Gerçeklik

ls2

Aktif üye
Karamsar bir mizacım var ancak bu kadarıda fazla! :)

sorularım var dostum ;

Ben'ini reddediyorsun kendini nesne olarak kabul ediyorsun. öyleyse neden umutsuzsun?

demek istediğimi şöyle açayım;

eğer gerçekten umutsuzluk 'ben'ini yok etmiş olsaydı böyle umutsuzluğa düşmezdin. eğer umutsuzluğa düşmüşsen de 'ben'ini kabul ediyorsun demektir.

**

hepimizde inanç vardır. bu zorunluluktur bundan kaçış yoktur. dolayısı ile de umutta vardır. ÇÜNKÜ İNANÇ ''VAROLUŞUN'' KAÇINILMAZ SONUCUDUR. (belkide bu yüzden intihar etmeyiz)

Bende ara sıra sizin gibi düşünüyorum ancak bu duygusal bir tepkidir veya başka bişidir, gelip geçicidir kalıcı olmamalıdır. olması içinde yeterli kanıt yoktur. varoluş büyük bir gizemdir,akıl dışıdır. yani siz akılla bilimle birtakım düşünce sistemleriyle felan ''düşüncede''bu sonuca varmış olsanızda varoluşunuz gereği bunu asla tam anlamda kabullenemezsiniz. eğer dediğiniz gibi gerçeklik bu olsaydı kabullenirdiniz..kabullenirdik..ama gerçeklik bu değildir..
 

Lefty

Aktif üye
@ls2'nin de ifade ettiği gibi çok karamsar ve ürkütücü bir yazı olmuş. Eklediğiniz müzik Mark Osborne’nun kısa filmi More’un da müziği ve o filmde dünyayı gri gören mutsuz, umutsuz, tek düze yaşam süren varlıklar var. Bu varlıklardan bir tanesi bir gün dürbün icat ederek, dünyayı renkli görmeye başlıyor ve o mutsuz yüz ifadeleri yok olup yerine gülümseyen yüzler geliyor. Kısacası hayata nasıl bakarsanız gerçeğiniz odur fakat bu “hakikat” değildir.

Pisagor, tüm evreni canlı kabul etmiş ve ruhsal parçanın tekamül yolculuğunun hiç bitmeyeceğini ifade etmiştir. Bu hiç bitmeyen yolculukta dünya sadece tek bir istasyondur. Acı ya da tatlı deneyimlerimiz ya da yaşam koşullarımız ise sadece bir yanılsamadır. Beynin otomatik sistemini aşabilirsek değişim kaçınılmazdır çünkü ruhun sınırı yoktur. Tüm bu yazdıklarım ruhun varlığını kabul etmeyenler için tabii ki hiçbir anlam ifade etmiyor fakat ben yine de bildiklerimi yazmak zorunda hissediyorum.

İntihar etmeden yaşıyoruz çünkü her an birilerinin hayatına dokunabilir ve çok küçük gibi görünen ancak hakikatte çok büyük farklar yaratabiliriz. Duygularımızı ve bedenimizi üzerinde çalıştığımız takdirde kontrol altına alabiliriz.
Dünyaya gelen ve pes etmeden, yılmadan insanlık için bir şeyler yaratmaya çalışan insanlara bir bakın şayet onlar da pes etmiş olsaydı, bizler de olamayacaktık. Koşullar ne kadar kötü olursa olsun yaşam asla boşa geçirilmeyecek kadar değerlidir. İnançlı olmak ayrıcalık değildir çünkü her inançlı da neye inandığından emin olmadan şüphe içinde yaşayıp, gidiyor. Bilinçli olmak ve farkındalık önemlidir. Ne geçmiş ne gelecek sadece şu “AN” tek gerçektir.

Kimileri bir film çeker insanlığa mesaj verir kimileri de bir kitap yazar veya hayatını ortaya koyacak eylemlere girişir, sonuçta insanlık için bir şeyler yapmaya çalışır ve bu da yaşamı anlamlı kılar.

Duygular gerçektir fakat değişkendir de yani çok severiz, çok nefret ederiz ya da hiçbir duygu beslemeyiz fakat bu duyguların hiç bir anlamı olmadığını ifade etmez.
İntihar komutunu yine beyin verir ve insanın canına kıyması hiç de göründüğü kadar kolay değildir.

http://https://www.youtube.com/watch?v=cCeeTfsm8bk
 

ls2

Aktif üye
umutsuzluğun özü hayatın hiçbirşey olmamasıdır.. der kierkegaard . böyle bile olsa ki bende bu görüşe yakınım şu an .anlam arayışlarım olsa da hiçbirine tutunabilmiş değilim. ama bu beni çokta mutsuz etmiyor. kendimi bu duruma alıştırdım diyebilirim. bu o kadarda korkunç birşey değil. evet üzerine düşünce korkunç. ancak kabullenilmez değil. böyle yaşanılmazda değil.. sonsuz yokoluşta mümkün değil diyorum kendime kendime..sonsuzluk biten bişi değil çünkü.. şu an olduğumuz gibi bir varoluş mümkün olabilmişse herşeyde mümkündür. varoluşun kendisi umudu ve inancı yaratıyor işte :)
 

