Ahlak'in Kaynagi Din mi Biyoloji mi?

Phi

Aktif üye
Pek çokları için ahlaklı yaşam dindarca yaşamın eş anlamlısı olarak görülür. Matematik öğrencileri için 1=1, kimya öğrencileri için Su=H2O neyse, dini eğitim alan insanlar için de, Ahlak=Din'dir. Bu denklem basitmiş gibi görünüyor ama konuyla ilgili üç değişik çıkarım yapılabilir.Birinci ihtimal, eğer din ahlağın tek kaynağıysa o zaman din eğitimi almayanlar ahlak yoksunu biçimde günah denizinde başıboş dolanıyorlar demektir. Dinibütün olanların elinde ise çok özel bir ahlaki pusula vardır.

İkinci ihtimal, aslında herkesin içinde neyin ahlaki açıdan doğru veya yanlış olduğunu gösteren bir mekanizma vardır, ama dini eğitimi olanlar bu mekanizmayı daha verimli kullanırlar ve kendilerini korurlar.

Üçüncü ihtimal ise, dinler bazı ahlaki değerlere yer vermiş olabilirler, ama bu tüm dini öğütlerin doğru olduğu anlamına gelmez. Bazı dinlerde bulunan merhamet, bağışlama ve empatiyi benimserken, bir yandan da aynı dinlede bulunan ayrımcılığı, nefreti, öfkeyi, din için başkalarını öldürmeyi ahlaksızca bulabiliriz.

Bu yorumlarımla dinlere ya da dinlere inanan topluluklara karşı bir tavrım yok. Ancak "dinler ahlağın tek ve en mükemmel kaynağıdır" tezine karşı duruyorum. Peki ahlaki değerlerimizin kaynağı din değilse, diğer etmenler neler olabilir?

Bu soruya verilebilecek yanıtlardan biri, zihin üzerine yapılan çalışmalardan gelebilir. Yapılan son araştırmalarda, tüm insanların, genç ve yaşlı, kadın ve erkek, tutucu ya da liberal, budist ya da yahudi, ilkokul mezunu ya da profesör, dünyanın neresinde yaşıyor olursa olsun ahlakla ilgili aynı biyolojik koda sahip olduğunu gösteriyor.

Bu evrensel kodumuz, bilinçaltında kararlarımızı etkileyen ilkeler ve prensipler sağlıyor. Tarafsız, rasyonel ve duygulardan bağımsız ilkeler. Kime yardım edeceğimizi ya da kime zarar vereceğimizi bize doğrudan söylemiyor. Bunun yerine, karşılaştığımız olayları kavramamızı sağlayan soyut kurallar vasıtasıyla neyin kabul edilebilir, neyin kabul edilemez olduğunu sezgilerimizle anlamamızı sağlıyor. Üstelik bunu adil biçimde yapıyor... Peki bunun bir kanıtı var mı?

Araştırmalarımızda ne gibi konuları değerlendirdiğimizi görmek isterseniz ahlaki eğilim testimize katılabilirsiniz. Kayıt esnasında size cinsiyetiniz, yaşınız, milliyetiniz, eğitim düzeyinizi, politik görüşünüz ve dininizle ilgili bilgiler sorulacak. Giriş yaptıktan sonra çeşitli senaryolarda ahlaki açıdan vereceğiniz kararlar sorulacak.

Çoğu senaryo ahlaki ikilemler içeriyor. Önyargılı karar vermemeniz için daha önce karşınıza çıkmayan örnekler veriliyor. 'Ötenazi' ya da 'çocuk aldırmak' gibi tartışmalı, kanunların ya da dinlerin bir şekilde yol gösterdiği veya karara bağladığı sorular sorulmuyor.

Örneğin; bir hastanede ölüm-kalım durumundaki beş farklı hasta, beş farklı organ nakli için beklerken, o sırada tesadüfen hastanede bulunan sağlıklı bir kişinin organlarının alınıp, doktorların diğer beş hastayı kurtarmasına izin verilebilir mi?

Veya bir fabrikada, bir kaçaktan dolayı zehirli gazın sızacağı odadaki kişilerin ölmemesi için, bir başka kişinin bacadan içeri itilerek gaz salınımının durdurulması, böylece 7 kişi yerine 1 kişinin ölmesine izin verilebilir mi? Bunlar gerçekten sezgilerimizi zorlayan ahlaki ikilemlerdir. Bizi ‘hayat kurtarmak iyidir’ ile ‘öldürmek kötüdür’ arasında senaryo gereği bir çatışmaya iter.

Araştırmalarda, bunlar gibi yüzün üzerinde ikileme verilen binlerce cevaba baktığımız zaman insanlar arasında kadın-erkek, inançlı-inançsız, tutucu-liberal, genç-yaşlı hiçbir fark olmadığını görüyoruz. İlk defa karşınıza çıkan olaylarda verdiğiniz ahlaki kararlarda, kültürel geçmişiniz hiçbir rol oynamıyor.

Bu durumlarda sizi bilinçaltından gelen ses, biyolojik kodunuz yönlendiriyor. Eğilimlerimiz, müdahale etmenin kendi haline bırakmaktan daha kötü olduğu yönünde. Birine müdahale ettiğimiz zaman eğer onu mevcut durumundan daha kötü bir duruma getiriyorsak, amacımız çok daha büyük ve önemli de olsa yaptığımızın yanlış olduğunu düşünürüz. Bu, engellenebilen zarar ile engellenemeyen zarar arasındaki farktır. Hastanedeki sağlıklı olan kişiyi öldürmektense, diğer beş kişiyi ölüme terkederiz... Bu seçim duygusal değildir, taraflı değildir ve genel geçerdir.

Peki bu biyolojik kod evrenselse ve herkesin içinde varsa neden insanlar arasında buna uymayan pek çok yanlış ve ahlaksız davranış var? Bunun cevabını anlamak için duyguları, hisleri ve grup psikolojisini düşünmek gerekiyor.

