Toplumsal Cinsiyet ve Kadın Emeği
Toplumsal Cinsiyet Kavramı
Kadının tarihsel süreçte emeği incelemeye alındığında konu, süreç içinde, toplumsal cinsiyet ve kadının toplumdaki konumu üzerine değerlendirmelere kaymaktadır. Bu nedenle, kadın emeğini tarihsel yönden incelemeden önce, toplumsal cinsiyet kavramının ele alınması, kadın emeğinin geçmişten günümüze kadar yaşadığı değişim sürecinin, daha net değerlendirilmesinde faydalı olacaktır.
Cinsiyet ve toplumsal cinsiyet kavramları, aralarındaki farkın belirtildiği kavramlar haline gelmişlerdir. Cinsiyet kavramı, kadın ya da erkek olmanın biyolojik yönünü ifade etmektedir. Toplumsal cinsiyet meselesi ise tek başına bir kavram değildir, belirli bir zaman sürecinde kültürel ve toplumsal olanın biyolojik olana kattığı formdur ki bu form tüm toplumsal ilişkileri etkiler. Ekonomik yapının, sınıfsal yapıların ve bu doğrultuda gelişen aile, evlilik, miras ve mülkiyet gibi kavramların ataerkil sistem doğrultusunda aldığı bu formun, kadının geri bırakılmasında oynadığı rolle ilgili Anne Oakley, 1972 yılında Cinsiyet, Toplumsal Cinsiyet ve Toplum (Sex, Gender and Society) adlı kitabında, cinsiyetin biyolojik, toplumsal cinsiyetin ise toplumsal olarak oluşmuş bir düzlemde belirlendiğini ileri sürer. (Oakley, aktaran; Bora, 2005: 48). Bu bağlamda, cinsiyet kelimesiyle biyolojik olarak kadın ve erkeğin ayrımından bahsedilirken, toplumsal cinsiyet kavramıyla toplumsal anlamda kadına ve erkeğe yüklenen anlamlar ifade edilmektedir. Dolayısıyla her toplum; bir erkek ya da kadını, farklı nitelikleri, davranış modelleri, rolleri, sorumlulukları, hakları ve beklentileri olan bir erkek ve kadına yavaş yavaş dönüştürür. Böylece biyolojik olan cinsiyetten farklı olarak, erkeklerin ve kadınların toplumsal cinsiyet kimlikleri, psikolojik ve sosyolojik olarak belirlenir.
Biyolojik farklılıktan çok toplumsal cinsiyet farklılıkları, kadın ve erkek arasında daha büyük bir mesafe ve eşitsizlik yaratmıştır. Kuşkusuz bu mesafe ve eşitsizliğin oluştuğu düzlem ataerkil toplumdur. Ataerkil yapı, miras, mülkiyet, aile ve evlilik kurumlarını sistemin bir parçası ve devamlılık unsuru olarak geliştirmekte; bu bağlamda kadın ve erkek rollerini de düzenlenmektedir. Kadın tamamen ev içi bir varlık olarak görülmekte ve birçok sosyal, hukuksal haktan mahrum bırakılmaktadır. Ataerkil yapının mirası ve mülkiyeti yani otorite güç ve yönetimi erkeğe bırakan anlayışı; kadının miras dışı, mülkiyet edinemeyen gücü ve otoriteyi kendinde barındıramayan bir varlık haline gelmesine yol açmıştır. Bu bağlamda oluşan kadın kimliği, evinde çocukları ve eşiyle ilgilenen, yumuşak başlı, bakım verici, uyumlu, sakin, zayıf ve erkeğe bağımlı hale gelmektedir, üstelik bu normalleşen, kabul edilen bir yargı haline gelmektedir. Ataerkillik, maddi bir temele dayanan, yapısında erkek açısından hiyerarşik ilişkilerin bulunduğu, erkeklere kadınları denetleme gücü veren, yalnızca cinsiyet ve aile ilişkilerinde değil, üretimi de içermek üzere toplumun tümünde işleyiş göstermektedir. Kadın ve erkek rollerinin toplumsal yaşamda belirlenmesinde oldukça etkili olan toplumsal cinsiyet, ekonomik sistemin işleyişi için de cinsiyete dayalı bir işbölümü dayatır ve bunu biyolojik temellere dayandırır.

