Neler yeni

Ahlak üzerine (umulur ki ahlak Üzre)

iuflsfozkn

Yeni üye
Katılım
8 Ocak 2011
Mesajlar
673
Puanları
0
Yaş
33
....Kimlikleri flulaştırıp olayları öne çıkardığımızda neredeyse hiçbir şeyin olması gerektiği gibi olmadığı karamsarlığına kapılıyor insan.Kanunlarda ,kitaplarda yazılı kaideler günlük hayatta iş görmüyor.İşe mi gireceksiniz? Her kademe için sınav şartı var ancak biliniyor ki iş,CV nin ulaştırılması aşamasında devreye giren mekanizmalarda bitiyor.Tayin, terfi,ihale.....
Hemen hepimiz dindar olmakla nteliyoruz kendimizi.Din ,insanı ruhen ,ahlaken bulunduğu yerden yukarı taşımayı vadeden bir değerler bütünü iken nasıl oluyor da örneklerini görüp hayal kırıklıkları yaşadıkça 'Dindarlar düne göre daha mı az ahlaklı?' sorusunu sormak durumunda kalıyoruz?Tek cevabı olmasa da biz, toplumsal izler üzerinden yürüyerek bir yere varma niyetindeyiz.Şüphesiz herkesi kapsayacak değil söyleyeceklerimiz..
Bugün dünden daha mı fazla malulüz ahlaki zaaflarla?Evet demek,hayır demek kadar zor.Gazeteci yazar Ahmet Turan Alkan , temel meselenin 'görünürlük' olduğu kanaatinde.Yüz sene önce evinde oturan kadının bugün sosyal hayatta varlık gösterenlerden daha ahlaklı olduğunu neye dayanarak söyleyeceğiz?Ya da daha dindar olduğunu?"Homoseksüellik geçen yüzyıla kıyasla artmıştır desem kabul eder misiniz?Lut AS dan beri var.İnsanlar düne göre daha görünür.O zaman şaşırıp aa bu da varmış ,demeye başlıyoruz."
devamı yarın...Alıntı aksiyon dergisi kapak konusu yazan Ayşe ADLI
 

iuflsfozkn

Yeni üye
Katılım
8 Ocak 2011
Mesajlar
673
Puanları
0
Yaş
33
öncelikle bu konuyu elle yazmaya çalışacaktım devamı yarın demiştim..fakat çok zman aldığından bir hafta beklemeyi ve internette yayınlandıktan sonra kopyala -yapıştırın güzelliğinden faydalanmak istedim ...konu çok uzun olduğundan ve uzun yazılar bilgisayar ve cep telefonu ekranlarrında okunması tercih edilmediğinden parçalara bölerek ekleyeceğim umarım faydalanabilriz.
Görünürlük modernlik alameti. Ve en önemli tetikleyicisi 1950’lerde başlayan şehirleşme. Sosyolog Nazife Şişman dönüşümün hızlı şehirleşme ile yakından alakalı olduğunu belirtiyor: “Birdenbire şehre gelen insan ne yapacağını bilemedi. Dindar insanın referansından dolayı daha düzgün durmasını bekliyorsunuz ama pratik her zaman teoriyi tutmuyor. Benzer şekilde yozlaştık.”

Kendini dinden hareketle tanımlamayan insanlarla Müslümanlar arasında bir fark olmalıydı. Ancak makas giderek daraldı. Kimlikler kendiliklerinden bir anlam ifade etmiyor kimse için. Dindar insan hak yemez diyemiyoruz kolay kolay. Ya da yalan söylemez, rüşvet almaz, faiz yemez; hayvana, ormana, havaya, suya başka nazarla bakar. Sorumluluklarının farkındadır… Oysa işler böyle yürümüyor. Sistem, ne pahasına olursa olsun kazanmak uğruna dizayn edilmiş. Çaresizliğini gizlemiyor kaybının farkında olanlar: “Kuralları biz koymadık. Var olmak için ya herkes gibi davranacaksın ya da ‘ben yokum’ deyip geri çekileceksin…”

