İrfansız İlim veya İlimsiz İrfan...

lütfiakarçay

Üye
Kayıtlı Üye
Katılım
26 Ocak 2014
Mesajlar
42
Tepkime puanı
2
Puanları
8
Yaşadığımız dünya ve kendi topraklarımızda sosyo-kültürel alanda

sergilediğimiz akîm adımlar ve bitmeyen tartışmaların temelinde yatan

hastalığımız bu ;

irfansız ilim veya ilimsiz irfan..

Salt sayısal ve sözel verilerin ışığı altında kendini bilimsel alana hapseden ve

aklın mutlak rehberliğine teslim olmuş ‘ego’ ile..

esoterik öğretilerin kucağında menkıbelerle emzirilmiş, dogmatik teorilerle

ruhunu beslemiş, inancın pratiğine teslim olmuş ama akla ve bilime kendini

kapatmış bir irade...

İlki, sınırsız ukalalık ve doyumsuz bir narsizmin kölesi,

İkincisi, biteviye bir körlük ve kırılmaz bir inadın mümessilidir..

O halde ‘Salt bilim ve akıl’ diyenler ile ‘Mutlak irşad ve ahlak’ diyenler

arasında süregelip duran sosyo-kültürel alandaki ‘taht kavgası’ndan nasıl
kurtulmalıyız?..

Bunun cevabı ve şifâsı asırlar öncesi zaten Kutsal Kitabımız’da verilmiş ve

değişmez bir ‘metot’ olarak bize sunulmuş ;

‘Vasat Ümmet’ veya Dengeli Toplum !..

‘Vasat’ bizim günlük dilimize yanlış aksettirilmiş ve çevrilmiş bir kavram

aslında..

Sıradan,basit gibi bir anlamı ihtiva etmez ; aksine ortayı bulmak ve tutmak demektir..

İfrad ve tefrid çılgınlığını bırakıp insan ve yaşadığı toplumun ihtiyaçlarını

dengeli bir biçimde karşılama metodudur..Bir “Psiko-teknik / Sosyo-teknik aşı”dır ve bu

aşıyı ihtiyacı dozunda zerk etmeyi öğretir..

Madem İnsan ‘ruh ve beden’ ile mürekkep bir varlıktır ve madem evrenin bu

en mükemmel varlığı ‘toplu yaşam’ gibi bir külte mecbur bırakılmıştır,

o takdirde insanın ontolojik ve antropolojik araştırmalarında ve sorularında

bulması gereken cevapların kaynağı hem akıl ve bilimsel hem de manevi ve

irfanî temelli olmalıdır ki o cevaplar nâkıs ve sakat kalmasın..

Bu konuda en beğendiğim tanımlardan ve yorumlardan biri miladi 8.asırda

yaşamış olan Malikî ekolünün kurucusu İmam Mâlik’e aittir..

Der ki o Büyük İmam :

-‘Tasavvufsuz fıkıh (hukuk ilmi ve araştırmaları) insanı sapkın,

Fıkıhsız tasavvuf da inkarcı yapar..’

Gerek İslam’dan önce gerekse İslam Tarihi boyunca artık bir ‘klasik /

gelenek’ hale gelen bu kavgaları / çekişmeleri hep yaşadık..

Peygamberler ve Hikmet Ehli ortaya çıkıp hakikati dile getirdiklerinde

Kuran’da da geçen hep o klasik itirazı ve isyanın sesini duyduk :

-Biz atalarımızdan böyle öğrendik, Siz bizi babalarımızın yolundan geri mi

çevireceksiniz?..

Dogmatik teoriler, ezberlenmiş öğretiler ve anlamsız pratiklerin kölesi

ruhların akıl ve mantık yoksunu karşı çıkışları ile..

İnsanın tüm soruları ve cevaplarını sadece gördüğü madde ve eşya ile

ilişkisi ve o ilişkiden ortaya çıkan normlar ve formüllerle çözeceğine inanan

mutlak akılcı pozitivist ve maddeci anlayış..

İslam Tarihi içinde yaşamış olduğumuz fikrî kavga ise ‘Gelenek’ ile ‘Yeilik (Islahat)’

ya da ‘Otorite’ ile ‘Reformizm’in kavgasıdır..

Buna en güzel örbeği Fatih döneminden verebiliriz..

Gazali – İbni Rüşd çekişmesinin Hocazâde – Alaaattin etTûsi ile devam

ettirilmesi ve bunun Hükümdar huzurunda bir münazara tarzında tartışılmasıdır..

Ve bu tartışma İlim heyetinin Hocazâde’yi haklı bulmasıyla Alaattin et

Tusi’nin Osmanlı topraklarından hicret etmesi ve manevi sürgüne mahkum edilmesiyle son bulmuştur..

Buna benzer olaylar, tartışmalar hatta savaşa varan iç isyanlar ve

ayrışmalarla doludur İslam Tarihi..

