3 sonuçtan 1 ile 3 arası

Konu: Tevfik Fikret

  1. #1
    kalliope - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    23 Aralık 2008
    Mesajlar
    737

    Standart Tevfik Fikret

    PROMETE

    Kalbinde her dakika şu ulvi tahassürün
    minkar-ı âteşinini duy, dâima düşün:

    Onlar niçin semâda, niçin ben çukurdayım?
    Gülsün neden cihan bana, ben yalnız ağlayım?..

    Yükselmek âsümâna ve gülmek, ne tatlı şey!..
    Bir gün şu hastalıklı vatan canlanırsa... Ey

    müştâk-ı feyz u nûr olan âti-i milletin
    meçhul elektrikçisi, aktâr-ı fikretin

    yüklen getir - ne varsa - biraz meskenet - fiken,
    bir parça rûhu, benliği, idrâki besleyen

    esmâr-ı bünye-hıyzini; boş durmasın elin.
    Gör dâimâ önünde esâtir-i evvelin

    gökten dehâ-yi narı çalan kahramâanını...
    Varsın bulunmasın bilecek nâm ü şânını!..




    KUŞLARLA

    Kuşlar uçar,
    Ben koşarım."
    Onların kanatları var,
    Benim kanadım kollarım.
    Kuşlar kanadını çırpar,
    Ben de kolumu sallarım.
    Uçun kuşlar, uçun kuşlar,
    Hepinizle yarışım var.
    Kelimelerin gücünü anlamadan, insanların gücünü anlayamazsınız.(Konfüçyüs)

  2. #2
    kalliope - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    23 Aralık 2008
    Mesajlar
    737

    Standart

    HAN-I YAĞMA

    Bu sofracık, efendiler - ki iltikaama muntazır
    Huzurunuzda titriyor - şu milletin hayatıdır
    Şu milletin ki mustarip, şu milletin ki muhtazır
    Fakat sakın çekinmeyin, yiyin, yutun hapır hapır...

    Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin
    Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin

    Efendiler pek açsınız, bu çehrenizde bellidir
    Yiyin, yemezseniz bugün, yarın kalır mı kim bilir
    Şu nadi-i niam, bakın kudumunuzla müftehir
    Bu hakkıdır gazanızın, evet, o hak da elde bir...

    Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı zi-safa sizin
    Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin

    Bütün bu nazlı beylerin ne varsa ortalıkta say
    Haseb, neseb, şeref, oyun, düğün, konak, saray
    Bütün sizin, efendiler, konak, saray, gelin, alay
    Bütün sizin, bütün sizin, hazır hazır, kolay kolay...

    Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin
    Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin

    Büyüklüğün biraz ağır da olsa hazmı yok zarar
    Gurur-ı ihtişamı var, sürur-ı intikaamı var
    Bu sofra iltifatınızdan işte ab ü tab umar
    Sizin bu baş, beyin, ciğer, bütün şu kanlı lokmalar...

    Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı can-feza sizin
    Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin

    Verir zavallı memleket, verir ne varsa, malini
    Vücudunu, hayatını, ümidini, hayalini
    Bütün ferağ-ı halini, olanca şevk-i balini
    Hemen yutun düşünmeyin haramını, helalini...

    Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin
    Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin

    Bu harmanın gelir sonu, kapıştırın giderayak
    Yarın bakarsınız söner bugün çıtırdayan ocak
    Bugünkü mideler kavi, bugünkü çorbalar sıcak
    Atıştırın, tıkıştırın, kapış kapış, çanak çanak...

    Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı pür-neva sizin
    Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin



    HÂLUK'UN BAYRAMI

    Baban diyor ki: "Meserret çocukların, yalnız
    Çocukların payıdır! Ey güzel çocuk, dinle;
    Fakat sevincinle
    Neler düşündürüyorsun, bilir misin?...Babasız,
    Ümitsiz, ne kadar yavrucakların şimdi
    Sıyâh-ı mateme benzer terane-î îdi!