Lefty

Aktif üye
umutsuzluğun özü hayatın hiçbirşey olmamasıdır.. der kierkegaard . böyle bile olsa ki bende bu görüşe yakınım şu an .anlam arayışlarım olsa da hiçbirine tutunabilmiş değilim. ama bu beni çokta mutsuz etmiyor. kendimi bu duruma alıştırdım diyebilirim. bu o kadarda korkunç birşey değil. evet üzerine düşünce korkunç. ancak kabullenilmez değil. böyle yaşanılmazda değil.. sonsuz yokoluşta mümkün değil diyorum kendime kendime..sonsuzluk biten bişi değil çünkü.. şu an olduğumuz gibi bir varoluş mümkün olabilmişse herşeyde mümkündür. varoluşun kendisi umudu ve inancı yaratıyor işte :)
Evsiz bir adam vardı, rehineyi kurtarmıştı ve o an ölmüştü. Bu adam belki hayatı boyunca tüm insanlardan nefret etti çünkü onlar kadar şanslı değil, mutlu bir yaşamı yoktu fakat bir gün kendisinin farkında olmayan o insanlardan birisi için hayatını feda etti. O gün tüm yaşamını bir "hiç" olarak geçirdiği hissine kapılan bu adam, farkında olmadan bir anda birilerinin kahramanı oldu. Bu adamı bu davranışa iten kaybedecek bir şeyinin olmaması mı bilinmez fakat burada önemli olan her insanın bu dünyada bir anlamı olduğudur. Kendini en değersiz görenin bile bir misyonu vardır.

İnsan dünyaya gelirken her koşulda yaşamına sahip çıkmaya programlıdır. Beynin yapısı bozulmadıkça intiharı düşünecek aşamaya gelmez. İnsanlar düşünce kontrolü sağlayabilirse her koşulda mutlu olabilir. Mutluluğu başka şeylerde arayan ya da hayatının merkezine başkalarını koyan birisi ise her gidende sarsıntı yaşayacaktır. Umut her zaman vardır.

http://https://www.youtube.com/watch?v=a8NsvO3tL2Q
 

trance

Yeni üye
kasvet çoktu üstüme yine de bu kadar vahim değildir herhalde.
başka bir başlıkta yazmıştım, kolu kopan bir insanın yaşadığı haksızlık nasıl telafi edilecek?
haksız yere öldürülen bir insan için isyan etmek günah olur mu?
aşık olduğumuz insan en fazla 2 yıl içinde neden bambaşka birine dönüşür?

ls2 umut ettiğin nedir, beklenen nedir ya hiç gerçekleşmezse?

dijital çok büyük acılar çektiğin zaman bu yazdıklarının arkasında durabilecek misin?

Celebhol sen neden bu işkenceyi çekiyorsun?
 

Lefty

Aktif üye
kasvet çoktu üstüme yine de bu kadar vahim değildir herhalde.
başka bir başlıkta yazmıştım, kolu kopan bir insanın yaşadığı haksızlık nasıl telafi edilecek?
haksız yere öldürülen bir insan için isyan etmek günah olur mu?
aşık olduğumuz insan en fazla 2 yıl içinde neden bambaşka birine dönüşür?

ls2 umut ettiğin nedir, beklenen nedir ya hiç gerçekleşmezse?

dijital çok büyük acılar çektiğin zaman bu yazdıklarının arkasında durabilecek misin?

Celebhol sen neden bu işkenceyi çekiyorsun?
Dururum tabii ki kolay değil zorluklar ile başa çıkmak fakat başka türlüsü de mümkün değil. Bazen mucize gibi değişimler olabiliyor.
 

epoché

Yeni üye
Tüm bu yazdıklarım ruhun varlığını kabul etmeyenler için tabii ki hiçbir anlam ifade etmiyor fakat ben yine de bildiklerimi yazmak zorunda hissediyorum.
sevgili dijital

“bildiklerini” mi (bil'di'-m!/bilgi[sini] elde etti-m/faâliyet_biçimi[ni]_algıladım/hafızada yedekledim) - - - “düşündüklerini” mi (düşünüyorum ↔ imge-li_Yorum)

...yazmak zorunda hissediyorsun..?

Bildiğin gibi bil-gi ,düş-ünce ile özdeş değildir.
 

Lefty

Aktif üye
sevgili dijital

“bildiklerini” mi (bil'di'-m!/bilgi[sini] elde etti-m/faâliyet_biçimi[ni]_algıladım/hafızada yedekledim) - - - “düşündüklerini” mi (düşünüyorum ↔ imge-li_Yorum)

...yazmak zorunda hissediyorsun..?

Bildiğin gibi bil-gi ,düş-ünce ile özdeş değildir.
"Bilgi" bir sorumluluktur şayet doğru bilgiye sahip olduğunuzu düşünüyorsanız bu bilgiyi paylaşırsınız yoksa yüktür. Bilmek de yetmez onu içselleştirmek gerekir. Benim yazdıklarım tabii ki kendi yaşam tecrübelerim ve araştırmalarımı içeriyor. Kendi deneyimlerim sonucu doğruluğundan şüphe hissetmediklerimi de dilim döndüğünce ifade etmeye çalışıyorum. Allah'a inanmaktan öte varlığını biliyorum, bu biliş açıklanamaz ve ifade edilemez belki ama bildiğimin aksini iddia da edemem çünkü o zaman kendimle ters düşerim.

Sizin tüm bunlar "deneysel değil bu sebeple geçerliliği yok" dediğinizin bilincindeyim fakat dediğim gibi düşünceden ya da zannetmekten öte bazı şeyler, yazsam da olmuyor yazmasam da yine de bildiğini bilmemezliğe veremiyor insan...bilmekten de öte aslında yani anne-babamı nasıl biliyorsam ve onlar benim annem-babam değil diye iddia edemiyorsam o kadar kesin bazı şeyler benim açımdan şimdi bu durumda susmak ne kadar doğru olur?
 
