Neler yeni

Böyle Buyurdu Zerdüşt ve "Armağan" Kavramı Üzerine

yeşil

Yeni üye
Katılım
6 Ocak 2012
Mesajlar
9
Puanları
0
Yaş
30


“Armağan” kavramıyla, “Böyle Buyurdu Zerdüşt”ün girişinde karşılaşıyoruz: “Herkes ve hiç kimse için bir kitap.” Bu cümle, alma-verme edimiyle doğrudan bağlantılı olarak karşımıza çıkıyor. Çünkü bu kitap “alan” olursa herkes, “almayan” olursa hiç kimse için yazılmıştır.
Armağan etmek, Nietzsche’nin başından beri Hıristiyan Ahlakının “sadaka vermek” düşüncesinin bir tür eleştirisidir. Öncelikle kişi burada kendinde fazla olanı vererek, “bende var, sende yok” demeye çalışıyor. İkinci olarak da karşısındakine, kendinde olmayanı göstererek onunla adil olmayan bir ilişkiyi paylaşıyor.

Nietzsche, Zerdüşt ile “insanlığa şimdiye kadar verilmiş en büyük hediye”yi verdiğini söyler. Bu büyük bir iddiadır!
Armağan problemi Zerdüşt metnine içseldir. “Armağan olmak, veren olmak, alan olmak nedir?” soruları kitap boyunca ortaya atılan sorulardır. Metin içerisinde “verme”, “alma” ve bununla bağlantılı her şey, açıklıkla temalaştırılmış ve problemleştirilmiştir.

Zerdüşt, metninde adlandırılamaz olan “armağan verme” erdemini adlandırma girişiminde bulunmuştur. Adlandırılamaz olanı, adlandırarak belirleriz, tanım koyarız ve o sıradan olmaktan çıkıp, bir özel isim haline gelir. Armağan (gerçek armağan) Nietzsche’ye göre kapitalizm içinde adlandırılamaz. Çünkü “Armağanla ilişkilendirilen pratikler, armağanın mübadelesi ve dolaşımı, özel birikimi ve sahiplenmeyi öncelikli sayan toplumsal ve ekonomik düzende adlandırılamazlar; armağan böyle bir bağlamda ancak ara sıra olan bir olay, komünal yaşamın can damarı olmayıp, tatil günlerine ve özel olaylara ayrılmış bir istisnadır.”

Alma-verme ilişkisi, günümüzde “teşekkür etme” aracılığıyla bir tür egemenlik ilişkisine dönüşmüştür. Nietzsche bunu “hükmetme ihtirası” olarak adlandırır ve Marcel Maus bunu şöyle ifade eder: “Vermek kişinin üstünlüğünü gösterir… Karşılıksız kabul etmek, altta kalmaya katlanmaktır.”
Belki de bundan dolayı Zerdüşt, metnin başında, güneşin kendisine vermiş olduğu hediyeyi kabul etmekte zorlanmıştır.
Nietzsche alanla veren arasında, paradoksal bir haset durumundan da söz etmektedir. Alma-verme ilişkisinin yarattığı adaletsiz durum, taraflardan hangisinin yoksul olduğunu konusunda bir hayli bulanık durumdadır.
Zerdüşt’ün “Ben sadaka vermem. O kadar fakir değilim.” tümcesi, bu bağlamda kendini ortaya koymaktadır. Çünkü koşula bağlanmış olan, armağan olamaz. Armağan aslında olanaksız bir şeydir.

İnsanlar arasında iletişimin sürdüğü veya bir bağ kurulduğu her yerde “armağan”” veya “alışveriş”i bekleyebilirsiniz; çünkü toplumsallığın ilkesini oluşturan tam olarak bunlardır.
Zerdüşt için insan sevgisi ölümcül olduğuna göre ve bizlere sürekli “Yalnızlığına kaç dostum!”diye haykırdığına göre, insanlar için saf, çıkarsız olarak ne tür bir armağan layık görmüştür? Bununla birlikte neden insanlardan alabileceği hiçbir şey yoktur? (Armağan verme erdemi cesaret ve gönül yüceliğini gerektirir.)

Aslında bence temel nokta şu: Alabileceğimiz tek yüce şeyi sevgiden alabiliriz; çünkü bu, aslında kendimizden almanın bir yoludur. Ama bahşettiğini veya lütfettiğini düşünenden hiçbir şey alamayız. Hakiki bir armağan yerine, armağan olsun diye özellikle tasarlanmış bir meta vermek alçaltıcıdır. Bununla birlikte gönlü yüce birine hiçbir şey veremezsiniz. Gönlü yüce birine bir şey verdiğinizde, yüce gönüllülüğü ile sizi anında borçlu duruma sokabilir.

Armağan, bir çeşit maske düşürme yöntemi olarak da kabul edilebilir. İnsan bir armağan verirken, alanın hakiki karakterine neyin uygun düştüğünü bilmek için yorumlama ve tasarlama yapmak durumundadır. Karşındakini doğru yorumlamakta başarısız kalırsa, armağan verilen kişi, üzerinde bir şiddet uygulandığını veya kendisinin alçaltıldığını duyumsayacaktır; ama veren armağan verilenin kalbini okumayı başarırsa, bu kez verilenin özel alanı işgal edilmiş olacak ve armağana alan kişi sevinç gösterirse bu sevinç, maskesinin ardında gizlediği, kendisi hakkında yapılmış yorumu teyit edecektir. Günümüz dünyasında maskeleriyle dış dünyanın kendisine vereceği zarardan korunmaya çabalayan insanlar için, bu hayli zor bir durumdur.

Zerdüşt’ün kastettiği hakiki armağan, kendinden verilmiş olandır. Zerdüşt yıllarca biriktirdiği balını, sadece insanlarla paylaşmak ve üstinsanı onlara öğretmek istemiştir. Dileği öğrencilerinin onu yüceltip putlaştırmaması yönündedir. (Nietzsche, tıpkı tanrı gibi kendini de öldürüyor öğrencilerinin gözünde…) Onlar Zerdüşt’ten ancak öğrenci kalmayarak ve öğretmen olarak kurtulabilecekleri ve Zerdüşt’ü kaybedip yadsıdıkları zaman, kendilerini bulabileceklerini öğrenmeliydiler. Onların en büyük ve hakiki armağanları, kendileri ve yalnızlıklarıydı.

Bütün bunlar için ise Zerdüşt’ün batması gerekiyordu…