    Çıkar o süsleri artık, sevindiğin yetişir;
    Çıkar, biraz da şu öksüz giyinsin, eğlensin;
    Biraz güzellensin

    Şu ru-yı zerd-i sefalet...Evet meserrettir
    Çocukların payı; lakin sevincinle
    Sevinmiyor şu yetim, ağlıyor...Hâluk, dinle!

    (Rübâb-ı Şikeste'den)


    HALUK'UN İNANCI

    Bir yaratıcı güç var, ulu ve akpak,
    kutsal ve yüce, ona vicdanla inandım.

    Yeryüzü vatanım, insansoyu milletimdir benim,
    ancak böyle düşünenin insan olacağına inandım.

    Şeytan da biziz cin de, ne şeytan ne melek var;
    dünya dönecek cennete insanla, inandım.

    Yaradılışta evrim hep var, hep olmuş, hep olacak,
    ben buna Tevrat'la, İncil'le, Kuran'la inandım.

    Tekmil insanlar kardeşi birbirinin... Bir hayal bu!
    Olsun, ben o hayale de bin canla inandım.

    İnsan eti yenmez; oh, dedim içimden, ne iyi,
    bir an için dedelerimi unuttum da, inandım.

    Kan şiddeti besler, şiddet kanı; bu düşmanlık
    kan ateşidir, sönmeyecek kanla, inandım.

    Elbet şu mezar hayatı zifiri karanlığın ardından
    aydınlık bir kıyamet günü gelecek, buna imanla inandım.

    Aklın, o büyük sihirbazın hüneri önünde
    yok olacak, gerçek dışı ne varsa, inandım.

    Karanlıklar sönecek, yanacak hakkın ışığı,
    patlayan bir volkan gibi bir anda, inandım.

    Kollar ve boyunlar çözülüp, bağlanacak bir bir
    yumruklar şangırdayan zincirlerle, inandım.

    Bir gün yapacak fen şu kara toprağı altın,
    bilim gücüyle olacak ne olacaksa... İnandım.


    YAĞMUR

    Küçük, muttarid, muhteriz darbeler
    Kafeslerde, camlarda pür ihtizaz
    Olur dembedem nevha-ger, nağme-saz
    Kafeslerde, camlarda pür ihtizaz
    Küçük, muttarid, muhteriz darbeler.

    Sokaklarda seylabeler ağlaşır
    Ufuk yaklaşır, yaklaşır, yaklaşır

    Bulutlar karardıkça zerrata bir
    Ağır, muhtazır dalgalanmak gelir

    Bürür bir soğuk, gölge etrafı hep
    Nümayan olur gündüzün nısf-ı şeb

    Söner şimdi, manzur olurken demin
    Hayulası karşımda bir alemin

    Açılmaz ne bir yüz, ne bir pencere
    Bakıldıkça vahşet çöker yerlere

    Geçer boş sokaktan, hayalet gibi
    Şitaban u puşide-ser bir sabi

    O dem leyl-i yadımda, solgun, tebah
    Sürür bir kadın bir rida-yı siyah

    Saçaklarda kuşlar -hazindir bu pek
    Susarlar, uzaktan ulur bir köpek

    Öter guş-i ruhumda boş bir enin
    Boğuk bir tezad-ı sükun u tanin

    Küçük, pür heves, gevherin katreler
    Sokaklarda, damlarda pür ihtizaz
    Olur muttasıl nevha-ger, nağme-saz
    Sokaklarda, damlarda pür ihtizaz
    Küçük, pür heves, gevherin katreler.


    Kelimelerin gücünü anlamadan, insanların gücünü anlayamazsınız.(Konfüçyüs)

  3. #3
    Mühendis - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    04 Ekim 2009
    Yer
    Nazilli
    Mesajlar
    271

    Standart

    TARİH'İ KADİM

    İşte, der, insanoğlunun geçmiş hayatı bu.
    Ve başlar bize maval okumaya.
    Ninniler uydurup uyutur bizi
    dedelerimizin derin boşluklar içinde, uzun,
    zifiri karanlık hayatından.
    Gösterir bize evvel zamanı,
    tek doğru, en güzel örnek, der.
    Bakarsın gelecek günlerin farkı yok geçen geceden.
    Senin tarih dediğin işte budur,
    alnında altı bin yıllık buruşuklar
    ve bir o kadar da kuşku.
    Başı geçmişe bir düşe değer,
    sürünür ayağı bomboş bir geleceğe,
    bir deri bir kemik,
    ayakta zorla durur.