Sinema sektörünün de favorilerinden olan soğuk kanlı bir psikopatı ele alalım. Onları; pişmanlık duymayan, suçluluk hissetmeyen, utanmaz, doğruyla yanlışı ayrırt edemeyen kontrolsüz canavarlar olarak düşünürüz. Ancak yapılan araştırmalarda aslında onların da neyin doğru ya da yanlış olduğunun farkında olduğunu ancak umursamadıklarını gösteriyor. Yani aslında ahlaki algıları bütün, ancak duyguları hasarlı ve davranışları da bu sebeple anormal.

Burada yetiştirmenin ve eğitimin önemi ve tehlikesi ortaya çıkıyor. Bir grupta sürekli grup üyelerini över, kendi kendilerini yüceltirseniz, isteyerek ya da istemeyerek o grubun dışında kalanları ötekileştirir ve nefret tohumları ekersiniz. Bu da gruba dahil olmayanların değersizleşmesine, insan sayılmamasına ve hatta parazit olarak görülmesine sebep olur. Bu nefret ve iğrenme yerleştikten sonra ise grup dışındakiler, gruptakiler tarafından ‘temizlenmek’ istenecektir.

Dalai Lama Çinlileri kültürel soykırım yapmakla suçladığı zaman sadece Çinlilerin Tibetlilerin kültürel geçmişlerini yoksayması ve yaşanmasını engellemesi hakkında bir açıklama yapmamıştı, aynı zamanda ayrımcılığı körükleyen ve nefreti tetikleyen bir zihniyete karşı dünya uluslarını uyarmak istemişti.

İnsanlar da dahil tüm hayvanlar grupiçi-grupdışı ayrımını yapabilecek kapasiteye sahiplerdir. Ama grubun seçimi genlerden ziyade yaşam deneyimine bağlıdır.

Örneğin, çocuklar üzerinde yapılan araştırmalardan biliyoruz ki 1 yaşındaki bebekler kendi ırklarından insanların yüzüne bakmaya, kendi anadillerinde konuşan insanları dinlemeye, hatta aynı dilin kendi lehçelerini konuşanlara karşı dikkat kesilmeye eğilimliler.

Bu sosyal kategoriler tecrübeyle ve zamanla kurulur. Ancak önemli olan bunların soyut olduğudur. Örneğin yukardaki ırksal önyargı, anne ve babası farklı ırklardan olan çocuklarda ortadan kalkmaktadır. Çevresinde farklı ırklardan insanlar olanlar, olmayanlara oranla çok daha az önyargılıdır. Bu nedenle ayrımcılığa ve grupsal önyargılara karşı en etkili yöntem farklı dini, ırksal, dilsel, sosyal gruplara açık olmaktır.

Yanlış anlaşılmamak için söylediklerimi biraz daha netleştireyim, evrimsel açıdan ahlaki bir yaşam sürmek için tamamen donanımlı biçimde evrimleştiğimizi iddia etmiyorum. Bu iki önemli sebepten dolayı pek olası değil.

Birincisi, evrim sürecinin uzunluğu ele alınırsa insanın ahlak değerleri bugün yaşadığımız zamanla karşılaştırılmayacak aşamalardan geçti. Eskiden hiçbir kuralın olmadığı küçük kabileler halinde yaşıyorduk. Şimdiyse kalabalık ve dağınık biçimde, karmaşık kurallar ve kanun uygulayıcılarla beraber yaşıyoruz. Ayrıca bilimdeki büyük gelişim sebebiyle evrim geçiren zihnimizin hiç karşılaşmadığı durumlarla karşı karşıyayız.

İkincisi ise, mevcut ahlaki değerlerimizi anlamaya çalışmak ve mümkünse ilerletmek, ahlaklı bir yaşam sürmenin gereğidir. Bir ahlak eğitimine gerçekten ihtiyacımız var, çünkü kendi ahlak sistemini dayatanlara karşı insanlığın evrensel değerlerini savunan, ayrımcılığa karşı duran ve çoğulculuğu savunan insanlara ihtiyacımız var.

Kaynak
Marc D. Hauser - 12 Nisan 2009
IT SEEMS BIOLOGY (NOT RELIGION) EQUALS MORALITY
Moral Sense Test
 

gamze

Yeni üye
Ahlak ın dinle hiçbir alakası yok.Dinli ahlaksız cok gördük bunun terside mümkün tabi..Ahlak sedece merhamet duygusundan ve iradeden ortaya cıkan durumumuz tavrımız.Merhameti yitirmez irademizi kullanırsak ahlaksız olamayız.
 
M

monaliza

Ziyaretçi
Bu konudan önce bence; DİN NEDİR?i irdelemek,ardından ahlak olgusuna gelmek daha mantıklı. DİN;"ALLAH' IN GÖSTERDİĞİ YOL" olduğuna göre;ilk insan yaratıldığından bu yana tek bir din vardır. İnsanlar tarafından, elçilerine göre isimlendirilmiş ve çok fazlaca bireysel yorum katılmıştır. Kur'an-ı Kerim'e bireysel yorum eklenememiş,ancak yorumunda farklılıklar meydana gelmiştir. Örneğin; Tek bir insanı öldürmek,tüm insanlığı öldürmek gibidir. Can'a kastetmek en büyük günah iken;örneğin Yahudiler,sırf kendi dünyevi ihtiraslarına istinaden "YAHUDİLİĞİ HAKİM KILMAK" adına ne entrikalar çevirmektedirler. Aklı selim sahibi,belli bilgi birikimine sahip insanlar bunların farkındadırlar. DA her nedense bazılarının işine gelmez.

AHLAK;kişiliğin en önemli parçası. Ve çeşitli versiyonları var. Kişilik ahlakı, namus ahlakı vs.olarak nitelenen. Yalan söylemek,insanların arasını bozmak, gibileri kötü kişilik özellikleri ve Allah'ın yasakladığı şeyler. Zina? Nesillerin karışmaması için getirilmiş önemli bir yasak.