Kadın Emeğinin Tarihsel Süreç İçerisinde Dönüşümü
Kadın emeğinin tarihsel süreç içerisinde, eşitlikçi yapıdan, erkek egemen yapıya geçtiği bilinmektedir. Toplumsal cinsiyet tarihine ilişkin kimi düşüntüler, bu bilgiyi kanıtlar nitelikte, bitkilerin ve hayvanların evcilleştirilmesi ile giysi çömlekçiliğinin bulunması üzerinde temellenen neolitik köy toplumunda anaerkil ya da en azından eşitlikçi bir aşamanın varlığını saptamaktadır. Bu bilgilerden hareketle kadın emeğinin tarihsel süreç içerisinde dönüşümünü ele almak için kadınlarla ilgili en eski bilgiye ulaşılabilecek, avcılık ve toplayıcılık dönemi olan paleolitik çağa göz atmakla başlamalıyız.
İlkel dönemde, sınıfsız ve sömürünün olmadığı bir toplum yapısı vardır. İlk ilkel toplulukların, gruplar halinde yasamaya başlamasıyla toplumsal ilk işbölümü de ortaya çıkmıştır. Cinsler arası ilk işbölümümün ortaya çıktığı bu dönemin yasam biçimi, “ilkel komünizm” olarak da adlandırılmaktadır. (Bebel, 1975, s.30.) Başlangıçta topluluklar, yerleşik olmayan göçebe bir yaşam içinde avcılık ve toplayıcılık yaparak yaşamalarını sürdürürken, bu süreçte kadınlar önemli roller üstlenmişlerdir. Toplumbilimciler, bu dönemde erkeklerin avcılık yaparken, kadınların bazı tohum bitkilerinin yetiştirilmesi ve çanak-çömlek yapımı gibi işlerle ilgilendiklerini saptamışlardır. (TİSK, 2002, s.17) O dönem yapılan işler arasında temel ayrım, kadın işi erkek işi ayırımı değildir. Toplumsal yapıdan kaynaklı oluşan bir işbölümü söz konusudur ki bu genel olarak “doğal işbölümü” olarak adlandırılmaktadır. Doğal işbölümünde kadın ev çevresinde ekme, toprağı işleme ve toplayıcılık yapmakta, erkek ise avlanmaktadır. Bu toplumların yaşamında doğal işbölümünde kadınların yerine getirdiği toplayıcılık birincil iktisadi faaliyet olurken, erkeklerin yürüttüğü avcılık ikincil iktisadi faaliyet olmaktadır. Kendiliğinden oluşan doğal işbölümünde üretimde etkin olan kadın, evin yönetimini de üstlenmiştir. M.Ö 20.000’de yaşayan bu kadın merkezli klan yapılı toplumun, ilk örgütleniş aşamasında ideoloji esas itibariyle kadın eksenlidir. Başka bir ifadeyle, topluluğu ilk yaratan kadındır ve dolayısıyla kadın güçlü konumdadır. Bu ilk toplu yaşam zemini, ihtiyaçlar temelinde bir araya gelinip, gönüllü katılım esasında geliştirilmiş, ilk kolektif emek ortaklığının gerçek ifadesi olmuştur. Bu dönemde, üretim ve tüketim fazlası söz konusu olmadığından herhangi bir egemenlik de gelişmemiştir. Buna karşılık genel olarak kadının yaptığı ekme, toplama işleri daha sürekli ihtiyaç gidermektedir. Bunun yanı sıra kadının dönem dönem gebelik sebebiyle de avcılık gibi faaliyetler için uzağa gitmesinin engellenmesinin bu işbölümünün oluşmasında etkisi olduğu söylenebilir. Ancak bu doğal işbölümü ne yaşantıda kadına bir ikincillik getirmekte ne de yaptığı işler değersiz görünmektedir.