Son düzenleme:

ls2

Aktif üye
Ancak, nörolojik olarak bu sadece beyindeki süreçleri düzenlemeye yarayan bir hissiyat olabilir. Varlığı yararlıdır fakat zorunlu olarak gerçeği -bir nesneden öte olduğunuz hissinin doğru olduğunu- yansıtmaz.
Ben'inizi hissiyat olarak kabul ediyorsanız bu yeterli değil midir? illa olgu mu olması gerekiyor? veya başka bişi. bunun nedenini merak ettim. sonuçta olgu olsa ne olacak ki, sonuçta bu evren bütün olguları ile yok olup gidecek birgün..
 

Celebhol

Yeni üye
Ben'inizi hissiyat olarak kabul ediyorsanız bu yeterli değil midir? illa olgu mu olması gerekiyor? veya başka bişi. bunun nedenini merak ettim. sonuçta olgu olsa ne olacak ki, sonuçta bu evren bütün olguları ile yok olup gidecek birgün..
İlginç bir mantık. Evren ve içindeki her şey yok olup gidecekse, yaptığımız herhangi bir şeyin ne anlamı var? Neden kafanıza şu anda sıkmıyorsunuz o zaman ya da ben bunu yapmıyorum? Madem gerçeği bulmanın bir anlamı yok, şu an bir felsefe forumunda ne arıyorsunuz? Neden yaptığınız herhangi bir şeyi yapıyorsunuz, nasıl olsa evren yok olmayacak mı? Görüldüğü gibi kaygan bir zemin böyle düşünmek. Daha doğrusu, kendi içinde tutarlı olabilirdi fakat bütün diğer sorgulamalarda bu mantığı yok saymak fakat sadece bu "ben" sorununda ortaya çıkarmak, bir tutarsızlık yaratıyor. Hizmet ettiği şey ise cevabı rahatsız edici bu sorudan kaçınmak.

Bu sorunu, pek çok kişi gibi, basit bir nedenden merak ediyorum. Meraklıyım ve gerçeği öğrenmek istiyorum. Elbette felsefi ve bilimsel tonlarca başka neden sayılabilir fakat asıl nedenim bu.
 
Son düzenleme:

epoché

Yeni üye
"Bilgi" bir sorumluluktur şayet doğru bilgiye sahip olduğunuzu düşünüyorsanız bu bilgiyi paylaşırsınız yoksa yüktür. Bilmek de yetmez onu içselleştirmek gerekir. Benim yazdıklarım tabii ki kendi yaşam tecrübelerim ve araştırmalarımı içeriyor. Kendi deneyimlerim sonucu doğruluğundan şüphe hissetmediklerimi de dilim döndüğünce ifade etmeye çalışıyorum. Allah'a inanmaktan öte varlığını biliyorum, bu biliş açıklanamaz ve ifade edilemez belki ama bildiğimin aksini iddia da edemem çünkü o zaman kendimle ters düşerim.

Sizin tüm bunlar "deneysel değil bu sebeple geçerliliği yok" dediğinizin bilincindeyim fakat dediğim gibi düşünceden ya da zannetmekten öte bazı şeyler, yazsam da olmuyor yazmasam da yine de bildiğini bilmemezliğe veremiyor insan...bilmekten de öte aslında yani anne-babamı nasıl biliyorsam ve onlar benim annem-babam değil diye iddia edemiyorsam o kadar kesin bazı şeyler benim açımdan şimdi bu durumda susmak ne kadar doğru olur?
Bilgi kavramını tanımlamak gerekiyor , sanırım.

Anladığım kadarıyla bildiğini söylediğin şeyleri bir diğerinin bilememesinin koşulunu da, metafizik bir takım kaidelerle açıklama yoluna gidiyorsun (“rûhun tekâmülü” gibi), ancak bu metafizik kaidelerin bilgisi de yine sende (ya da senin gibilerde), bu durumda geri kalanın (bizim gibiler¿) sözü edilen bilgilere temas edebilmeleri için, bir metodolojiye ihtiyaç duyuluyor, aksi takdirde bu bilgiler üzerine iletişmenin anlamsız/gereksiz bir durum yaratacağı ortada.

Deneysel değil derken, şöyle, sözünü ettiğin türde bilginin, hâkikâten ontolojiden yalıtık durumdaki epistemolojik bir durum olup olmadığını saptamak gerekiyor, zîra bu bilginin, varlıksal-formasyonlar-sonucu-oluşan bir yorumsayış biçiminden ibâret olmadığını düşünmek için, herhangi bir veriye / ize sahip değiliz (bizim gibiler), fakat bilgi-iddiasının dile geldiği yerde, bunların, açık algıya, _en azından_ olanak tanımaları gerekir.

ikinci sorum:

- sözünü ettiğin bilgi türü, istence ne ölçüde yanıt veriyor ,veya ,pratikte ne gibi sonuçlar üretebiliyor? Kısaca onun koşullarca türeyen bir “his” ya da “fantazm” değil de, “bilgi” olduğunu, ne şekilde doğruluyorsun ..
 

Lefty

Aktif üye
Bilgi kavramını tanımlamak gerekiyor , sanırım.

Anladığım kadarıyla bildiğini söylediğin şeyleri bir diğerinin bilememesinin koşulunu da, metafizik bir takım kaidelerle açıklama yoluna gidiyorsun (“rûhun tekâmülü” gibi), ancak bu metafizik kaidelerin bilgisi de yine sende (ya da senin gibilerde), bu durumda geri kalanın (bizim gibiler¿) sözü edilen bilgilere temas edebilmeleri için, bir metodolojiye ihtiyaç duyuluyor, aksi takdirde bu bilgiler üzerine iletişmenin anlamsız/gereksiz bir durum yaratacağı ortada.