Geçtiğimiz Perşembe akşamı TNT de HOUSE isimli dizide; bir beyaz adamın, evli olduğu beyaz kadından dünyaya gelen beyaz oğlu ve bir zenci kadınla evlilik dışı ilişkisinden dünyaya gelen melez kızı,üvey kardeş olduklarını bilmiyorlar ve birbirlerine aşık oluyorlar. Sonuçta çok ciddi bir hastalığa yakalanıyorlar. Orada benim öğrenimim ZİNA'nın neden yasak yada günah olduğu ve neden AHLAKSIZLIK olarak nitelendirildiği oldu.

Ancak; bu demek değildir ki; inandığını beyan eden her insan güzel ahlaklıdır veya inanmayan her insan kötü ahlaklıdır. Buna katılmıyorum. İnandığını BEYAN ETTİĞİ halde ne kötü işler yapan ahlaksız insanlar var. Buna inanıyorum. Belirli bir dini inancı olmadığı halde çok dürüst ve düzgün insanlar da var, buna da inanıyorum. Kişinin kendisi (yetiştirilme etkenleri vs )ile ilgili bir durum.

Ahlakın kaynağı Din mi,Biyoloji mi? dediğinizde ise yanıtım...İnsanı(Biyolojiyi)yaratan ALLAH olduğuna ve yarattığı insana çeşitli elbisele sunduğuna göre, irade dediğimiz olgu ile, (kişiyi yetiştiren insanların iradesi de etkin olmak üzere)insan beğendiği elbiseyi giyiyor ve zevkine göre beğendiği aksesuarları kullanıyor...diye düşünüyorum...Saygılar...
 

melaike

Yeni üye
ahlağın kaynağı ne dindir ne de biyoloji kaynak bence bazı şeylerin farkına vamaktır farkındalıktır.Her konunun merkezine din kavramını yerleştirmekten vazgeçemedi toplumlar.Hayatı herşeyi dinle bağdaştırmak basite kaçmaktır kılıf uydurmaktır.kendimizin farkına varalım yaşamı kendi irademiz sonucunda yönlendirelim.Ahlak kişinin kendini sevmesi sonucunda kendiliğinden ortaya çıkar zaten.Bağlılık şart olmamalı..
 
M

monaliza

Ziyaretçi
İnsan kişilik,özgüven,irade gibi konularda güçlü olabilir,olmalıdır da. Çünkü bu yetiler insana verilmiştir. Özünde vardır. Kişi özünde olanları doğru yönde geliştirebilir yada gelişemez,kısır kalır. Ya elimizde olmayanlar? Elimizde olmayan, güç yetiremedikleimiz? Hayatı dinle bağdaştıramamak asıl basitlik,asıl acziyettir. Neden korkuyoruz ki yaratılmış olmaktan bu kadar? Zaten her insan kendi hayatının merkezidir, Yaratıcıya bağımlı olmak belirli bir şuuru gerektirir. Bu bağlamda idrak gücünün anlamı ortaya çıkar ki, bunu fütursuzca garip bir bağımlılık olarak eleştirmek de bana ters düşüyor açıkçası.
 

Aksiyom

Yeni üye
Eğer ahlağın nedeni dinse,Türkiyenin yaklaşık %95 'i müslüman böyle bir ülkede hala ahlaki olmayan olaylar yaşanıyorsa bunun nedeninin din veya biyolojik yapıyla bir alakası yoktur.Ben ahlağın bireyin kendisine olan saygısı ve neticesinde topluma olan saygısında buluyorum.Tabiki de din düşünenlere güzel ahlağı tanımlamıştır ama dikkatinizi çekiyorum düşünenlere ,monaliza'nın dediği gibi ''tek bir insanı öldürmek tüm insanlığı öldürmek gibidir'' böyle bir düşünceye hakim olan bir toplumda canice savaşların olması olası mıdır?Sonuç olarak ahlak bireysel olguların neticesinde doğan, insana doğal/uygun bir olgudur.
 

melaike

Yeni üye
Dine bağlı olmayanlar yaratılmış olmaktan korkanlar olarak nitelendirmek doğru bir niteleme mi oluyor yoksa sadece sizin görüşünüze ters düştüğü için mi bu niteliği kazanıyor? Yaratılma olgusu dinden dine anlatıları değişiyor.Bence hepsi mythoslardan ibaret...sözünü ettiğinz şuur islam şuuru oluyor heralde...
 
M

monaliza

Ziyaretçi
Musevilik ve İseviliğin de özü aslında İslamdır. Bu durumda sözünü ettiğim şuur İslam şuuru olmuş oluyor tabii. Ayrıca;korkanlar,demedim korkuyoruz ki? dedim.
Ben de modern, örtülü olmayan bir bayanım. Toplumla içiçeyim. Ve dini inancım da var. Bunların konumuz ile bağlantılı olmadığının da farkındayım.
Anlayamadığım tek şey;bazı insanların üstün ve yüce bir güç tarafından yaratılmış olma fikrinden ürpertisi...Ben de buraya bilgilenmek için geldim sonuçta.
Kişisel çatışmaları sevmiyorum ayrıca.Saygılar...
 

melaike

Yeni üye
Yaptığımızın kişisel bir tartışma olduğunu düşünmüyorum farklı ya da zıt iki görüşe sahip insanlar olabiliriz ben anlamaya çalışıyorum karşı düşünceyi sadece bu şahsınıza yapılan bir eleştiri olarak almanız beni anlamadığınızı belirtiyor ya da ben anlatamadım
SAYGILAR..
 

nietzsche...