Ayrıca, M.Ö 20.000’li yıllara dayanan Paleolitik Çağ’dan itibaren görülen insan figürlerinin çoğu kadın betimleridir. Kadının toplumsal yaşamda yerini belirleyen önemli ve öncelikli etkenlerden biri doğurganlığı, neslin devamını sağlaması ya da o zamanki düşünüşle yaratıcılığıdır. Doğurganlığın sadece kadına bağlanıyor olması, kadına toplumda “tanrısal” bir güç, kutsal bir saygı dayatmıştır diyebiliriz. Bu dönemde toplumda soyun kadınlar tarafından devam ettirildiği düşüncesi hâkimdir ve kadın doğurganlığı bereket kavramıyla özleştirilmektedir. Ayrıca doğumda erkek rolünün bilinmiyor olması sebebi ile soy bağının kadın temelli oluşturulması da doğal kabul edilebilmektedir. Soy bağının kadın temelli şekillenmesi ile akrabalık gibi bazı ilişkiler de kadının soyundan gelenler üzerinden yürüyordu. İnsanlığın ilkel aşamasında, kadının bu biçimdeki belirleyici rolü olması, ona kutsal bir varlık olarak tanrıça misyonunu yüklemiştir.
Kadınlar toplumdaki bu ayrıcalıklı ve öncelikli konumlarından kuşkusuz bir anda feragat etmediler ya da tüm bu değişimler çok ani olmamıştır. Bu dönüşümde dönem insanlarının yaşantısında değişen bazı öğelerin etkin rolü olduğu da kesindir. Bu öğelerden birisi, doğanın getirdiği sürprizlerdir, M.Ö. 10.000 yıllarında son buzul çağının ortadan kalkmasıyla başlayan ılıman iklimle birlikte çeşitli kabileler, tarımsal üretime geçmişlerdir. Bu dönemde, erkekler avcılık ve toplayıcılığın yanında, toprağı çapa ile kazmaya ve hayvancılığa başlamışlardır. Kadınlar ise, tohumun ve tahılların ortaya çıkmasıyla, değirmenlerin yapımı, tohumların saklanabilmesi için yeni usullerin bulunması, ilk çömleklerin yapımıyla uğraşmış, dokumak işini yürütmüşlerdir. Böylelikle toplumsal işbölümü tarımın dışında yeni bir biçim almıştır. Aynı zamanda, sabanın icadı, tarımda hayvanların kullanılmasını mümkün kılarken, tarım erkeklerin faaliyeti haline gelmiş, çömlekçilikte tekerleğin kullanılması da bu alanın erkeklere özgü bir iş haline gemlisini beraberinde getirmiştir. Üretimde zamanla meydana gelen bu değişmeler nedeniyle, üretim faaliyetlerinden ilk olarak kadınlar ve yaşlılar çekilmiştir. Kadın giderek ev işleri ve çocuk bakımıyla ve basit işlerle uğraşmaya başlamıştır. Kadın emeği böylece süreç içerisinde ikinci plana düşmüştür. (Döner, 1999, .4–5)
Bunun sonucunda kadın emeğinin değeri azalırken, bu dönemde başlayan neolitik birimler arasındaki ticaret, topluluktaki genel refah, erkek emeğine bağımlı olmaya başlamıştır. (Sosyal ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi, s.2440.) İnsanlık tarihinde ilk kez cinsler arası ilişki erkekler lehine bu dönemde değişir. Kadının, tarihi gelişim içinde ikincilleşmesi saban tarımını gelişmesi ve kentleşme ile beraber M.Ö. 4. ve 3. bin yılda Eski Mezopotamya’da gerçekleştiği tahmin edilmektedir. (Berktay, 2000, s, 37) Bu dönemlerde, kadının üstünlüğünden değil, erkekle eşitliğinden bahsedilmektedir. Bu eşitliğin gezici topluluklardaki sebebi, özel mülkiyetin olmayışına bağlanmaktadır. Engels, yerleşik hayata geçmeyle beraber ilk özel mülkiyete yani tarım araçları, hayvan, çiftlik vesaire erkeğin sahip olduğunu belirtmektedir. (Engels, 1992, s. 62.) Mülkiyet miras yoluyla babadan erkek çocuğa geçmeye başlayınca, kadının cinselliğinin ve bedeninin denetimini erkeğe veren ataerkil aile kurumlaşmaya başlamıştır. Kadının beden denetimi önce babanın, sonra kocanın eline geçmiştir. Artık kadın, kabileler arası değiş tokuş edilen bir nesneden ibarettir.