Deneysel değil derken, şöyle, sözünü ettiğin türde bilginin, hâkikâten ontolojiden yalıtık durumdaki epistemolojik bir durum olup olmadığını saptamak gerekiyor, zîra bu bilginin, varlıksal-formasyonlar-sonucu-oluşan bir yorumsayış biçiminden ibâret olmadığını düşünmek için, herhangi bir veriye / ize sahip değiliz (bizim gibiler), fakat bilgi-iddiasının dile geldiği yerde, bunların, açık algıya, _en azından_ olanak tanımaları gerekir.

ikinci sorum:

- sözünü ettiğin bilgi türü, istence ne ölçüde yanıt veriyor ,veya ,pratikte ne gibi sonuçlar üretebiliyor? Kısaca onun koşullarca türeyen bir “his” ya da “fantazm” değil de, “bilgi” olduğunu, ne şekilde doğruluyorsun ..
Bildiğiniz üzere bu soruya tam manası ile cevap verebilen henüz çıkmamıştır. Allah'ın yarattığı bu evrende din ve bilim karşı karşıya geliyorsa insanın bilimde ilerlediği "şu anki noktanın" son nokta olmamasıdır. İnsanın, bilim ve dinden ortaya çıkardığı teolojiler çatışıyor fakat gayet iyi biliyorum ki din bilimleri kapsamında sadece "inanma ve varlığı kabul etme olgusu" incelenebilir yani dinsel ve teolojik açıdan "Tanrı" bilimsel araştırmanın konusu olamaz, tanrıyı gerçekliğe dönüştürmemek adına özneleştirmeden konuşmak gereklidir. Şimdi ben bu durumda nasıl hareket edebilirim ki? Allah benim açımdan hakikat olduğu için ister istemez bu kuralların dışına çıkıyorum çünkü bu bilgiye sahibim ve bu bilginin hayal ürünü olmadığından da kendi yaşanmışlıklarım sonucu eminim. Başka insanlar bu bilgiye nasıl ulaşabilecek derseniz; "geçmişten günümüze kendi içe bakış yöntemlerini kullanarak, detaylı araştırmak sureti ile ve inisiyatik çalışmaları düzenli uygulamak sonucunda ulaşabilirler. Hz. İsa'nın dediği gibi, "arayana her kapı açılacaktır."

Bu konuyu bu günün şartları ile kavramak çok zor fakat imkansız değil. Doğrulama konusunda da farklı zamanlarda tek başıma şahit olmadığım durumlar olduğu gibi bu konuda dünya genelinde araştırma yapan insanların ortaya koydukları da var. Tekamül yolu ise her bireyin şahsi yolu olduğu için toplu bir tekamül yolu bulamazsınız. Önceki yol açan ya da ilim verilenler diye bahsi geçenlerin görüşlerini inceleyip bir yol çizebilirsiniz fakat asla herkesin aynı yolu izleyeceğini düşünmemek gerekiyor.
Parapsikoloji alanında yapılan çalışmalarda ve daha önce bahsettiğim geçmiş yaşam deneyimleri araştırmalarında insanların hiç bilmedikleri yerleri detayına kadar hatasız anlattıkları, asla bilmedikleri dilleri konuşabildikleri daha da ilginç olanı en son yaşamlarındaki ölüm şekillerini, nereye gömüldüklerini, tarihini hatırladıkları ve o bölgeye gidilip detaylı araştırma yapıldığında örneğin bir yangında ölen kişinin verdiği tarihte orada bir yangın çıktığı ve ölen kişilerden birisinin verdiği tarife uygun olduğu ya da diğer ölenlerin tarifi gibi asla hayal ürünü olamayacak anlatımlar doğrulanmıştır. Dr. Roger Woolger'ın bu konuda çok fazla araştırma ve kitapları var, merak eden inceleyebilir.

Bilgi kavramını yeniden tanımlamaya gerek yok fakat dünyasal koşulları aşan bu tip konularda Kuantum'da da bahsi geçen "Tanrısal Etkinlik" kavramı üzerinden daha geniş bir alan yaratılabilir diye düşünüyorum.
 
Son düzenleme:

ls2

Aktif üye
İlginç bir mantık. Evren ve içindeki her şey yok olup gidecekse, yaptığımız herhangi bir şeyin ne anlamı var? Neden kafanıza şu anda sıkmıyorsunuz o zaman ya da ben bunu yapmıyorum? Madem gerçeği bulmanın bir anlamı yok, şu an bir felsefe forumunda ne arıyorsunuz? Neden yaptığınız herhangi bir şeyi yapıyorsunuz, nasıl olsa evren yok olmayacak mı? Görüldüğü gibi kaygan bir zemin böyle düşünmek. Daha doğrusu, kendi içinde tutarlı olabilirdi fakat bütün diğer sorgulamalarda bu mantığı yok saymak fakat sadece bu "ben" sorununda ortaya çıkarmak, bir tutarsızlık yaratıyor. Hizmet ettiği şey ise cevabı rahatsız edici bu sorudan kaçınmak.

Bu sorunu, pek çok kişi gibi, basit bir nedenden merak ediyorum. Meraklıyım ve gerçeği öğrenmek istiyorum. Elbette felsefi ve bilimsel tonlarca başka neden sayılabilir fakat asıl nedenim bu.
yanlış anlaşılmışım. hatada bende. kastımı şöyle açayım.

Hissiyat olarak ben yeterlidir çünkü bu olguda olsa birşey değişmeyecekti çünkü evrende sonludur.

yani eğer evreninde üzerinde mutlak bir varlık/gerçeklik (yaratıcı veya tanrı gibi) yoksa veya böyle bir gerçeklik olsa bile bizlere yaşamı verip sonrada ölümle yok ediyorsa bizler zaten hiçiz demektir. benlerimizin olgu veya hissiyat olması arasında fark yoktur . demek istemiştim.
 