Yeni üye
ben hemen hemen tüm konularda ortak noktalar görüyorum
çoğu insanların doğumundan yetiştirilişine dayanan konularla başlangıç noktası bulan konular
öncelikle ahlağın kendimce ne anlama geldiğini düşündüm
sanırım ahlağın ilk alt başlığı saygı ve iyilik
ailede,toplumda,ikili ilişkilerde vede insanın kendisi ile olan iletişiminde zarar verici olmaması
hayatı kolaylaştırıcı ve mutluluk duygusunun yanı sıra diğer güzel duyguların oluşumuna zemin hazırlamaktır ahlak.
peki ya kaynağı nedir yine başa dönücem.Kaynağı bir veya iki şey değildir.
kontrol mekanizmamızın oluşumuna etki eden herşeydir.
çok kapsamlı örnekler gerektirir ama bir örnekle yalan söylemek ahlak dışı bir davranışdır
bir çocuğa babası yalan söylemek ahlaksızlıktır derde
bir telefon geldiğinde ve çocuğu baktığında,oğlum ahmet amcansa ben yokum derse
çocuk bunu alıcaktır.örneğinde olduğu gibi tüm davranışlara uygulayabileceğimiz yöntemdir bu.
ahlak doğum öncesinden yetişmenin tüm evrelerinin kaynağını oluşturduğu bir davranış eylemidir.
 
dikkat ediyorum tartışmalarda din olgusu varsa konu dönüp dolaşıp dinin nasıl oluştuğu ve tanrıya dayanıyor .neden? çünkü ahlakı dine dayandırmaya çalışan tartışmacı ile farklı düşünen tartışmacı ister istemez kısır döngüye giriyor. kim kimin fikrini düşüncesini yaşama bakış açısını değiştirebiliyor.her insan aldığı sosyal çevreden düşünce ve yaşam tarzı yıllarca sürüyor. bir cümlemi değiştirecek, o insanın yaşamını sonuçta bakıyorum güzel olan herkes iyi niyet çerçevesinde savunuyor düşüncesini güzel olan bu. İnsanın özü hala az da olsa var buna ister dine dayalı ahlak anlayışı olsun isterseniz kendini bilme ve insanın olması gerektiren bir bakışmış gibi görün. Bu insani davranışı dine dayandıranlar ahlak denilen durumu gerçekte olması gereken şey.eğer bu ahlaklı olmayı dine dayandırsak insan çok şey kaybeder. İnsanlığından. Bu konuya nasıl baktığımızdan çok yaşarken bunu hangi manada kullandığımızdır. önemli olan.
 

Turgut Saka

Yeni üye
her insan üzerinde inanç, din, gelenek kırıntıları taşır. bunun nedeni biyolojik değil de toplumsaldır diye düşünüyorum. kişinin yirmi yaşından sonra inançsız olması o kişiyi imandan kurtarmaya yetmez. sonraki hayatında her zaman bunun izlerini taşıyacaktır. ya da inançsız bir ailede, doğuşundan itibaren inançsız yetiştirilen bir birey aslında gene din ya da gelenek kurallarına göre yetiştirilir çünkü ebeveynler de zamanın da bu kurallar çerçevesinde insanlaşmışlardır ya da yaşadıkları çevre zaten bunu mecbur kılmıştır.
türkiyedeki ahlağın adı islam, almanyadakinin ki hıristiyanlık... şimdi de moda var; isimsiz bir ahlak... varsın olsun demek istiyorum ama kendim bile gülüyorum halime :)
dinlerin hepsinde temel ahlak anlayışları benzerdir. zaten din ve ahlak ayrı ayrı düşünülemezler.
dinin oluşumunda toplumun, toplumun oluşumunda da dinin yeri yadsınamayacak kadar büyüktür ve oluşan ahlak anlayışları da dinden bağımsız düşünülemez.

şöyle düşünsek mesela. müzik ırktan bağımsız mıdır? (daha önce benzer bir tartışmada benzer bir örnek vermiştim)
evet evrensel nota simgeleri var. ama kimileri daha çok vurmalıları, kimileri yaylıları, kimileri de nefesli enstrümanları kullanır. müzik gene müziktir ancak türk müziği olur, ermeni müziği olur, alman müziği olur... ancak notalar değişmez.
e siz şimdi kalkıp derseniz ki ırk diye bişey yoktur... tamam derim haklısınız ancak.... takılıyor insan... ne diyeyim evet ırk yok hepimiz insanız... :)
 

telrunya

Yeni üye
Amerikalı ünlü moleküler biyolog Dean Hamer, bu sorunun yanıtını, insana fiziksel özelliklerini veren DNA kodlarında aradı. 6 yıl süren bir dizi araştırmanın sonunda da "Allah'a inanç genini" bulduğunu açıkladı.

ABD Ulusal Kanser Enstitüsü'nde görevli olan Hamer, 1998 yılında, insanın genetik yapısının inanç üzerindeki etkisini araştırmaya başladı.

Hamer, ilk olarak, genetik yapıları aynı olan "tek yumurta ikizleri" üzerinde inceleme yaptı. Ardından genetik yapıları tam olarak örtüşmeyen, ancak "aynı ortamda büyüyen" kardeşlerin inançlarını karşılaştırdı.

Tek yumurta ikizlerinde inanç gücü aynı araştırmaya göre, kardeşler, aynı ortamda yetişseler de farklı inançlara sahip olabiliyordu. Ancak Hamer, genetik yapıları aynı olan tek yumurta ikizlerinin Allah inancının da neredeyse "aynı" olduğunu gördü. Bunun üzerine, genler ve inanç arasında bir bağ olduğu kanısına vararak, araştırmasını bu yönde derinleştirdi.

Hamer, daha sonra, insandaki 35 bin genden hangisinin "inancı etkilediğini" bulmaya çalıştı. Yıllar süren araştırmanın ardından, "monoamin" enzimlerinin salgılanmasını kontrol eden 9 gen üzerinde yoğunlaştı.

Bilinci ve inancı yönlendiren genler Amerikalı bilimadamı, 9 genin "en baskın" olanını bulduğunda ise, araştırmasının sonuna geldi. Hamer, VMAT2 (vesicular monoamine transporter 2) geninin inanç kavramını yönlendirdiğini açıklayarak bu gene, "İnanç Geni" adını verdi.