Şehirleşme hızlandırıcı bir unsur ancak öncesi var. Din, yüzlerce yılda yavaş yavaş, dünyayı düzenleyen bir aktör olmaktan çıkarıldı. Sosyal bilimcilerin modernleşme dediği dönüşüm, Hıristiyanlığı kiliseye hapseden Batı’nın yeni dünya kurgusuydu aslında. Ve bu dünyada ahiret üzerine yapılan hesaplara yer yoktu. Prof. Süleyman Seyfi Öğün, asıl meselenin sekülerleşme (dünyevileşme) olduğunun altını çizerken de aynı hakikate işaret ediyor. Tek boyuttan ibaret yeni hayat, ahiretle beraber ifade ettiği tüm anlam dünyasını da reddediyor. Hesaplar dünya üzerine yapılıyor: “Düz bir çizgide, dünyevi hat üzerinde hakikati arıyoruz. Modern Batı yatay bir boyut veriyor bize. Hücrenin resmini dahi çıkarıyor karşımıza. Ama bir boyut daha var, kafamızı kaldırıp yukarı bakmamıza sebep olan dikey boyut. Biz yukarı çok fazla bakmıyoruz. Dünyevi yanımız çok azdırılmış. Metafiziğimiz de köreltilmiş. Fizik metafiziği kaldıramaz. Tabii ki bir dinî hayat yaşıyoruz ama metafiziği olmayan bir dinî hayat. Denge bozulduğu için geriye simgeler dışında bir şey kalmıyor. İnsanlar bu manada cahiliyeyi yaşıyor bence.”
 

iuflsfozkn

Yeni üye
Katılım
8 Ocak 2011
Mesajlar
673
Puanları
0
Yaş
33
İslam çerçevesinde şekillenen dünya tasavvuru sayesinde Anadolu’ya hemen nüfuz edemiyor bu bakış açısı. Devlet nizamı İslam esaslarına göre şekillenince din ile dünya arasında bağ kurmak da kolay oluyor. Ahmet Turan Alkan’a göre II. Mahmud’un 19. yüzyıl başında devlet nizamında yaptığı değişiklikler ilk kırılmayı teşkil ediyor: “Padişah dinde reform yapmadı ama dinî hayatın kendini sürdürebileceği mekanizmaları kurcaladı. Cihaz orada bozuldu.”

Cumhuriyet’in hikâyesi buraya eklemleniyor. 20. asrın ilk çeyreğinde yeni kurulan devlet, nizamını topyekûn değiştirdiğini ilan ettiğinde yaşanan tam anlamıyla bir kültür şoku. “Türkiye, ‘böyle olmuyor, ben medeniyet değiştireceğim’ dedi. Medeniyet değiştirmek, sahip olduğunuz bütün değerleri terk edip yenilerini benimsemek demek. Bu konuya azıcık kafa yoranlar bunun yüzyıllar alacağını, hatta mümkün olmayacağını bilir.” yorumu Prof. Dr. Sadettin Ökten’e ait. “Bu yıkımın enkazı orta yerdeyken 1950’lerde siyasi bir kararla tarım toplumundan sanayi toplumuna geçtik. Avrupa’nın yüzlerce yılda geldiği yere biz bir günde geldik.”

Peş peşe yaşanan kırılmalar; hayat tarzı, dünya görüşü, değer yargıları, inanç, felsefe… O güne kadar birikmiş ne varsa hepsinin elden çıkması anlamına geliyor Ökten’e göre. Bu telaş içinde elden gidenin yerine yenisi de konulmuyor pek tabii. Modernleşme hikâyemiz 80’lerde kapitalizmin resmen kabulüyle sonuçlanıyor. Çok az kişi tarafından fark edilse de asıl çöken; dinî hayat, İslami değerler sistemi oluyor neticede.