Celebhol

Yeni üye
yanlış anlaşılmışım. hatada bende. kastımı şöyle açayım.

Hissiyat olarak ben yeterlidir çünkü bu olguda olsa birşey değişmeyecekti çünkü evrende sonludur.

yani eğer evreninde üzerinde mutlak bir varlık/gerçeklik (yaratıcı veya tanrı gibi) yoksa veya böyle bir gerçeklik olsa bile bizlere yaşamı verip sonrada ölümle yok ediyorsa bizler zaten hiçiz demektir. benlerimizin olgu veya hissiyat olması arasında fark yoktur . demek istemiştim.
Yani, bu hayat ölümle bitiyorsa ve sonrasında hiç bir şey yoksa, ben gerçek veya bir illüzyon olmuş fark etmez diyorsunuz? Öyleyse anladım fakat bir ekleme yapayım. Bu farkı anlamanın merak dışında bir çok getirisi var. Felsefi olarak, insanın aslında bir özel yeri olmadığını ve bir nesneler bütünü olduğunu anlayacağız. Evrenin merkezinde olmadığımız keşfi ve, özel olarak yaratılmamış, diğer her tür gibi doğal bir şekilde oluşan bir tür olduğumuz keşfinin ardından, özgür irade ve "ben"in yıkımı üçüncü bir "tahttan eden" keşif olacak. İnsanın kibrinin ve kendisini abartmasının bir uzantısı olduğunu anlayacağız. Aynı zamanda, suç, eğitim vb. konularda nedensellik ilişkisi çok daha iyi oturacak ve insanlar, kötü insanları (anti-sosyal davranış gösterenler mi desek?) "başka türlü seçebilirdi" gibi argümanlarla açıklamak yerine, genetik ve çevresel -özellikle çevresel- etkenlerle açıklayabilecek, ki aslında bu anlayış var ama genel bir yaygınlığı olduğu söylenemez. Kısacası, daha sağlıklı ekonomik, sosyolojik vb. politikalar ve bakışlar edinilmesini sağlayacak.

Bunun dışında, "ben"in anlaşılması, bilimsel açıdan çok ilgi çekici ve önemli. Kimi bilim insanları bunları neuronal assembly denilen yapılarla açıklıyor, kimisi beyindeki kuantum uyumunun (quantum coherence) "ben"in oluşmasında bir etken olduğunu savunuyor, yeni bir bulguya göre ise beyinin bir çok kısmını çevreleyen aşırı şekilde dallanmış nöronlar bundan sorumlu olabilir (ve bunlar farelerde de var). Ben'in nasıl oluştuğunu anlamak, beyinin nasıl çalıştığını anlamak açısından önemli ve bunlar hastalık veya hasar tedavisinde kullanılabilir. Örneğin, beyin hasarı alıp, kişiliği değişerek yaşamaya devam eden insanlar mevcut.
 

ls2

Aktif üye
Yani, bu hayat ölümle bitiyorsa ve sonrasında hiç bir şey yoksa, ben gerçek veya bir illüzyon olmuş fark etmez diyorsunuz? Öyleyse anladım fakat bir ekleme yapayım. Bu farkı anlamanın merak dışında bir çok getirisi var. Felsefi olarak, insanın aslında bir özel yeri olmadığını ve bir nesneler bütünü olduğunu anlayacağız. Evrenin merkezinde olmadığımız keşfi ve, özel olarak yaratılmamış, diğer her tür gibi doğal bir şekilde oluşan bir tür olduğumuz keşfinin ardından, özgür irade ve "ben"in yıkımı üçüncü bir "tahttan eden" keşif olacak. İnsanın kibrinin ve kendisini abartmasının bir uzantısı olduğunu anlayacağız. Aynı zamanda, suç, eğitim vb. konularda nedensellik ilişkisi çok daha iyi oturacak ve insanlar, kötü insanları (anti-sosyal davranış gösterenler mi desek?) "başka türlü seçebilirdi" gibi argümanlarla açıklamak yerine, genetik ve çevresel -özellikle çevresel- etkenlerle açıklayabilecek, ki aslında bu anlayış var ama genel bir yaygınlığı olduğu söylenemez. Kısacası, daha sağlıklı ekonomik, sosyolojik vb. politikalar ve bakışlar edinilmesini sağlayacak.

Bunun dışında, "ben"in anlaşılması, bilimsel açıdan çok ilgi çekici ve önemli. Kimi bilim insanları bunları neuronal assembly denilen yapılarla açıklıyor, kimisi beyindeki kuantum uyumunun (quantum coherence) "ben"in oluşmasında bir etken olduğunu savunuyor, yeni bir bulguya göre ise beyinin bir çok kısmını çevreleyen aşırı şekilde dallanmış nöronlar bundan sorumlu olabilir (ve bunlar farelerde de var). Ben'in nasıl oluştuğunu anlamak, beyinin nasıl çalıştığını anlamak açısından önemli ve bunlar hastalık veya hasar tedavisinde kullanılabilir. Örneğin, beyin hasarı alıp, kişiliği değişerek yaşamaya devam eden insanlar mevcut.
Belirttiğiniz faydaları olabilir eyvallah. ancak bunun insanoğlu üzerinde yıkımıda fazla olacaktır. en büyük yıkım psikolojik ve duygusal anlamda olacaktır. ahlakta çok büyük darbe yiyecektir. şu an hayal bile edemedim ama bu durum insan soyu için büyuk felaket bile olabilir. aile kurumu bile dağılabilir hatta sevgi gibi temel bir duygu bile..
 

epoché

Yeni üye
Allah'ın yarattığı bu evrende din ve bilim karşı karşıya geliyorsa
Evren denilen alanın yarat-ıl-dığı, bu yaratım eyleminin temel aldığı itkinin bir ismi olduğu, bu ismin de “Allah” olduğu bilgilerini nereden ve ne şekilde edinebileceğimi bana söyleyebilir misin?

tanrıyı gerçekliğe dönüştürmemek adına özneleştirmeden konuşmak gereklidir.
Ama “tanrı” dediğin kavrayış biçimine bir isim vererek (Allah), bu özneleştirmeyi kendin yapmış olmuyor musun?