Hamer'e göre, monoamin enzimleri, insanın "bilinç, algılama ve hafıza" gibi duyularını yönlendiriyor. Bu konuyu şöyle açıklıyor: "VMAT2 adıyla bilinen genin belli bir noktasındaki nükleik asit dizilimi sitozin veya adenin yönünden zenginlik göstermekte ve buna bağlı olarak da beyin kimyasallarından monoaminin sentezi az veya çok olmaktadır. Sözkonusu maddenin üretimi sonucunda kişide spritüel düşünceler artar. Bu üretimin fazlalığı kişide mistik görüşlerin artmasına, kişinin evrenle bütünleştirmesine tasavvufi duygulara yönelmesine vesile olur."

Ancak, bilimadamının "İnanç Geni" adını verdiği gen, insanoğluna, asıl ayırt edici özelliği olan "kişisel ve evrensel farkındalık" yeteneği de kazandırıyor. Böylece insanın "evren, sonsuzluk, tanrı" gibi soyut kavramlar üzerinde düşünmesini sağlıyor.

Bu yüzden, aynı "genetik yapıya" sahip tek yumurta ikizlerinde enzimler, "aynı genin kontrolünde ve tümüyle aynı biçimde" salgılandığı için "inanç yapıları" da aynı oluyor.

Dean Hamer'ın tezi, bu kadarla kalmıyor, inançla evrimi de buluşturuyor. Hamer, bu tezini şöyle anlatıyor:

"Gen tam çalışmıyorsa inanç zayıf oluyor''

"İnsan hep daha fazla yaşamak ister. Bu nedenle insanoğlundaki iyi genetik özellikler, (doğal seleksiyon yöntemiyle) sonraki nesillere aktarılır. İnanç Geni de iyi bir genetik özellik. Çünkü kendisini koruyan yüce bir varlığa inanan kişiler, hayata daha olumlu bakıyor ve daha uzun yaşıyor. İnsana daha uzun yaşama imkanı verdiği için 'iyi' olarak algılanan bu genetik özellik, nesilden nesile geçti ve zaman içinde inanç kavramı yerleşti.

Genin diğer genlerle etkileşimi ve ne kadar baskın olduğu, inancın gücünü belirledi. Yani, bu gen tam çalışmıyorsa kişinin inancı zayıf oluyor. Tersine güçlüyse insanın inancı o ölçüde güçleniyor.''

Ateistler de sahiplendi dindarlar da

'İnanç geni'nin bulunması beraberinde tartışmaları da getirdi. Ateistler, "Bu Tanrı'nın olmadığının bir kanıtıdır" dedi. Dindar bilimadamları ise "Asıl Allah'ın insan vücuduna nüfuz ettiğini ve gücünü gösterir" savunmasını yaptı.

Araştırmayı yayınlayan Time dergisine göre, "İnanç geni"nin bulunması, bilim ile din dünyası arasında yüzyıllardır yaşanan, "Tanrı var olduğu için mi inandık, yoksa inanma ihtiyacı mı Tanrı'yı oluşturdu?" tartışmasını yeniden alevlendirdi. Amerikalı biyolog'un "İnanç genini buldum" açıklaması, bilim ve din dünyasına bomba gibi düştü.

Ateistler, "inanç geni" keşfinin "Tanrı'nın olmadığının" bir kanıtı olduğunu öne sürdü. Ancak birçok bilimadamı bu görüşe karşı çıktı. Örneğin, Virginia Üniversitesi'nin psikiyatri uzmanı Lindon Eaves'ın konu hakkındaki yorumu şöyle: "Tanrı kavramının beyinde şekillendiği doğru olabilir. Peki neden bu kavram oluşuyor ona bakmak lazım? Yani neden beyinde "inanma" isteğini doğuran kimyasal aktiviteler yaşanıyor? Bence bunun cevabı yine Tanrı'nın gücünde yatıyor...



Bu haberi okumamanıza çok şaşırdım. Haber alıntı fakat şu VMAT2 hakkında biraz ayrıntı ekledim. Sanırım artık daha sağlıklı konuşabiliriz çünkü gen olayını gerçekten açtığımızı düşünüyorum.
 

Aksiyom

Yeni üye
Amerikalı ünlü moleküler biyolog Dean Hamer, bu sorunun yanıtını, insana fiziksel özelliklerini veren DNA kodlarında aradı. 6 yıl süren bir dizi araştırmanın sonunda da "Allah'a inanç genini" bulduğunu açıkladı.

ABD Ulusal Kanser Enstitüsü'nde görevli olan Hamer, 1998 yılında, insanın genetik yapısının inanç üzerindeki etkisini araştırmaya başladı.

Hamer, ilk olarak, genetik yapıları aynı olan "tek yumurta ikizleri" üzerinde inceleme yaptı. Ardından genetik yapıları tam olarak örtüşmeyen, ancak "aynı ortamda büyüyen" kardeşlerin inançlarını karşılaştırdı.

Tek yumurta ikizlerinde inanç gücü aynı araştırmaya göre, kardeşler, aynı ortamda yetişseler de farklı inançlara sahip olabiliyordu. Ancak Hamer, genetik yapıları aynı olan tek yumurta ikizlerinin Allah inancının da neredeyse "aynı" olduğunu gördü. Bunun üzerine, genler ve inanç arasında bir bağ olduğu kanısına vararak, araştırmasını bu yönde derinleştirdi.

Hamer, daha sonra, insandaki 35 bin genden hangisinin "inancı etkilediğini" bulmaya çalıştı. Yıllar süren araştırmanın ardından, "monoamin" enzimlerinin salgılanmasını kontrol eden 9 gen üzerinde yoğunlaştı.

Bilinci ve inancı yönlendiren genler Amerikalı bilimadamı, 9 genin "en baskın" olanını bulduğunda ise, araştırmasının sonuna geldi. Hamer, VMAT2 (vesicular monoamine transporter 2) geninin inanç kavramını yönlendirdiğini açıklayarak bu gene, "İnanç Geni" adını verdi.