Muhafazakâr halkın politik bir figür olarak ortaya çıkışı da 80’li yıllara tekabül ediyor. Birikimini henüz pratikte test etmeyen yeni ‘İslamcılar’ın yabancısı oldukları dünyaya ne cevap verecekleri sonra sonra şekilleniyor. Dücane Cündioğlu anlatıyor: “80’li yılların başındaydık. Zihnimizde bir dünya vardı, içinde yaşadığımız başka bir dünya. Birbirine karşıt bu iki dünya arasındaki gerilimin pekâlâ farkındaydık. Çaresiz içinde yaşadığımız dünyayı zihnimizdeki dünyaya uydurmaya karar vermiştik. Hem de bir çırpıda. (…) Muhalif görünmüyorduk, öyleydik zaten. İyi ki öyleydik. Hepimiz yoksulduk çünkü."
 

iuflsfozkn

Yeni üye
Katılım
8 Ocak 2011
Mesajlar
673
Puanları
0
Yaş
33
Yoksulluk bahsi önemli, zira dindarın dünya ile sınandığı, zenginleştikçe daha bir görünür oluyor. Cündioğlu’nun yazısını Ayşe Böhürler’in sözleri tamamlıyor: “Sonra kendimizi test etme imkânı bulduk. Sahipleri ve yöneticileri dindar insanlar olan kurumlar kuruldu. Çalışanlarını düşük ücretlerle sömürmeye başladı. İşçinin sigortasını ödemek İslami midir, ahlaki midir? İşten çıkardığında tazminat ödemek ya da ödememek gibi aslında hiç konuşmadığımız pratik sorunlar karşısında nasıl bir tavrı hangi gerekçe ile takınacaktık? Bu sorulara verilen cevaplar o günlerde tartıştığımız ilkelerle örtüşmüyordu...”

Gündelik pratiklerle yüz yüze gelene dek tavizsiz, net bir söylem inşa ediliyor, âdeta duvar örülüyor modern dünya karşısına. Fakat direnmek kolay olmuyor. “Hepimiz Cumhuriyet’in eğitim mekanizmalarından geçmiştik. Çoğumuz kolejliydik. Yurt dışında eğitim alanlar vardı aramızda. Doğal olarak zihinlerimiz Batılıydı, buna rağmen seküler dünyanın bize dayattıklarını reddediyorduk. Mesela Noel kutlamasını söz konusu bile edemezdik o yıllarda. Oysa şimdi ‘olabilir, yapsınlar’ noktasına geldik.” Böhürler, sadece Noel’den bahsetse de o yıllarda çok tartışılan faiz, kredi kullanımı gibi konular için de geçerli aynı bakış farkı. O güne dek ‘haram, günah’ diye reddedilenler ‘zaruret’ kabilinden dâhil oluyor hayata. Bir kısmı aslında vazgeçilmemesi gereken değerler, aşağı çekilmemesi gereken duvarlarken ilk tuğla çekiliyor.

Bir başka tartışmalı başlık, teknoloji ve birlikte getirdikleri. Dücane Cündioğlu, bir makalesinde, o yıllarda, İslam’ın dünyayı kavrama, yorumlama biçimiyle modern dünya arasındaki gerilim ve çatışmayı azaltmak isteyenler olduğunu hatırlatıyor. “Savunma yöntemleri şuydu: Teknoloji, bir bıçağa benzer, o bıçakla adam da öldürebilirsin, hayat da kurtarabilirsin. Dindar çevreler, modern bilimin ardındaki yeni dünya tasavvurunu görmüyor; sırf besmele çekmekle atom bombasının meşruiyet kazanacağını (Müslümanlaşacağını) zannediyorlardı. Bir Müslümanın mukaddes gayeler(!) uğruna da olsa kimyasal silah kullanma hakkını kazanamayacağını akletmek istemiyorlardı.”
 