Öyle ki bu tartışma ve çekişmelerden nice mezhepler, tarikatlar, cemaatler ve

partiler dahi zuhûr etmişlerdir..

Avrupa / Batı’da insanı ve yaşadığı toplumu dün ve bugün sermaye ve

teknolojinin bir ‘aparatı’ ve ‘sömürü aracı’ haline getiren salt akıl ve pozitivist yaklaşım..

İslam Dünyası’nda ise ‘Gelenek ile Modernite’nin çatışması sonucunda

yaşanan toplumsal enerji kaybı, akîm kalan sosyo-kültürel gelişim ve dağılan sosyal bütünlük..

Bugün Avrupa / Batı, sermaye ve teknolojinin peşinde koşarken kaybettikleri

insanî ve toplumsal değerlerin..

İslam Dünyası da kendi içindeki kavgadan dolayı kaçırdığı sermaye ve

teknolojinin pişmanlığını yaşamaktalar..

Günümüzde İslamî çevrelerin – İlahiyat Câmiâsı’nın kendi içlerindeki ‘games

of thrones’ ya da taht ve otorite kavgalarını ‘Mektep – Medrese / Akademisyen – İhvan’

başlığı altında sürdürmeleri nin ne kendilerine ne de yaşadıkları câmia ve topluma faydası

vardır..

Geçmişimizdeki pişmanlıkların yeniden ihyası,

Enerji ve zaman kaybı,

İlmî ve kültürel gelişimin hebâ olmasıdır..

Yapılması gereken narsist ve egoist yaklaşımlardan ve taht kavgalarından

vazgeçerek Kuranî ve Peygamberî metoda dönüş yaparak ‘Vasat’ı esas almak, orta yolu

tutmaktır..

Salt bilimsel metot ve öğretim, ahlaki terbiye ve irfan temelli eğitim ile harmanlanmadıkça

‘İnsan-ı Kamil’i bulamayız ve yetiştiremeyiz..

İlmî ve akli metodu dışlayarak sadece dogmatik teorilerden mürekkep bir

eğitim ile de yönümüzü tayin edemeyiz..

O halde yapmamız gereken Gazali ile İbni Rüşd’ü veya

Hocazâzade ile Alaattin et Tusi’yi barıştırmak ve aynı çatı altında

buluşturmak,

‘Ben’i bırakıp ‘Biz’de buluşmaktır…

Bizim zikrimiz de fikrimiz de budur ;

-İrfansız İlim, İlimsiz İrfan olmaz,

Vesselam…
 

noemgenu

Yeni üye
Kayıtlı Üye
Katılım
29 Ara 2020
Mesajlar
13
Tepkime puanı
6
Puanları
3
İfade etmek istediğinize katılıyorum fakat kutsal kitabımız dediğiniz anda mevzu düğümleniyor.

Evvela yazılı doktrinler dilin yorumuna açıktır. Yoruma açık olan bu doktrinleri evrim halindeki insan aklına kutsal sıfatıyla dayarsanız, elde edeceğiniz şey mevcut dünyadan fazlası olmaz, ve nitekim tarihin bize defaatle kanıtladığı gibi, olmamıştır. Buradan kanımca şunu anlamalıdır; nesneler asla ve kata kutsal değildirler. Neslere kutsallık atfedildiği anda kutsal olmayan nesleler belirlenmiş olur ve bunun devamının nasıl geliştiğini iyi kötü biliyoruz.

Hal böyleyken, yaşamı sayfaları sayılı bir kitaba sığdırmaya, sıkıştırmaya çalışarak rasyonalize etmeye ve bu dişin kovuğunu doldurmayacak rasyonalizasyonları insanlara doğumlarından itibaren kutsal sıfatıyla zerk etmeye çalıştığınızda sadece bölünmüşlük ve ateizm üretirsiniz. Zaten semavi denilen dinlerin başka bir sosyolojik fonksiyona sahip oldukları da tarihte görülmüş bir şey değildir.

İnsanı bedenen ve ruhen stabil kılmak, ve sağlıklı toplumlar oluşturmak için ihtiyacımız olan şeyin dinler değil, küçük yaşlardan itibaren sistematik düşünsel eğitim olduğunu düşünüyorum. Mantık ve hakikatten nasipli sivil toplumlar istiyorsak. Malesef yeryüzünde hiçbir eğitim kurumu, insana nasıl düşünüldüğünü öğretmemektedir. Bu düşünce yoksunluğu ise milliyetçilik, militarizm gibi paranoyak ve niteliksiz zihniyetlerle sonuçlanıyor. Bunun sebebi ise düşünce üretmeyen insan beyninin sosyal düzleme dahiliyetinin sadece kimliklerden ibaret olacak olması. Dinlerin yanılgısını, yani insan bilinci ve genel olarak yaşamın dinamikleri hakkındaki bilgisizliklerini bu noktada daha net görürsünüz.
 
Son düzenleme:
  • Beğen
Tepkiler: ls2