Ayrıca ve daha önemlisi kabileler arası savaşların yaşanmaya başlanması ve bu savaşlarda ganimetlerin elde ediliyor olması erkekleri toplum hayatında ve yer aldıkları kabilelerde daha etkili hale getirmiştir. Doğurganlıkta erkeğin rolünün öğrenilmesi de toplumda soy bağının erkek üzerinden işlemeye başlamasında çok önemli bir unsur olarak karşımıza çıkar. Burada, savaşlarda elde edilen ganimetler, ihtiyaçtan arta kalan kısım erkeğin soy bağının olduğu akrabalarına geçmeye başlamıştır. Kadının toplumdaki önemli dönüşümü aslında burada başlamaktadır. Bu ihtiyaç fazlasının erkeğin soy bağından gelen mirasçılara bırakılması da doğal olarak kadının doğurganlığının kontrol ediliyor olmasını getirmiştir. Kısacası denebilir ki, bu “tüketilemeyecek fazlalık” özel mülkiyeti ortaya çıkarmış, bununla beraber ise en önemli mülklerden biri olarak kadın ve doğurganlığı denetlenmeye başlanmıştır. Erkek egemen bu yeni toplumsal yapıda, erkeğin koyduğu yeni ataerkil yasaya göre, bir kadından doğan çocuklar babanın bireysel çocukları, yani erkeğin mülkiyeti ve maddi mülkinin de sahibi olmaktadır. Her erkek, özel mülkünü soyunu devam ettirecek olan erkek çocuklarına bırakmaya başlamaktadır. Bu ataerkil soy zincirine göre kadının konumu ise, erkeğin soyunu ve mülkiyetini sürdürecek çocuk üreticisi olmaktan öteye gidememektedir. Tarihin devam eden döneminde ise “daha ikincil bir hayat” kadınların kullanımına sunulmuştur
Ek olarak, M.Ö. 6000 ve 3000 yılları arasındaki dönemde, su ve rüzgâr gücü gibi yeni enerji kaynaklarının bulunduğu ve tarımda yaşanan teknik devrim, toplumsal örgütlenmeyi alt-üst ederek kadının toplumdaki yerini değiştirmiş ve ataerkil yapının ağır ağır toplumsal yaşama yerleşmesini sağlamıştır. Tarımda ileri tekniklerin kullanılmaya başlaması, yerleşik hayata geçiş ve kentlerin ortaya çıkışı gibi gelişmelere özel mülkiyetin gelişmesi, sınıfların ortaya çıkmasının yanı sıra kadınların durumunun bozulmasına yol açmıştır. Ortaçağdan itibaren erkek üstünlüğünü kabul eden tek tanrılı dinlerin yaygınlaşması ile kadın ikinci sınıf olarak görülmeye başlanmıştır. Bu nedenle kadınlar ilk mücadelelerini dinsel arenada vermek durumunda kalmış ve kadının da insan olduğunu kabul ettirebilmek için çaba harcamışlardır. (Berktay,.2008)
Yerleşik düzene geçişten X. yüzyıla kadar süren dönem ‘aile ekonomisi ve kölelik düzeni’ olarak nitelendirilmektedir. Bu dönemin özelliği işgücünün aile bireyleri ve köleler tarafında karşılanması ve her iki durumda da bir ücretin söz konusu olmamasıdır. Sonuç olarak, kadın toplumsal ve ekonomik yasamda, çoğu erkek egemenlikli yaklaşımların aksine, doğası gereği değil, acımasız toplumsal gelişme sürecinin sınıfsallaşması evresinde kaybetmektedir. Sınıflaşmanın köleci toplum aşamasında da ilk köleleştirilen ve mülkleştirilen kadın cinsidir. Toplumda üretkenliğin sembolü olarak görülen kadın, köleci toplumun ortaya çıkması ile kendi öz benliğinden uzaklaştırılmıştır.