iuflsfozkn

Yeni üye
Katılım
8 Ocak 2011
Mesajlar
673
Puanları
0
Yaş
33
Süleyman Seyfi Öğün’ün metafiziğe yaptığı vurgu biraz daha anlam kazanıyor bu yorumdan sonra: “Fiziki dünya metafizik olanı anlamanız konusunda size engel çıkarabilir. Modern bilim size atom bombası yaptırtır, at ya da atma demez. Metafiziği yok çünkü. Metafizik, yaptığınız işi düşündürten şeydir. Bir şey yaparken ‘dur bir dakika dedirtir’ insana.”

Gündelik hayattaki değişikliklerin zihnî, dolayısıyla da dinî hayatı etkileyip etkilemediği ya da nasıl etkilediğini fark etmek için durup tahlil etmek gerekiyor. Ancak her şey büyük bir hızla olup biterken durmaya da düşünmeye de vakit kalmıyor çoğu zaman. “Hayatımızda çok fazla yenilik var. Onlara alışıp ne olduklarını anlayacak vakit yok. Her şey hızla ilerliyor ve biz savruluyoruz.” diyor Nazife Şişman. “Din dünyevi pratiklere nasıl dökülür? İki yüzyıllık modernleşme tecrübesi boyunca bu soruya cevap bulamadık. Müslüman camianın talebi ‘hem Müslüman kalalım hem modernleşelim’di. Bu süreç henüz bitmedi. O yüzden Müslümanca bakış ve duruşun prototip bir tanımı yok.”

Süleyman Seyfi Öğün, meselenin 1400 sene önce indirilen bir Kitap’tan her asra uygun yeni yorumlar çıkarmak olduğuna işaret ediyor: “14 asır boyunca çok sayıda nesil Kur’an-ı Kerim’i okudu, anlamaya çalıştı, yorumladı. Metin sabit fakat tarihsel durumlar öyle değil.” Farklı tecrübelerden geçen insanlar yeni yorumlara ihtiyaç duyuyor kaçınılmaz olarak. Şişman, bu gerçek kabul edilerek sorulması gereken asıl sorunun gözden kaçırıldığını düşünüyor: “Müslümanlığımız hayatımızı nasıl belirliyor? Bazı pratikler ve örgütlenmeler var ki içinde durmamız herhangi bir sakınca içermiyor. Ama bazen de itiraz etmemiz, içinde yer almamamız gereken durumlarla karşılaşıyoruz. Mesela faizle ilgili hiçbir tartışma yok bugün. İşin niteliğine değil de onu kimin yaptığına bakıyoruz. Kredi kartının kendisi değil, alındığı banka önem taşıyor mesela.”

Düzenlediği hayat tarzı ile uyuşmayan davranışların sebebi, Kur’an’ın içeriğini ve varlık sebebini yeterince idrak edememek mi? Öğün’e göre hayır: “Metinle irtibat sıkıntısı yok. Mesele yorumlanışı ile ilgili. Benim gördüğüm şey, neyi elde etmek istiyorsak o tarafından okuyoruz. Niyetimiz doğrultusunda yorumlar yapıyoruz.”



devamı daha sonra
 

iuflsfozkn

Yeni üye
Katılım
8 Ocak 2011
Mesajlar
673
Puanları
0
Yaş
33
ahlak ile ilgili face den alıntı ki o da britannica dan alıntı..
AHLAK FELSEFESİNİN KONUSU