Hamer'e göre, monoamin enzimleri, insanın "bilinç, algılama ve hafıza" gibi duyularını yönlendiriyor. Bu konuyu şöyle açıklıyor: "VMAT2 adıyla bilinen genin belli bir noktasındaki nükleik asit dizilimi sitozin veya adenin yönünden zenginlik göstermekte ve buna bağlı olarak da beyin kimyasallarından monoaminin sentezi az veya çok olmaktadır. Sözkonusu maddenin üretimi sonucunda kişide spritüel düşünceler artar. Bu üretimin fazlalığı kişide mistik görüşlerin artmasına, kişinin evrenle bütünleştirmesine tasavvufi duygulara yönelmesine vesile olur."

Ancak, bilimadamının "İnanç Geni" adını verdiği gen, insanoğluna, asıl ayırt edici özelliği olan "kişisel ve evrensel farkındalık" yeteneği de kazandırıyor. Böylece insanın "evren, sonsuzluk, tanrı" gibi soyut kavramlar üzerinde düşünmesini sağlıyor.

Bu yüzden, aynı "genetik yapıya" sahip tek yumurta ikizlerinde enzimler, "aynı genin kontrolünde ve tümüyle aynı biçimde" salgılandığı için "inanç yapıları" da aynı oluyor.

Dean Hamer'ın tezi, bu kadarla kalmıyor, inançla evrimi de buluşturuyor. Hamer, bu tezini şöyle anlatıyor:

"Gen tam çalışmıyorsa inanç zayıf oluyor''

"İnsan hep daha fazla yaşamak ister. Bu nedenle insanoğlundaki iyi genetik özellikler, (doğal seleksiyon yöntemiyle) sonraki nesillere aktarılır. İnanç Geni de iyi bir genetik özellik. Çünkü kendisini koruyan yüce bir varlığa inanan kişiler, hayata daha olumlu bakıyor ve daha uzun yaşıyor. İnsana daha uzun yaşama imkanı verdiği için 'iyi' olarak algılanan bu genetik özellik, nesilden nesile geçti ve zaman içinde inanç kavramı yerleşti.

Genin diğer genlerle etkileşimi ve ne kadar baskın olduğu, inancın gücünü belirledi. Yani, bu gen tam çalışmıyorsa kişinin inancı zayıf oluyor. Tersine güçlüyse insanın inancı o ölçüde güçleniyor.''

Ateistler de sahiplendi dindarlar da

'İnanç geni'nin bulunması beraberinde tartışmaları da getirdi. Ateistler, "Bu Tanrı'nın olmadığının bir kanıtıdır" dedi. Dindar bilimadamları ise "Asıl Allah'ın insan vücuduna nüfuz ettiğini ve gücünü gösterir" savunmasını yaptı.

Araştırmayı yayınlayan Time dergisine göre, "İnanç geni"nin bulunması, bilim ile din dünyası arasında yüzyıllardır yaşanan, "Tanrı var olduğu için mi inandık, yoksa inanma ihtiyacı mı Tanrı'yı oluşturdu?" tartışmasını yeniden alevlendirdi. Amerikalı biyolog'un "İnanç genini buldum" açıklaması, bilim ve din dünyasına bomba gibi düştü.

Ateistler, "inanç geni" keşfinin "Tanrı'nın olmadığının" bir kanıtı olduğunu öne sürdü. Ancak birçok bilimadamı bu görüşe karşı çıktı. Örneğin, Virginia Üniversitesi'nin psikiyatri uzmanı Lindon Eaves'ın konu hakkındaki yorumu şöyle: "Tanrı kavramının beyinde şekillendiği doğru olabilir. Peki neden bu kavram oluşuyor ona bakmak lazım? Yani neden beyinde "inanma" isteğini doğuran kimyasal aktiviteler yaşanıyor? Bence bunun cevabı yine Tanrı'nın gücünde yatıyor...


Bu haberi okumamanıza çok şaşırdım. Haber alıntı fakat şu VMAT2 hakkında biraz ayrıntı ekledim. Sanırım artık daha sağlıklı konuşabiliriz çünkü gen olayını gerçekten açtığımızı düşünüyorum.
Bilmiyordum böyle bir araştırma olduğunu emin ol çok dolu dolu bir paylaşımdı teşekkür ederim.
 

Turgut Saka

Yeni üye
Amerikalı ünlü moleküler biyolog Dean Hamer, bu sorunun yanıtını, insana fiziksel özelliklerini veren DNA kodlarında aradı. 6 yıl süren bir dizi araştırmanın sonunda da "Allah'a inanç genini" bulduğunu açıkladı.

ABD Ulusal Kanser Enstitüsü'nde görevli olan Hamer, 1998 yılında, insanın genetik yapısının inanç üzerindeki etkisini araştırmaya başladı.

Hamer, ilk olarak, genetik yapıları aynı olan "tek yumurta ikizleri" üzerinde inceleme yaptı. Ardından genetik yapıları tam olarak örtüşmeyen, ancak "aynı ortamda büyüyen" kardeşlerin inançlarını karşılaştırdı.

Tek yumurta ikizlerinde inanç gücü aynı araştırmaya göre, kardeşler, aynı ortamda yetişseler de farklı inançlara sahip olabiliyordu. Ancak Hamer, genetik yapıları aynı olan tek yumurta ikizlerinin Allah inancının da neredeyse "aynı" olduğunu gördü. Bunun üzerine, genler ve inanç arasında bir bağ olduğu kanısına vararak, araştırmasını bu yönde derinleştirdi.

Hamer, daha sonra, insandaki 35 bin genden hangisinin "inancı etkilediğini" bulmaya çalıştı. Yıllar süren araştırmanın ardından, "monoamin" enzimlerinin salgılanmasını kontrol eden 9 gen üzerinde yoğunlaştı.

