi uyandırmaktadır... Öyle anlaşılıyor ki, insanlar, “hayat çelişmelerini uzlaştırmadan” yaşamıyorlar... İşte Faust’un ikinci kısmının (geçici de olsa) başarı sırrı, kanmayanları kandırma kabiliyeti gizlidir. Faust’un menfaate dayanan plânlarının gerçekleştiğine, gerçekten “bir anlık yüce saadet”ten zevk aldığına, şeytanla yaptığı anlaşma şartları gereğince hayattan el çekmek zorunda kaldığına hangi aklı başında okuyucu inanır? Goethe yalnız bir noktada kendi tabiatına bağlı kalmıştır: Faust’u insanlık çerçevesi dışında saadet aramak durumuna sokmamıştır...

... Faust’un bitimini beğenmeyenler var... “Tragedia’nın çözümü”nü biz de beğenmiyoruz; ama yalnız bu çözüm, sahte olduğu için değil, Faust’un her çeşit çözümü sahte olduğu için beğenmiyoruz. Faust’un insan gerçeği çevresi dışındaki her “uzlaşma”sı tabiata aykırıdır. Başka türlü uzlaşmaları da sadec hayal edebiliriz... bize, böyle bir sonuca varmak, can sıkıı bir şeydir, diyebilirler. Ama biz ilk önce görüşlerimizin hoşa gitmesini değil, gerçek olmasını gözetiriz; hem çözülmeyen şüpheler, arkalarında insan ruhunun korkunç bir boşluğunu bırakır, diye düşünenler, hiçbir zaman kendi kendileriyle canla başla gizli bir savaşa girişmemiş olanlardır. Girişmiş olsalardı, sistemlerin, nazariyelerin döküntüleri ortasında yalnız insanlık ben’imiz yıkılmaz, silinmez olduğunu görürlerdi. Bu ben, öylesine ölümsüzdür ki, kendisi bile kendi kendini ortadan kaldıramaz. Faust, biritilmemiş, parça parça da kalmış olsa, yine kıyasıya alayın bir ifadesi olarak kalırdı... Bu tragedianın büyüklüğü, onun bitirilmeyişindedir. Her birimiz hayatında, Faust’un bize insan zekâsının en değerli bireser gibi göründüğü, onun bütün ihtiyaçlarımızı tamamiyle karşıladığı bir devir olmuştur; ama Faust’u büyük, güzel bir eser saymaktan geri kalmayacak başka zamanlar da gelecektir... Tekrar edelim, şair olarak Goethe’nin eşi yoktur; ama bizim bugün sadece şairlere ihtiyacımız yok... Biz, (yazık ki henüz tamamiyle değil) bir dilenciyi canlandıran güzel bir tablo görünce eserin “sanat değerine” bayılacak yerde bu zamanda dilenciler bulunabildiği düşüncesiyle pek fazla kederlenen insanları andırmaya başlıyoruz.





TURGENYEV

Çeviren: Oğuz PELTEK
 

fides

Kahin
Yeni Üye
Katılım
15 Şub 2008
Mesajlar
1,694
Tepkime puanı
5
Puanları
38
Johann Wolfgang Von Goethe Aforizmalar

"Yanında eleştirici bir dost varsa, insan çok daha çabuk ilerler."

"Git, itaat etmeyi öğren ki egemen olmayı öğrenesin."

"Bilgece bir cevap istiyorsan akıllıca soru sormalısın."

"İnsanın büyük bir hatası da şudur:"Kendini olduğundan fazla sanmak ya da kendine hakettiğinden daha az değer vermek."

"Beklediğin şeyi gözünde büyütürsün."

"Gözlerin açık diye gördüğünü sanıyorsun!"

"İnsanlara neyi eksik diye değil, hala neyi kaybolmamış diye bak!

"Bir şey mi olmak istiyorsun, kendi başına ol!"

"Işığın çok olduğu yerde gölge koyudur."

"Ve bilge kişiler derler ki hiç kimse hakkında onun yerinde olmadan hüküm verme."

"Biz kendi kendimizin şeytanıyız, kendimizi cennetimizden kovarız."
 
Tüm sayfalar yüklendi.
Sidebar Kapat/Aç

Yeni Konular

Üst