Şimdi ben bu durumda nasıl hareket edebilirim ki?
Şunu anlatmayı deneyebilirsin, senin Allah ismini verdiğin faktörün işlevi nedir? Sen (kendin) bu işlevin olgusuna, ve bu olgunun -bütünü kapsayışına- (aşkınlığına) bilişsel anlamda ne şekilde temas ettin? Vereceğin tanımlar üzerinden, çeşitli yargılarda bulunabiliniriz sanırım.

Allah benim açımdan hakikat olduğu için ister istemez bu kuralların dışına çıkıyorum çünkü bu bilgiye sahibim
Örneğin yerçekimi, her varlık biçimi açısından bir hâkikâttir, çünkü hiç biri kendi faâliyetini onun olgusundan yalıtamaz. Bu bağlamda -sadece senin açından hâkikât- olan bir şeyi, genel bir hâkikât olarak tanımlıyor oluşunun gerekçesi nedir?

ve bu bilginin hayal ürünü olmadığından da kendi yaşanmışlıklarım sonucu eminim.
Yine -örneğin-, yerçekimi fenomenonunun, duyumsal algısı düşünceye çekilerek, bilgisi üretiliyor, basitçe, irâdelerden bağımsız bir işleyişin kavramlaştırılması olarak, biz ona “bilgi” diyebiliyoruz. Zihin tarafından bilgisi üretilen bu fenomenon, empirik gözlem uyarınca sistematik çözündürmelere tâbi tutulduğu ölçüde de hakkında formasyonâl veriler elde edip, bunları kategorik hâle getirebiliyoruz. Son kertede, herhangi bir eminlik_telâşı/tereddütü içerisine düşmeden, epistemolojik ilerleme kaydetmiş oluyoruz.

Bu bağlamda, “bildiğimden eminim”, sanki/biraz ironik bir ifâde biçimine dönüşüyor.. Çünkü yerçekimi denilen, etkinliği aşikâr bir nitelik olarak algıya taban veriyor, dolayısıyla bizim ondan emin olmama gibi bir ihtimâlimiz zâten , söz konusu değil.

Başka insanlar bu bilgiye nasıl ulaşabilecek derseniz; "geçmişten günümüze kendi içe bakış yöntemlerini kullanarak, detaylı araştırmak sureti ile ve inisiyatik çalışmaları düzenli uygulamak sonucunda ulaşabilirler. Hz. İsa'nın dediği gibi, "arayana her kapı açılacaktır."
İnisiyasyon kavramlaştırmasını bilemiyorum, fakat samata, vipasana, zen ve zazen üzerine düzenli bir uygulama geçmişim var, yine de söylediğin türde bir bilgiye ulaşmışlığım bulunmuyor.

Bu konuyu bu günün şartları ile kavramak çok zor fakat imkansız değil. Doğrulama konusunda da farklı zamanlarda tek başıma şahit olmadığım durumlar olduğu gibi bu konuda dünya genelinde araştırma yapan insanların ortaya koydukları da var. Tekamül yolu ise her bireyin şahsi yolu olduğu için toplu bir tekamül yolu bulamazsınız. Önceki yol açan ya da ilim verilenler diye bahsi geçenlerin görüşlerini inceleyip bir yol çizebilirsiniz fakat asla herkesin aynı yolu izleyeceğini düşünmemek gerekiyor.
Tekâmül dediğin şeyin bir tanımını yapabilir misin? Koşulu nedir, süreci nedir, neticesi nedir?

Parapsikoloji alanında yapılan çalışmalarda ve daha önce bahsettiğim geçmiş yaşam deneyimleri araştırmalarında insanların hiç bilmedikleri yerleri detayına kadar hatasız anlattıkları, asla bilmedikleri dilleri konuşabildikleri daha da ilginç olanı en son yaşamlarındaki ölüm şekillerini, nereye gömüldüklerini, tarihini hatırladıkları ve o bölgeye gidilip detaylı araştırma yapıldığında örneğin bir yangında ölen kişinin verdiği tarihte orada bir yangın çıktığı ve ölen kişilerden birisinin verdiği tarife uygun olduğu ya da diğer ölenlerin tarifi gibi asla hayal ürünü olamayacak anlatımlar doğrulanmıştır. Dr. Roger Woolger'ın bu konuda çok fazla araştırma ve kitapları var, merak eden inceleyebilir.
James Randi denen bir adam var, organizasyonu, bu tür, paranormal en ufak bir durumun varlığını/olgusunu belgeleyebilene, $10,000'dan başlayıp sonunda $1,000,000'a ulaşan bir ödül teklif etmişti, sanırım ve bu para 50 yıl kadar bekledi. Anlattıklarından hareketle, bu süreçte hiç kimsenin bu parayı alamamasını nasıl açıklıyorsun?

Bilgi kavramını yeniden tanımlamaya gerek yok fakat dünyasal koşulları aşan bu tip konularda Kuantum'da da bahsi geçen "Tanrısal Etkinlik" kavramı üzerinden daha geniş bir alan yaratılabilir diye düşünüyorum.
“Tanrısal etkinlik”, bu daha çok bir -yorum tipine- benziyor. Kuantum düzlemini, -dünyasal koşulları aşıyor- değil de, işleyişin-dinamikleri bağlamında ele almak daha tutarlı olur , sanıyorum ..
 