    Ben hiç tiksinmem ondan,
    karşıma alırım onu arada bir,
    anlat bakalım, derim, şu eskilerden.
    Bir parça feylesofa benzer o,
    bir parça sırtlana benzer,
    berbat suratıyla da bir hortlağa.
    Yoklar mezarını unutulmuş gecelerin,
    başlar paslı, boğuk bir sesle
    bir bir bana anlatmaya,
    sırasıyle, ne olmuş ne bitmişse:
    Hep yıkım üstüne yıkım,
    acı üstüne acı!
    Ne vakit geçse anlı şanlı bir ordu,
    çöküverir ağır gölgesi bir bulutun,
    kanlar yağar dört bir yana.
    En başta bir kanlı bayrak.
    Kanlı bir taç gelir arkasından.
    Sonra araçlar sökün eder kan içinde:
    Balta, topuz, yay, kılıç, mızrak,
    mancınık, top, tüfek, sapan.
    Arada, kanlı komutanlar ve savaş birlikleri.
    En son alay alay esirler geçer.
    Yenen bir kişiye yenilen on kişi,
    çiğneyen haklı, yiğnenen hapı yuttu.
    Yıkımlara, acılara alkış tut,
    yüksekten bakanlar önünde eğil,
    insafla birdir aşşağılık ve namussuzluk,
    doğruluk lafta, yürekte değil,
    iyilik ayaklarda, kötülük kucaklarda.
    Bir gerçek var, tek bir gerçek:
    Eli kolu bağlayan zincir.
    Bir tek şey var sözü geçen: yumruk.
    Hak güçlünün, kötünün yanı.
    Uzun lafın kısası:
    Ezmeyen ezilir!
    Nerde bir şeref var, iğreti.
    Nerde bir mutluluk var, yama.
    Bir şeyin ne başına inan ne sonuna.
    Din şehit ister, gökyüzü kurban.
    Her yanda durmadan kan akacak,
    durmadan her yanda kan!

    İşte böyle inler, sayıklar o,
    anlatır insanoğlunun bu belalı ömrü
    ne yolda, nasıl sürdüğünü.
    Bakarım iskeletin kanlar köpürür dişlek ağzında.
    Duyarım sesinin titreyen kuyusunda
    yankısını korkunç bir iniltinin,
    ben de başlarım birdenbire titremeye,
    toprak da tiksintiyle titremiş gibi gelir bana.
    Savaşın gürültüsü, patırtısı, indir artık
    indir bu acıklı sahnenin perdesini!
    Dinsin sonu gelmeyen bu karışıklık!
    Sen de, gelenekçi iskelet,
    yazdığın kara yazılara bir son ver,
    aydınlığa susadık biz, aydınlığa susadık.
    Uzun karanlıklar içinde uyumak isteyen mi var?
    Bizden iyi geceler onlara,
    bizden onlara iyi uykular!
    Kimsin, ey gölge, kendinden geçmiş,
    koşuyorsun karanlıklara doğru?
    Kanla oynamış gibisin,
    kırmış geçirmişsin insanoğlunu.
    Sen buna kahramanlık mı dedin?
    Onun kökü kan ve hayvanlık be?
    Şehirler çiğne, ordular dağıt,
    kes, kopar, kır, sürükle,
    ez, vur, yak ve yık.
    Yalvarmalara yakarmalara boş ver,
    gözyaşlarına iniltilere aldırma.
    Ölümle, acıyla doldur geçtiğin yeri,
    ne ekin ko, ne ot ko, ne yosun.
    Sönsün evler, sürünsün insanlar orda burda,
    kalmasın alt üst olmayan hiçbir yer,
    mezar taşına dönsün her ocak,
    damlar çöksün yetimlerin başına.
    Bu ne alçaklık böyle bu ne namussuzluk!
    Hey bana bak, başbuğ musun ne?
    Yerin dibine bat, cakanla gösterişinle!
    Her başarı bir yıkım bir mezarlık,
    işte bir yavrucak yatıyor şurda,
    ey cihangir, onu gör de utan!
    Devril, bağımsızlığın eskimiş tahtı, devril,
    nice acılar verdin bütün insanlara,
    inim inim inlettin bütün insanları.
    Parçalan, kararmış tac, tuz buz ol,
    hep senin yüzünden yoksulluğu insanların.
    Göz yaşından incilerin nerde hani?
    Nasıl da yosun tutmuşlar, bi görsen!
    Eski çağlar nasıl kanmış size?
    Ey kan içen kargalar,
    bütün karanlıklar sizinle dolu!
    Artık yeter fikri susturduğunuz,
    yerini hiç bir şey tutamaz bu dünyada
    zincirsiz, kelepçesiz yaşamanın.
    Hadi gidin tarih korusun sizi,
    -haydutlara en iyi sığınaktır gece-,
    gidin, yok olun siz de o mezarlıkta.
    İşte müjdelerin en güzeli,
    işte en gerçek özgürlük
    düşümüzdeki gelecek çağlarda:
    Ne savaş, ne savaşan, ne salgın,
    ne saltanat, ne yoksulluk, ne ezen, ne ezilen,
    ne yakınma, ne de zulmün kahrı,
    ne tapılan, ne tapan,
    ben benim, sen de sen!