X-XV. yüzyıllar arasındaki dönemde ‘Feodal Düzen’ egemendir. Feodal dönemde ise, kadının üretimde yer almaması onu tamamen değersiz kılmakta, bu durum kız çocuklarının diri diri gömülmelerine kadar götürülmektedir. Kadının yaratıcılık yetilerini şeytanla özdeş kılan kilise, kadını toplumsal alandan dışlamıştır. 14. ve 17. yüzyıllar arasında kadınların veraset hakları ve ekonomik bağımsızlıkları kısıtlanmıştır. Kadınların toplumsal hayattan soyutlanmaya karşı gösterdikleri direnişlerden tedirgin olan kilise ve burjuvazi, yeni aile hukuku şeklinde adlandırılan kurumla tepkileri bastırmaya çabalamıştır. Oluşturulan yeni aile hukuku ile kadının erkeğe bağlı oluşu ve eve hapsolması yasal bir zemine oturtulmaya çalışılmıştır. Hukuki açıdan kocanın yetkilerini genişleterek ayrıcalıklı konumunu güçlendirmiştir.
17. yüzyılda ise madencilik bölgelerinde kız ve erkek çocukların, babaları ya da anneleri ile maden ocaklarının ağzına, bazen de yeraltında çalışmaya gittikleri görülmektedir. Bu dönemde kadınlar evlenmeden önce de sonra da çalışmak zorundadırlar. Ev içi işlerde, atölye ve madenlerde, tarlada, çiftlik atölyelerinde her türlü işte çalışmaktaydılar. Aldıkları ücret ise erkeklerden çok düşüktür. Sanayi devrimine kadar süren cinsler arası bu ayrışma, egemenlik ilişkisi, sanayi devrimiyle birlikte köklü değişiklikler yaşamış durumdadır.
Sanayi Devrimi ile birlikte kadınlar ve çocuklar, yetişkin erkek işçilere oranla daha güçsüz ve uysal görülerek tercih edilmeye başlanmıştır. Teknik gelişmeler, üretim sürecini kolaylaştıran makineler, oluşan işbölümü ve uzmanlaşmanın kadın ve çocuk emeğinden yararlanmasını kolaylaştırmasıdır. Kadınların çalışma yaşamına ücretli olarak girmesi, 18. yüzyılın sonlarında İngiltere’de başlamış; Avrupa’ya ve dünyaya yayılması, sanayi devriminin yarattığı toplumsal değişimle olmuştur. Kadın işçilerin, çalışma yaşamına ilişkin düzenlemelerle ilgili ilk örnek İngiltere’de ortaya çıkmıştır. 1844 yılında kadın işçilerin günlük iş süreleri yasa ile 12 saat ile sınırlandırılmıştır. Sanayi devriminin başlangıcından 2. Dünya Savaşı öncesine kadar kadınların ekonomik yaşama katılımları artmakla beraber, asıl artış savaş sonrasında olmuştur. Dünyada hemen her alanda değişikliklere yol açan Sanayi Devrimi sonrasında, çalışma yaşamı en çok etkilenen alan olmuştur. Bu alanda 1870’lerden başlayarak yaşanan gelişmelerden her toplum dolaylı da olsa etkilenmiş ve düzenlemeler yapma gereği duymuştur. Artan istihdam olanakları, yeniden şekillenen sektörel yapılar, öne çıkan insan hakları tartışmaları gibi konular, kadın istihdamını arttırıcı etki yaratmış ve kadınlara yönelik eşitlikçi ve koruyucu politikalar oluşturulması gündemi sürekli meşgul etmeye başlamıştır. Sanayi devrimi, Rönesans, Fransız devrimi gibi toplumsal dönüşüm yaratan hareketler kadın algısı ve kadın hakları için önemli gelişmeler olmuştur. Sanayi devrimi sonrasında artan iş gücüne duyulan ihtiyaç doğrultusunda kadın evin dışına çıkabilmiş ve ev dışı üretimin bir parçası haline gelmiştir. Bu durumun kadının işçi olarak haklarını savunmasından kadın olarak haklarını savunmasına giden süreci başlatmıştır.