Ahlak Felsefesinin konusu insanın davranışları,yapıp etmeleridir.İnsanın yalnızca iradeli davranışları ahlak felsefesinin konusuna girer.İstenç dışı davranımlarla ahlak felsefesi
ilgilenmez.
Ahlak(Moralite): Bir toplumda uyulması gereken kurallar bütünüdür.Toplumdan topluma,kültürden kültüre, zamandan zamana değişiklikler gösterir. Göreceli ve özneldir. Bu anlamda” ahlak”değil “ahlaklar” vardır.Ahlak kuralları “iyi” ve “kötü” nün ne olduğunu bildiğini savlar ve buna göre iyinin yapılmasını kötünün yapılmamasını emreder.Yani kural koyucu (normatif) bir özellik gösterirler.Uyulmadığında yaptırımlara sahiptirler ve bireyleri kendisine uymaya zorlarlar.
Etik(Ethic): Varolan ahlak(moralite) üzerine düşünme,varolan ahlakı sorgulama etkinliğidir.İnsanın ahlaka ilişkin davranışlarının doğurduğu sorunları ele alan felsefe dalıdır.Etik her zaman,her yerde ve her koşul altında geçerli olabilecek ahlak kuralları olup olmadığını sorgular.”İyi” ve “kötü”nün ne olduğunu bir problem olarak ele alır ve dolayısıyla “şunu yap”,” bunu yapma” biçiminde kurallar koymaz.Yani normatif değildir.Ayrıca yaptırımlara da sahip değildirler. Kısacası “ahlak” bir toplumda kendisine uymaya zorlayan kurallar bütününü ifade ederken, “etik” varolan bu kuralları sorgulama etkinliğini ifade etmektedir.

AHLAK FELSEFESİNİN TEMEL KAVRAMLARI
BİREY: Toplumsallaşmış insan,toplum içerisinde yaşayan insanı ifade eder.Her birey biyolojik bir organizma olmak zorundadır ama her biyolojik organizma olan insan birey olmayabilir.
İYİ:İnsanın yapması gereken davranışlardır.Ahlakça değerli olandır.
KÖTÜ:İnsanın yapmaması gereken davranışlardır.
ÖZGÜRLÜK:Bireyin salt kendi iradesi ile “iyi” ve “kötü” olan davranışlardan birisini seçebilme gücüdür.
ERDEM (FAZİLET):İnsanın eylemlerinde hep iyi olana yönelmesidir.
SORUMLULUK:Bireyin iyi ya da kötü olanı özgürce seçmesinin getirdiği sonuçlardır. İnsanın kendi eylemlerinin ya da yetki alanına giren herhangi bir olayın sonuçlarını üstlenmesidir.
VİCDAN:Tutum ve eylemlerimizin ahlakça değerli olup olmadığını yargılama bilincidir. Bir çeşit içsel mahkemedir.Bireyin iyi ya da kötü olanı seçmesini içsel bir muhasebeye tabi tutmasıdır.
AHLAK YASASI:Uyulması ahlak açısından gereken,genel-geçer kurallardır.
AHLAKİ KARAR:Ahlak kurallarına özgürce uymaktır.
AHLAKİ EYLEM:Ahlaka uygun davranışı gerçekleştirmedir.Ahlaka uygun eylem davranış olarak dışa yansır. Eylemin dışa yansımayan yönü ise tutumdur. ÖRNEK erse geç gelen öğrencinin öğretmene gerekçeyi belirtirken doğruyu söylemesi “İYİ”,yalan söylemesi “KÖTÜ”,bu davranışlardan birini seçmesi “ÖZGÜRLÜK”,Doğru söylemeyi seçmesi “ERDEM” dir.

Britannica,
 

iuflsfozkn

Yeni üye
Katılım
8 Ocak 2011
Mesajlar
673
Puanları
0
Yaş
33
1.SOKRATES
Sokratese göre akıl ve onunla elde edilmiş bilgi her şeyin üstünde başlı başına bir erdemdir.O’na göre bilgili insan aynı zamanda erdemli insandır.Hiç kinse bilerek kötülük yapmaz.Kötülükle bilgisizlik aynı ve bir şeylerdir.İyi belirli bir amaca mutluluğa hizmet der.Dolayısıyla hiç kimse isteyerek iyiden kaçmaz ;ancak bilmediğinden kaçar..Ona göre kişi uruma göre davranarak ahlaklı olamaz.Durum ahlakı diye bir şey yoktur. Kişinin her zaman e her yerde uyması gereken evrensel ilke ve evrensel ahlak vardır.Bunlara ancak akıl ve bilgi aracılığıyla ulaşılabilir.