Bilinci ve inancı yönlendiren genler Amerikalı bilimadamı, 9 genin "en baskın" olanını bulduğunda ise, araştırmasının sonuna geldi. Hamer, VMAT2 (vesicular monoamine transporter 2) geninin inanç kavramını yönlendirdiğini açıklayarak bu gene, "İnanç Geni" adını verdi.

Hamer'e göre, monoamin enzimleri, insanın "bilinç, algılama ve hafıza" gibi duyularını yönlendiriyor. Bu konuyu şöyle açıklıyor: "VMAT2 adıyla bilinen genin belli bir noktasındaki nükleik asit dizilimi sitozin veya adenin yönünden zenginlik göstermekte ve buna bağlı olarak da beyin kimyasallarından monoaminin sentezi az veya çok olmaktadır. Sözkonusu maddenin üretimi sonucunda kişide spritüel düşünceler artar. Bu üretimin fazlalığı kişide mistik görüşlerin artmasına, kişinin evrenle bütünleştirmesine tasavvufi duygulara yönelmesine vesile olur."

Ancak, bilimadamının "İnanç Geni" adını verdiği gen, insanoğluna, asıl ayırt edici özelliği olan "kişisel ve evrensel farkındalık" yeteneği de kazandırıyor. Böylece insanın "evren, sonsuzluk, tanrı" gibi soyut kavramlar üzerinde düşünmesini sağlıyor.

Bu yüzden, aynı "genetik yapıya" sahip tek yumurta ikizlerinde enzimler, "aynı genin kontrolünde ve tümüyle aynı biçimde" salgılandığı için "inanç yapıları" da aynı oluyor.

Dean Hamer'ın tezi, bu kadarla kalmıyor, inançla evrimi de buluşturuyor. Hamer, bu tezini şöyle anlatıyor:

"Gen tam çalışmıyorsa inanç zayıf oluyor''

"İnsan hep daha fazla yaşamak ister. Bu nedenle insanoğlundaki iyi genetik özellikler, (doğal seleksiyon yöntemiyle) sonraki nesillere aktarılır. İnanç Geni de iyi bir genetik özellik. Çünkü kendisini koruyan yüce bir varlığa inanan kişiler, hayata daha olumlu bakıyor ve daha uzun yaşıyor. İnsana daha uzun yaşama imkanı verdiği için 'iyi' olarak algılanan bu genetik özellik, nesilden nesile geçti ve zaman içinde inanç kavramı yerleşti.

Genin diğer genlerle etkileşimi ve ne kadar baskın olduğu, inancın gücünü belirledi. Yani, bu gen tam çalışmıyorsa kişinin inancı zayıf oluyor. Tersine güçlüyse insanın inancı o ölçüde güçleniyor.''

Ateistler de sahiplendi dindarlar da

'İnanç geni'nin bulunması beraberinde tartışmaları da getirdi. Ateistler, "Bu Tanrı'nın olmadığının bir kanıtıdır" dedi. Dindar bilimadamları ise "Asıl Allah'ın insan vücuduna nüfuz ettiğini ve gücünü gösterir" savunmasını yaptı.

Araştırmayı yayınlayan Time dergisine göre, "İnanç geni"nin bulunması, bilim ile din dünyası arasında yüzyıllardır yaşanan, "Tanrı var olduğu için mi inandık, yoksa inanma ihtiyacı mı Tanrı'yı oluşturdu?" tartışmasını yeniden alevlendirdi. Amerikalı biyolog'un "İnanç genini buldum" açıklaması, bilim ve din dünyasına bomba gibi düştü.

Ateistler, "inanç geni" keşfinin "Tanrı'nın olmadığının" bir kanıtı olduğunu öne sürdü. Ancak birçok bilimadamı bu görüşe karşı çıktı. Örneğin, Virginia Üniversitesi'nin psikiyatri uzmanı Lindon Eaves'ın konu hakkındaki yorumu şöyle: "Tanrı kavramının beyinde şekillendiği doğru olabilir. Peki neden bu kavram oluşuyor ona bakmak lazım? Yani neden beyinde "inanma" isteğini doğuran kimyasal aktiviteler yaşanıyor? Bence bunun cevabı yine Tanrı'nın gücünde yatıyor...


Bu haberi okumamanıza çok şaşırdım. Haber alıntı fakat şu VMAT2 hakkında biraz ayrıntı ekledim. Sanırım artık daha sağlıklı konuşabiliriz çünkü gen olayını gerçekten açtığımızı düşünüyorum.
teşekkürler.
 

tersinim

Yeni üye
Dawkins konuyu uzun uzadıya Tanrı Yanılgısı kitabında inceliyor.

Her şeyden önce ahlakı iyi tarif etmek gerek.

Genlerin bencil olduğu görüşünde olan Dawkinse göre ateizme uyan her şey ahlaki uymayanlar (özellikle dinlere uyanlar) gayri ahlakidir.

İnsanlığın tarihinin beri dinlerin inançların etkisinde oluşu ahlakın oluşumundaki dinlerim derin etkisini yadsınamaz kılar.

Birileri ahlakı tarif etsin ve bu tarif de mutabık kalalım da ondan sonra tartışalım.

Ahlak günümüzde göreceli bir kavramdır.
 

alpine

Yeni üye
Ahlakin kaynagi dindir, yani daha dogrusu inanctir.

Dinin, yani inancin kaynagi ise biyolojidir.

Hayat boyle garip iste...
 

Lefty

Aktif üye
Ahlaki yaşam doğunca başlar.

Ahlakın bazı yönleri doğduğumuzda zihnimizde ve tüm insanlarda evrensel olarak mevcut mu? Diğer ifadeyle ahlak, bazı bakımlardan evrimimizin, biyolojik doğamızın bir ürünü mü?