19. yüzyılda, kadınların ‘ev’ dışında en çok çalıştırıldığı alan tekstil sektörüdür. Vasıfsız işlerde çalıştırılanların yarısı kadındır, vasıflı işler ise erkeklere ayrılmıştır. Fabrikalarda kadın ve erkekler arasındaki iş ayrımı sendikaların gelişmesini de etkilemiş ve fabrikalarda çalışan kadınlar kendi geçimlerini sağlayarak yeni bir statü kazanmış ve bağımsızlıklarını elde etmişlerdir. 20. yüzyıl başında New York’ta hazır giyim atölyeleri ve tekstil fabrikalarında çalışan kadınlar, insanlık dışı çalışma koşullarına ve düşük ücretlere karşı örgütlenmişler ve eylemler düzenlemişlerdir. Çalışma saatlerinin azaltılması, daha yüksek ücret, oy hakkı istemişler, çocuk emeğinin kullanılmasına son verilmesini talep etmişlerdir.
Kapitalizmin gelişmesiyle birlikte ise, ücretli emeğin varlığı ve onun erkeklerin elinde yoğunlaşmış olması bu alanlara ataerkil bir nitelik kazandırmıştır. 19. yüzyıla kadar kadınlar yine cinse özel görevleri yerine getiriyor olsalar dahi, günümüzün tersine kadınların yaptıkları işler erkeklerinki kadar değer taşımakta, erkekler ve kadınlar işbirliği içinde çalışmaktadırlar. Kapitalist sistemde, emek sürecini ayakta tutmak için toplumsal üretim yani üreme, emek gücünün sürekli olarak sağlanmasını gerektirir (Marx, 2000: 179). Bu amaçla, küresel kapitalizm adı verilen sistem özel alanla kamusal alanı, evde parasız çalışmakla evin dışında para kazanarak çalışmak arasındaki farklar yaratarak bunu eşitsiz bir ilişki çerçevesine oturtmuştur. Bu nedenle soyun devamı yetisinin kadınların emek güçlerinin değerini düşürmede belirleyici bir rol oynadığı söylenebilir. Kadınların her şeyden önce evlenmesi, çocuk doğurması, kocasının ve çocukların evdeki yemek, temizlik, dinlenme vb. ihtiyaçlarını gidermesini öngören ideoloji çeşitli aygıtlarla egemen kılınır. Kadınlar işgücü piyasalarına dâhil olurken bile çocuklar ve kocasının bakımı gibi yeniden üretim görevlerini bir yana bırakmazlar. Mevcut ekonomik sistem kadının doğurganlığını kullanarak kadınları ikincil bir konuma yerleştirir ve kadının bu yetisini sistemin kendi lehine kullandığı bir özellik haline getirir. Böylelikle sermayenin ihtiyaç duyduğu çocuk doğurma ve büyütme, ev işleri gibi yeniden üretim biçimlerini kadınlar doğal bir biçimde üstlenirler. Bunun sonucunda da sermaye açısından herhangi bir maliyet üstlenilmeden işçilerin her gün ihtiyaç duyduğu temiz kıyafet, hazır yemek, sistemin devamı için çocukların doğrulması ve bakımı gibi hizmetler kadınlar tarafından görülmüş olur. Her ne kadar biyolojik temellere dayandırılarak “doğal” gösteriliyor olsa da toplumsal cinsiyet, sistem ve bu sistemin içinde yaşayan toplum tarafından tarihsel süreç içersinde kurgulanmıştır. Ekonomik ve toplumsal sistem içerisinde kadına biçilen bu tabiiyete dayalı roller, yetiştirilme biçimlerimizden hukuksal düzenlemeler ve devlet politikalarına kadar tüm ideolojik aygıtlarla gündelik pratiklerde pekiştirilmektedir. Kadınları erkeklerin insiyatifinde tutan, gelenekçi ilişkiler geçmişte olduğu gibi, günümüzde de kapitalist çarkın izlediği politikalarla olduğu gibi devam etmektedir. Kapitalist üretim ilişkilerinin sürdürülmesi, sermayenin küreselleşmesiyle birlikte, kadının ve kadın emeğinin sömürüsü alabildiğine derinleşmiştir.