2.PLATON
Ona göre evren “gölgeler” ve idealar olmak üzere ikiye ayrılır.Nesnel varlıklar birer gölgedir çünkü sürekli değişmektedirler.Hiçbir kalıcılıkları bulunmamaktadır.Aslolan varlıklar idealardır ve her ideanın bir gölgesi bulunmaktadır.Nesnel varlıklar alanında iyi dediğimiz şeylerin aslı “iyilik” ideasıdır.Ahlaklı olmak için bu ideaya akıl yoluyla ulaşmamız gerekmektedir.

3.FARABİ
Farabi’ye göre iki türlü varlık bulunmaktadır.Birincisi özü tözü bir olan, karşıtı olmayan, herhangi bir belirlenimi bulunmayan, kendi kendinin nedeni olan zorunlu varlık.Tanrı. İkincisi ise zorunlu varlığın var ettiği mümkün varlıklar.İnsan ve diğer varlıklar.İyinin ne olduğu “Zorunlu Varlık”ın sahip olduğu etkin akıl tarafından bilindiği için, “mümkün varlık”, “ zorunlu varlık”ın etkin aklına kendi aklıyla ulaşıp bu evrensel ilkeleri öğrenmelidir.

4.SPİNOZA
Spinoza’ya göre evren “Makro Kozmos” ve” Mikro Kosmos” olarak ikiye ayrılmıştır.Başlangıçta bir olan bu iki evren, insanın duygu ve tutkularının esiri olması yüzünden ayrışmıştır.Neyin iyi neyin kötü olduğu “makro kosmos”un doğasında belli ve gizlidir.”Mikro kosmos” olarak insan duygu ve tutkularının esiri olmaktan kurtularak “makro kosmos”un doğasına geri dönüp bu evrensel ilkelere sahip olmalıdır.

5.KANT
Kant insan eyleminin amacının ne mutluluk ne de yarar olabileceğini söylemiştir.Ona göre insan Teorik Akıl ve Pratik Akıl olmak üzere iki ayrı akla sahiptir.Teorik akıl insanı duyusal dünyanın bilgisine ulaştıran Fenomenler aleminin bilgisini edindiğimiz aklımızdır.Öte yandan Pratik akıl ise numenler aleminin bilgisine ulaştıran aklımızdır. Kant’a göre insan pratik aklı aracılığıyla kendisine ödev edindiği bir takım ilkelere sahip olmalı ve ne pahasına olursa olsun bu ilkelere uygun davranmalıdır.Ancak o zaman ahlaklı olabilir. Örneğin: Doğru söyle!...(Güç durumda kalmamak için değil,ne olursa olsun,zarar görsen de,acı çeksen de, hatta hayatına mal olacak olsa da)
Kant’ın ödev ahlakının belli başlı ilkeleri şunlardır:
1.Öyle davran ki;eylemine ölçü olarak aldığın ilkeyi herkes için geçerli bir yasa olarak isteyebilesin!...
2.Öyle davran ki,eylemlerinde insan basit bir araç değil başlı başına bir amaç olarak ortaya çıksın!.
3.Öyle davran ki;insan istenci kendisini bir yasa koyucu gibi hissetsin!...(Yani herkes kendi kendinin yargıcı olsun!...)