    Ey soyulan iskelet, kimse bilmeyecek o zaman,
    kimse bilmeyecek senin sayıp döktüklerini,
    savaş ne, karışıklık ne, zafer ne, anlaşma ne?
    Belki duyulmadık bir öykü,
    belki korkunç bir masal.
    Çok sürmez köhne kitap,
    fikri gömen sayfaların
    bugün olmazsa yarın yırtılacak.
    Ama kim yapacak dersin bu işi?
    Bu öyle büyük, öyle kocaman bir devrim ki,
    hangi güç kalkar, ben yaparım der?
    Yerlerin ve göklerin sahibi mi?
    Tamam, işte oldu şimdi!
    Yeri göğü elinde tutan o kibirli,
    o somurtkan ve dokunulmaz.
    Bütün bu kavgalar onun yüzünden değil mi?
    Gökyüzü, sen söyle,
    yüzyıllarca sel gibi akan su,
    - şimdi esrik bir ağzın türküsü,
    kuru sesi zindandaki bir adamın,
    iç açan bir söz ya da yakan bir söz şimdi,
    bir geniş "oh!", bir derin "eyvah!",
    bir yakarış, bir övgü,
    Şimdi tüy gibi bir rüzgar,
    Şimdi ağzın bir kasırga.
    Dokunaklı bir yakınma şimdi,
    sabredemeyen bir başa kakma,
    bir titreme, bir çan sesi,
    bir savaş davulunun gümbürtüsü,
    için için ağlamasi çaresizliğin,
    kahrın iyilikbilir kişnemesi,
    bir söylev, apaçık, gürül gürül,
    Şimdi utangaç ve hasta bir yalvarış,
    bir rahatlık bir iç sıkıntısı,
    Şimdi korkunç bir haykırma -
    bütün bu karman çorman gürültü patırtıyla
    inleyen boş kubbe, sen söyle!
    Sen ki her sesi yankılayansın,
    söyle, bu bir sürü boş çabalama içinde,
    daha yukarlardaki şu tanrı katına
    hangi sesin yankısı varabilmiş ki?
    Hangi dua kabul olmuş bugüne dek?
    Binlerim seni, göklerin tanrısı,
    din ulularından dinlerim seni:
    "Ne benzer var, ne noksanı,
    canlı ve ölümsüz ve her şeye gücü yeten ve yüce.
    Odur veren yiyeceği içeceği,
    düşleri gerçek yapan o,
    bilen, haberi olan, kahreden ve öç alan,
    açık, kapalı her şeyi duyan ve anlayan,
    el uzatan yoksullara ve çaresizlere,
    her zaman her yerde bulunan ve her yeri gören..."
    Seni böyle övüp duruyorlar işte.
    Oysa senin en üstün özelliğin ne,
    "Ortaksız" oluşun değil mi?
    Kaç ortağın var şu bataklıkta, bir bak.
    Topu ölümsüz ve her şeye gücü yeten ve kahreden.
    Ve topu ortaksız ve tek.
    Ve topunun buyruğu yasağı ve saltanatı var,
    ve topunun yukarlarda bir gökyüzü.
    Bütün ordan gelir yüreğe doğan.
    Topunun güneşi, ayı, yıldızları var,
    ve topunun görünmez bir tanrısı.
    Topunun adanan bir cenneti var,
    ve topunun bir varlığı, bir yokluğu,
    ve topunun saygıdeğer bir peygamberi.
    Ve topunun cennetinde körpecik güzel kızlar yaşar.
    Ve topunun cehenneminde birer lokmadır insancıklar.
    Tanrılar ne derse onu yapacak halk,
    sabırla ve kahırla olacak iki büklüm.
    Ama tanrılar ne derse onu yapacak.