Farklı türden hayvanların birbirlerine yönelik beklenmedik davranışlarının görüntülerini, televizyondaki haber bültenlerinin ekrana getirmekten, izleyicilerin de seyretmekten epeyce hoşlandığı malum. Kedileri emziren köpekler, keçileri emziren inekler ve buna benzer örnekler görenleri hâlâ şaşırtıyor, zira bu gibi fedakârca ve «yüce» davranışların sadece biz insanlarda normal olduğu kanısı yaygın. Hayvan ahlakına dair «şaşırtıcı» görüntülerin son dönemdeki en popüler örneği, elektrik çarpan türdeşini kendine getirmek için dakikalarca çabalayan bir maymuna aitti. Bu maymunun yerine bir insanı koyduğumuzda, görüntünün şaşırtıcılığının büsbütün ortadan kalkmasını hiçbirimiz yadırgamayız.

Bilimciler arasında sosyal olguları bilhassa evrimsel bir pencereden analiz edenler içinse, insanın fedakârlık, diğerkâmlık, merhamet, hakkaniyet gibi ahlaki davranışlarının ve bilinçlerinin kaynağını araştırmak sandığımızdan daha çetrefilli. İyiye ve kötüye, doğruya ve yanlışa dair temsillerimizi neyin inşa ettiğine dair, binlerce yıl geriye giden felsefi birikimin üstüne ortaya koyduğumuz çağdaş bilimsel bulgularla birlikte dahi bir mutabakata varabilmiş değiliz. Bazı araştırmacılar ahlakın köklerini kültürde, bazıları dinlerde, bazılarıysa nöronlarımızda aramaya devam ediyorlar. Bu bilimsel yolculuğun kritik kavşaklarından birinde karşımıza çıkan şu soruya verilen yanıt, yönümüzü tayin etmede kilit role sahip: Ahlakın bazı yönleri doğduğumuzda zihnimizde ve dolayısıyla tüm insanlarda evrensel olarak mevcut mudur? Diğer bir ifadeyle ahlak, bazı bakımlardan evrimimizin, yani biyolojik doğamızın bir ürünü müdür?

Paul Bloom’un «Bebeklerin Ahlaki Yaşamı: İyiliğin ve Kötülüğün Kökenleri» adlı kitabı yukarıdaki temel soruya ilişkin etraflıca bir inceleme ve akademik derleme sunuyor. Uluslararası bir tanınmışlığa sahip olan gelişim psikoloğu Paul Bloom, bu kitabında özellikle bebeklerin ahlaki konulardaki eğilimleri ve söz konusu eğilimlerin evrimsel avantajları üzerine fikir yürütürken, ahlak anlayışımızı tamamen sosyal çevremizden öğrenmediğimiz hususunda okuru ikna etmeye çalışıyor.

Yazarın, kendisi gibi psikolog olan eşi ve araştırma ekibiyle birlikte gerçekleştirdiği ve kitap boyunca değindiği deneysel çalışmaların yönteminin ve bulgularının anlaşılır bir dille aktarılması, ilgili literatüre aşina olmayanlar için büyük bir okuma kolaylığı sağlıyor. Son derece titizlikle tasarlanarak üç aylık bebekler üzerinde dahi gerçekleştirilebilen deneyler, bebeklerin henüz herhangi bir kelimeyi öğrenmemişken bile iyi ve kötü davranışları ayırt edebildiklerini gösteriyor.

Evrimsel geçmişimizin çok büyük bir bölümünde görece küçük gruplar halinde yaşamış olan bizler açısından empati, cezalandırma, kandırılma, hakkaniyet gibi kavramların varlığı grup yaşamı açısından zorunluydu. Bu noktada, bencillerin ve beleşçilerin ahlakının insan popülasyonlarında nasıl olup da hâkim anlayış haline gelmediği sorusu önemli bir soru. Yazarın bu meseleler üzerine eğilirken sosyal psikoloji araştırmalarının yanısıra, antropolojik ve etolojik verilerden faydalanması kitaba geniş bir perspektif katıyor. Sayfalar arasında Türkiye’den tanıdık bir bilimcinin ismine de rastlıyoruz. Grupların doğası hakkında yaptığı milat değerindeki çalışmalarla psikoloji tarihinin tartışmasız en önemli kişileri arasında yer alan Muzaffer Şerif’in deneyleri, yazar tarafından ayrıntılarıyla ele alınıyor.

Benim açımdan kitabı ilginç kılan unsurların başında ise «Bedenler» bölümünde aktarılanlar geliyor. Bu bölümde tiksinti algımızı inceleyen yazar, ırkçılık, muhafazakârlık, homofobi gibi olguların tiksintiyle ilişkisine dair oldukça ilgi çekici araştırmalara değiniyor: «Dünyadan ve laboratuvardan elde edilen örneklerin ortaya koyduğu şey oldukça açıktır: Tiksinti bizi daha zalim kılar». Modern insanın geçmişine ve özüne ait pek çok şeye yabancılaştığı gibi bedenine de yabancılaşması, hayvanlarla arasındaki hiyerarşi algısını besleyen tiksinti alışkanlıklarıyla doğrudan ilişkili bana kalırsa.

Öyle görünüyor ki Paul Bloom ilgisini yalnızca psikolojiye değil, aynı zamanda felsefeye, tarihe, antopolojiye ve daha pek çok alana ayırmayı başarabilen akademisyenlerden. Kalemini başarılı kılan yönlerden biri de, araştırma ve bilimsel yayın sürecindeki -işin içinde olmayan kişilerin pek de farkında olmadığı- kimi «stratejileri» okurun kulağına fısıldamak konusunda gösterdiği açıksözlülük.

Kitapta savunulan anafikri yine yazarın bir cümlesiyle özetleyelim en iyisi: «Bebekler, evrim sayesinde empati ve merhamet yeteneğiyle, başkalarının davranışlarını yargılama yetisiyle, hatta ilkel bir adalet ve hakkaniyet algısıyla donanmış ahlaki hayvanlardır.» O sevimli mi sevimli insan yavrularını ‘hayvan’ diye andığımızdan ötürü, biz evrimsel psikologları mazur görmeniz dileğimle.

Çağlar Solak
 
Üst