Son düzenleme:

Lefty

Aktif üye
Evren denilen alanın yarat-ıl-dığı, bu yaratım eyleminin temel aldığı itkinin bir ismi olduğu, bu ismin de “Allah” olduğu bilgilerini nereden ve ne şekilde edinebileceğimi bana söyleyebilir misin?
Geçmişten günümüze kadar gelen metinler, mağara resimleri ya da hiyeroglifler dışında elimizde bir yazılı kaynak yok bu kaynakları nasıl doğrularız kısmının da şu aşamada mümkün olmadığını hepimiz biliyoruz. Antik Yunan'dan itibaren kullanılan ezoterik metinleri kaynak gösteremek isterdim fakat sizin dediğiniz anlamda bunu yapamıyorum çünkü ezoterizmi bilgi kabul edersek, bilimin veri ve yöntemleri ile örtüşmez bu sebeple ancak "üst bilgi" olarak tanımlayabilirsek bu mümkün olabilir ki çoğu araştırmacı da böyle kabul ediyor zaten, beraberinde de Tanrısal etkinliğe bağlarım çünkü başından beri ifade ettiğim gibi bu evrendeki "matematiksel düzenin" tesadüfle açıklanması mümkün değildir.

Ama “tanrı” dediğin kavrayış biçimine bir isim vererek (Allah), bu özneleştirmeyi kendin yapmış olmuyor musun?
Evet, yapıyorum çünkü aksini iddia edemem.

Şunu anlatmayı deneyebilirsin, senin Allah ismini verdiğin faktörün işlevi nedir? Sen (kendin) bu işlevin olgusuna, ve bu olgunun -bütünü kapsayışına- (aşkınlığına) bilişsel anlamda ne şekilde temas ettin? Vereceğin tanımlar üzerinden, çeşitli yargılarda bulunabiliniriz sanırım.
Dürüst konuşmak gerekirse bir ön kabulle başladı sonrasında araştırmalar ve yaşanan tecrübelerle şekillendi. Hep söylediğim gibi nasıl bugün Göbekli Tepe'nin keşfi tarihçileri şok ettiyse gün gelecek başka bilgiler de ortaya çıkacak. Ezoterizmin temelinde zaten "her şeyin her şeyle bağlı olduğu, her şeyin ilişkili olduğu" ve "yukarıda nasılsa aşağıda da öyle" yani "makro evrende aynı ise mikro evrende de aynıdır" mantığı yatar peki bu kuantum teorisi ile doğrulanmadı mı zaten?


Örneğin yerçekimi, her varlık biçimi açısından bir hâkikâttir, çünkü hiç biri kendi faâliyetini onun olgusundan yalıtamaz. Bu bağlamda -sadece senin açından hâkikât- olan bir şeyi, genel bir hâkikât olarak tanımlıyor oluşunun gerekçesi nedir?
Benim açımdan inkar edilemeyecek kadar gerçek olduğu için tabii ki bu durumun rasyonellikle bağdaşmadığının ve "özgün bir düşünce" biçimi olduğunun da farkındayım çünkü dediğim gibi Allah bu bilgiyi herkese vermiyor çünkü tekamül dereceleri ve hayat planları çok farklı ilerliyor. Bu benim özel bir kişi olduğum anlamına gelmiyor sadece benim planımda "bu bilgi" bana gerekli, size ya da başkasına da başka "bilgi" gerekli aslında her şey olması gerektiği gibi. Herkes tek tip bilgiye sahip olacak olsaydı zaten tekamülden de bahsedilemezdi.

Yine -örneğin-, yerçekimi fenomenonunun, duyumsal algısı düşünceye çekilerek, bilgisi üretiliyor, basitçe, irâdelerden bağımsız bir işleyişin kavramlaştırılması olarak, biz ona “bilgi” diyebiliyoruz. Zihin tarafından bilgisi üretilen bu fenomenon, empirik gözlem uyarınca sistematik çözündürmelere tâbi tutulduğu ölçüde de hakkında formasyonâl veriler elde edip, bunları kategorik hâle getirebiliyoruz. Son kertede, herhangi bir eminlik_telâşı/tereddütü içerisine düşmeden, epistemolojik ilerleme kaydetmiş oluyoruz.

Bu bağlamda, “bildiğimden eminim”, sanki/biraz ironik bir ifâde biçimine dönüşüyor.. Çünkü yerçekimi denilen, etkinliği aşikâr bir nitelik olarak algıya taban veriyor, dolayısıyla bizim ondan emin olmama gibi bir ihtimâlimiz zâten , söz konusu değil.
Haklısınız bu yazdıklarınıza itirazım yok zaten farkındaysanız geçmişten bugüne benim gibi düşünenlerden hiç kimse "bu bilgi doğrudur ve kabul edin" diye dayatmamıştır. Hz. İsa bile çarmıha giderken ya da Hallac, Bruno ya da Galileo sadece emin olduklarını tekrar etmekle yetinmiştir.

İnisiyasyon kavramlaştırmasını bilemiyorum, fakat samata, vipasana, zen ve zazen üzerine düzenli bir uygulama geçmişim var, yine de söylediğin türde bir bilgiye ulaşmışlığım bulunmuyor.
Çaba ve liyakat olmadan hiç bir sır kişiye açılmaz. Hakikat tektir ama yansıması sonsuzdur, tedriç yasası gereği zamanı gelmemiş ya da planınıza uygun değil demektir hatta sufilikte bir anlatım vardır bu durumla ilgili;

Öyle sırlar var ki ararsın durursun ömrün boyunca.
Gösterdiğin çaba ve liyakate göre bulduğunu zannedersin.