Türkiye ‘de Kadın Emeği
Türkiye’de kadının işgücü piyasasıyla tanışması, emek piyasasında yaşanan gelişmeler ya da ekonomi kaynaklı faktörlerden değil, tam aksine bir zorunluluk sonucu olmuştur. Kadınların işgücüne katılımı 1915 Balkan Savaşı sırasında erkeklerin çoğunun orduya katılması sonucu azalan işgücünü takviye etmek mecburiyetiyle başlamış, I. Dünya, İstiklal ve II. Dünya Savaşları sırasında artmıştır. (http://www.metinberber.com/kullanici...kadn.pdf;syf:3)
Türkiye’de kadınların sektörlere göre dağılımına bakıldığında, yoğunlukla istihdam edilen alanın yine tarım sektörü olduğu görülmektedir. Toplam kadın çalışanlar içinde tarım sektöründe çalışanların oranı 1970 yılında % 90,3; 1980 yılında % 87,9; 1990 yılında % 82,3; 2000 yılında ise % 75,7 olmuştur. Bu oran giderek düşme eğilimi gösterse de, diğer sektörlerle karşılaştırıldığında aradaki farkın çok büyük olduğu görülmektedir. 2000 yılı itibariyle çalışan kadınların % 6,7’si sanayi sektöründe, % 0,2’si inşaat sektöründe, %17,4’ü hizmetler sektöründe çalışmaktadır. (http://www.metinberber.com/kullanici...kadn.pdf;syf:6)
Türkiye’de kadın emeğinin sömürülmesi ve cinsler arası eşitsizlik, 1980 sonrası değişen ekonomik-politik koşulların etkisiyle doruk noktasına ulaşmıştır. Türkiye de her 13 kadına karşılık 87 erkek çalışmaktadır. Bilindiği kadarıyla, 4 milyon kadın kayıt dışı olarak çalışmaktadır. Kadın emeği esnek koşullarda çalışmaya müsait olmasından dolayı, bu alanda da yoğun bir şekilde kullanılmaktadır. Ayrıca, emeklerinin karşılığını tam olarak almaları, erkeklere oranla çok düşük düzeydedir. Kadınlar en fazla tarım sektöründe kayıt dışı olarak çalışmaktadır. Bunların dışında, erkeklerden sonra ikinci sırada çalıştıkları sektörlerin başında hizmet sektörü gelmektedir. Bu sektör içerisinde yoğun oldukları alanlar, daha çok büro işleri, tezgâhtarlık vb. öne çıkmaktadır. Tekstil sektöründe de kadın emeği sömürüye uğramakla birlikte, daha çok giyim(moda) ve reklâm alanında kadın bedeni, sınırları aşan ve pornografiye varan boyutlarda kullanılmakta, dolayısıyla sömürülmektedir.