Britannica
 

iuflsfozkn

Yeni üye
Katılım
8 Ocak 2011
Mesajlar
673
Puanları
0
Yaş
33
sooru????? kant a göre ahlak lı olmak icin ödevini yerine getirmek gerek....bu bağlamda bir insan üyesi olduğu falan takım adına işlediği suçlardan nasıl sorumlu tutulacak kii ben soruda suç dedim ama acaba suç mu o da ayrı bir mevzu ....mesela nazi almanyasında katliam yapmış subaylardan biri daha sonraları mahkemede yargılanır ve subay suçsuz olduğunu iddia eder çünkü kant a göre o kendine verilen ödevi yerine getirmiştir....bu durumda katliam suç değil
(mi) dir
 

iuflsfozkn

Yeni üye
Katılım
8 Ocak 2011
Mesajlar
673
Puanları
0
Yaş
33
Sokrates

• İnsanın eylemlerini belirleyen bir takım temel normlar ve değerler vardır.
• Bu değerlerin kaynağı insanda değildir.
• İnsanın nasıl eylemde bulunacağına, bu değerler ışığında akıl karar vermelidir.

Platon

• Bir eylemin iyi ya da kötü olmasını, "İyi ideası"na uygun olup olmamasına bağlıyor.
• İnsanın en yüksek amacı, İyi ideası'na ulaşmaktır.

Aristoteles

• Aristoteles'e göre insan, mutluluğa ulaşmak için aşırı uçlardan kaçınmalı, orta yolu seçmelidir.
• Gözü kara ile korkaklık arasında orta yol olan cesareti, müsriflik ile cimrilik arasında orta yol olan cömertliği seçmelidir.

Spinoza

• Spinoza'ya göre evren, “Makro Kozmos” ve “Mikro Kozmos” olarak ikiye ayrılmıştır.
• Başlangıçta bir olan bu iki evren, insanın duygu ve tutkularının esiri olası yüzünden ayrışmıştır.
• Neyin iyi, neyin kötü olduğu Makro Kozmosun doğasında belli ve gizlidir.
• İnsan duygu ve tutkularının esiri olmaktan kurtularak “Makro Kozmos”un doğasına geri dönüp bu ilkelere sahip olmalıdır.

Kant

• Kant'a göre ise ahlâki eylemin amacı mutluluk değil "ödev" olmalıdır.
• Ödev, iyiyi istemedir. Bunun gerçekleşmesi ya da gerçekleşmemesi önemli değildir.
• Ona göre bir eylem, "ödev" duygusundan dolayı gerçekleştirilmişse, ahlakidir.
• Kant'a göre bir eylemin gerisindeki ilke, eylemin kendisinden ve sonucundan daha önemlidir.
• "Öyle davran ki, eylemine ölçü aldığın ilke, tüm insanlar için genel bir yasa haline gelebilsin" ilkesi onun evrensel ahlak anlayışını ortaya koymaktadır.
• İnsanlar, ahlak yasalarını tüm insanlar için geçerli olabilecek şekilde koydukları için evrensel ve mutlaktır.

Kaynak: Felsefe.gen.tr
 

iuflsfozkn

Yeni üye
Katılım
8 Ocak 2011
Mesajlar
673
Puanları
0
Yaş
33
aktif zihin ile pasif zihin arasındaki ahenk zihinsel erdemdir,buna teorik alanda bilgelik ,pratik alanda öngörü ve sağduyu denebilir.
zihin ile irade arasındaki ahenk etik erdemdir ,yani cesaret , ölçülülük ,cömertlik,soyluluk vs vs
erdem kusurun tam zıttı değildir.erdem iki zıt arasında ,ortada bir yerde bulunur.örneğin cesaret bir erdemdir ve bu tanıma göre atılganlık ve korkaklık arasında ortada bir yerdedir...
aristo nun ahlak tanımı...(alfred weber -felsefe tariihi)
erdem ahlak demek sayılmaz ...yunanda erdem amaç , işlev anlamında arete kelimesi ile kullanılmış..bıçağın keskin olması erdemli oması anlamına gelir...arete insan için kullanılırsa insan insanlık gayesine uygun yaşıyorsa erdemlidir.insanlık gayesi ise Sokrates ile beraber ahlak ,etik şeklinde bir yol olmuştur.