Ne zaman ki, vazgeçersin dalarsın dünya işlerine.
İşte o zaman sana gelir, o tüm aradığın sırlar bir bir, peşisıra...

İnsanlar buna mucize derler, sen ise saklarsın yüreğinde.
Ne aradığını bilene, bir çiçeğin akşam vakti örtünüp,
Sabah güneşi ile yapraklarını alabildiğince açışı ile bile yeter.

Ne zaman ki, gölgen vazgeçmiştir peşinde olmaktan,
Güneş olması gereken en yüksek noktadadır,
Sırrın sır olmadığını anladığın "Vakit"
İşte olman gereken en iyi durumdasındır.

-Alıntı-


Tekâmül dediğin şeyin bir tanımını yapabilir misin? Koşulu nedir, süreci nedir, neticesi nedir?
Tekamül; hem ezoterizmde hem de tasavvufda bahsi geçen "her ruhsal varlığın sonsuz yolculuğudur".
Bizim canlı-cansız kabul ettiğimiz her maddeyi kullanan "ruhun tecrübelerini ortak bilinç alanına aktarması" ile gerçekleşir. Ruhsal parça kaç ömür bu dünyada kalır bilinmez fakat ömrünü doğru kullanan için dünya sonrası ıstırap-acı yoktur.
İnsan bedeni ruh için araç, beyin ise dalga frekanslarını dönüştüren bir mekanizmadır. Beyin olmasa bu kadar farklılık algılanamayacaktı. Bu durumu en açık ifşa eden diğer başlıkta örneklerini verdiğim gibi Mevlana'dır.

"Ey Ruh aleminden dünyaya doğup gelenler! Ölüm gelince ürkmeyin, korkmayın! Bu ölüm değil, bu ikinci bir doğumdur; doğun, doğun! Divan-ı Kebir c.II, 656

"Ben yüzlerce can verdim de bu belayı satın aldım." Divan-ı Kebir c.III, 1372

"Ben cemaattandım...öldüm yetişip gelişen bir varlık, nebat oldum. Nebatken öldüm hayvan suretinde zuhur ettim. Hayvanlıktan da geçtim, hayvanken de öldüm insan oldum. Artık ölüp de yok olmaktan niye korkayım? Bir hamle daha edeyim, insanken öleyim de melekler alemine geçip, kol kanat gereyim."Mesnevi c.III 3901

Sonsuz bir evrende, sonsuz bir yaradanla tabii ki tekamül de sonsuzdur. Dünya sonrası cennet diye tabir edilen aşama sonrası asıl başka boyutlar devreye girer ve çok farklı boyutlarda bulunup, görevli varlık olma şansı başlar. Arş-ı Ala'ya çıkabilen varlıklar ve sonrası için Allah'da yok olmak yani varlığın birliğidir. Sonrası ise hiç bir kayıtta geçmez. "Tekamül planın asıl amacı nedir?" bu bilgi ancak cennet ve sonrasına ulaşabilen varlıklara açılacaktır.

James Randi denen bir adam var, organizasyonu, bu tür, paranormal en ufak bir durumun varlığını/olgusunu belgeleyebilene, $10,000'dan başlayıp sonunda $1,000,000'a ulaşan bir ödül teklif etmişti, sanırım ve bu para 50 yıl kadar bekledi. Anlattıklarından hareketle, bu süreçte hiç kimsenin bu parayı alamamasını nasıl açıklıyorsun?
Çok basit; bu gizli ilim para için yani dünya malı için kullanılamaz, kullanmak istesen de sana verilen yetenek geri alınır ve bedeli ağır olur. Bu ezoterik bir kuraldır; "Bilen söylemez, söyleyen de bilmez."
Bu yetenekler ya da ilim verilenlerin amacı dünyada zenginlik kazanmak ya da birilerine kendini ispat değildir, dünyanın planına katkı sunmak ve insanlığın hayrına kullanmaktır yoksa sonu felakettir tıpkı Atlantis ve Mu'nun batırılmak zorunda kalınması gibi...Onlar çok daha üstün bir ırktı ve bizim gibi adaletsiz-kötü koşularda yaşamıyorlardı, her şeye sahiplerdi çok ileri bir teknolojileri vardı, acı ve hüzün yoktu yaşamlarında, ta ki içlerinden bazıları bu gizli bilgileri "şer" yönde kullanmaya başlayana kadar. Özgür iradeleri sonucu "şeytan planına uymayı ve tüm dünyaya sahip olmayı" istediler. Nuh tufanı ile batan bu kıtaları en doğru şekilde aktaran Platon'dur. Kıtalar battıktan sonra hayatta kalan kötü niyetlilerin devamı da bugünkü Rothschild'ler ve gizli örgütleri "Tule, Kuru Kafa Cemiyeti, Gül ve Haç, İllimunati" v.s. ve tabi ki Adolf Hitler'dir.




Bu da Mu Sembolü;




“Tanrısal etkinlik”, bu daha çok bir -yorum tipine- benziyor. Kuantum düzlemini, -dünyasal koşulları aşıyor- değil de, işleyişin-dinamikleri bağlamında ele almak daha tutarlı olur , sanıyorum ..
Sonuçta bu konular rasyonellikle temellendirilemediği için şu aşamada fazlasını söylememek gerekiyor, bazı bilgilerin doğrulanması için zaman gerekli tabii ömür yeterse...
Siz nasıl geçen gün, ölen bir insanın cennet kapısındaki tercihine yorum yapmak isterken farkında olmadan, o insanı oraya "ışınladınız" ve fikir belirtmek adına dünya görüşünüzün dışına çıkıp, felsefi sınırları da aştınız bazen ben de (ki çoğunlukla:)) bunu yapabiliyorum.
 
Son düzenleme:
Üst