    İnanasım gelmiyor bunların hiçbirine.
    "Ne bileyim?" diyor kime sorsam.
    Hepsi bir kuruntu mu bunların yoksa?
    Belki aldanmak yaşamanın bir gereği.
    Belki de hepsi de doğrudur, kim bilir,
    belki ben hiç bir şeyin farkında değilim,
    karıştırmaktayım "yok" la "var" ı.
    Kusurum ne? Kuşkuda olmak mı?
    Kuşku koşmaktır aydınlıklara doğru.
    İnsan aklıdır eninde sonunda gerçeği bulacak olan.
    Belki de yok olacağız bir gün topumuz birden.
    Kimbilir, öbür dünya belki de var.
    Madem bu beden o ölümsüzün işi,
    ne diye kıvranır durur bin türlü dert içinde?
    Hadi diyelim aslımız toprak bizim,
    sen gel onu kederden bir çamur yap.
    - her yeri kanla, göz yaşıyla dolu -
    insaf be, bu kadarı da olur mu?
    Sen gel hem yoktan var et,
    sonra da ettiğini boz, kötüle.
    Hiç bir yaradandan ummam bunu:
    Yaradan yok eder, ama perişan etmez!

    En zorlu düşmanın işte, tanrı,
    boğmak ister seni ulu katında,
    çok iyi tanırsın sen o yılanı,
    onun kızgın zehrinden bir vakitler bize
    bir tadımlık vermiştin hani.
    Kuşku! En zalim en güçlü düşman.
    Bunu ya bildin ya koydun kafamıza,
    ya da bilemedin işin nereye varacağını.
    "şeytanlık, düzen, sapıklık" denen şey var ya,
    bugün yerinden yurdundan edecek seni o.
    Tapınağında ışıklarını söndürüyor,
    elleriyle parçalıyor heykelini.
    Sense, iler tutar yerin kalmamış,
    göçüp gidiyorsun olanca gücünle.
    Burçlarında yıkılmalar falan hani?
    Nerde hani gümbürtüsü yıldırımlarının?
    O kızgın soluğun hani nerde?
    Ne cehennemlerinde bir kaynama var?
    Ne büyük acını gören bir göz.
    Ne de kulaklarda dokunaklı bir çınlama.
    Oysa bir ufak parçası kopsa insanın,
    bir sızlanma olur, duyulur bir ağlaşma.
    Sen Yeryüzü ve Gökyüzü'nle göç gir de,
    bir inilti bile duyulmasın ortalıkta.
    Tam tersi, kahkahadan geçilmiyor.
    Zaten yalana ağlasa ağlasa,
    bir ikiyüzlüler ağlar,
    bir de ahmaklar.

    * Tarih-i Kadim ( eski çağlar tarihi) Tevfik FİKRET



    Karl Marks'tan daha güzel anlatmamış mı :p


    Konu Mühendis tarafından (19 Şubat 2010 Saat 22:53 ) değiştirilmiştir.

Members who have read this thread : 1

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •  

Search Engine Optimization by vBSEO 3.6.0