Erkek egemen toplumda, kadının cinsiyetinden kaynaklanan, maliyete yüklediği artı giderden dolayı, üretim sektöründe çalıştırılmaması ciddi bir etkendir. Hamilelik, doğum, çocuk bakımı vb. durumlardan dolayı, üretim kaybına neden olduğu düşünülmektedir. Bu nedenle kadınlar daha çok hizmet sektöründe ve kayıt dışı alanlarda çalıştırılmaktadırlar. Kadının dışlanmasının bir başka anlayışı da,”Kadının yerinin evi olduğu” inancıdır. Küresel sermaye, tüm emek güçlerine karşı din, mezhep, töre, etik gibi olgular üzerinden kendi düzenini pekiştirmede ve piyasayı derinleştirmede şiddetli bir saldırı dalgası başlatmıştır. Oldukça az temsil oranına sahip olan kadınların, yöneticilik için gerekli kapasite ve yeterliliğe sahip olmadıkları ileri sürülmektedir. Erkek egemen (kapitalist anlayışa) göre kadınlar zayıf varlıklardır. 17 Şubat 1926 yılında kabul edilen medeni kanunda erkeğin çok eşliliği ve tek taraflı boşanmasına ilişkin düzenlemelerin kaldırıldığı, kadınlara boşanma hakkı tanıyan yasa çıkmış olsa da, kâğıt üzerinde alınan yol pratikte hiçbir işe yaramamıştır. Türkiye’nin en önemli sorunlarından biri, Kadının yerini evi ve ailesi olarak gören ataerkil zihniyet ve tutumlara bağlı olarak kadın işgücü arzı kısıtlanmasıdır. Öte yandan ülkede yeterli düzeyde üretken yatırım yapılmaması, kadınların istihdam edilebileceği sanayi ve hizmet sektörü işlerinin sınırlılığına, kadın işgücüne olan talebin sınırlılığı da kadınların işgücü piyasasına çıkıp iş aramak yerine işgücü dışında kalmalarına yol açmaktadır.
Görünmeyen Emek Olarak Kadın Emeği
1970’lerin basından itibaren feminist tartışmaların en önemli sorunlarından birisi olan kadının görünmeyen emeği olmuştur. Cinsiyet rollerinin tarihsel olarak sınıftan daha erken oluşmuş olması ve erkek egemenliğinin bu denli belirleyici bir tarihsel güç olması, geleneksel kadın kimliğini de belirlemiş, doğallaştırılan bir kadın emeği biçimi ortaya çıkarmıştır.
Kadınlık içinde yaşadığımız kültürde, yaş, eğitim, sınıf gibi değişkenlerden bağımsız olarak, esasen “ev” üzerinden tanımlanır ve yeniden üretilir. (Bora, 2005: 21) Dolayısıyla ev üzerinden tanımlanan kadınlık, doğallaştırılan ve görünmeyen bir kadın emeği anlayışını da beraberinde getirmiştir. Kadının görünmeyen emeğinin Savran “Kadının Görünmeye Emeği” adlı kitabında cinsiyete dayalı işbölümü ve toplumsal cinsiyet ilişkileri çerçevesinde harcanan bir emek biçimi ve patriarkal yapının en temel dayanaklarından biri olarak değerlendirmektedir. Kadın emeği bu yapıda doğallaştırılmış bir emektir. Doğal bir alan olarak kurulan özel alan içerisinde kadınların yaptıkları işler kadın doğasının bir parçası olarak sunulmakta, harcanan emek bir iş olarak görülmemektedir. Başka bir açıdan, bu emek hem ücret karşılığı olmadığından, hem de mübadele değeri taşımadığından görünmeyen bir nitelikte kabul edilmiştir. Kadınların harcadığı emeğin doğallaştırılması, bunun da ötesinde, aile içinde ve ev islerindeki çalışma tarzı da bu emeği görünmez kılmıştır. Aynı zamanda bu emeğin mesai saatleri yoktur.
Ev içinde çalışan kadının yasam standardı ve geliri kendi çalışmasına göre değil kocasının gelirine göre belirlenmektedir. Bu nedenle dışarıda tam bir karşılığı olmasa dahi kadın emeğinin fiyatı, nesnel bir ölçütle, üretim sürecinde yaratılan artık-değer üzerinden hesaplanabilirken, ev içinde kalan kadın emeği erkeğin geçim düzeyine bağlı kılınmaktadır. Kadınların kocalarıyla ya da ailedeki erkeklerle somut işçi-işveren ilişkisi yaşadığı, toplumsal yapıda bulunan aile içi üretimde görülen erkek egemenliğiyle, bugün kadınlar üzerindeki baskı artmıştır. Başka bir deyişle, kadınların özel yaşamdaki konumları ve ev işine mahkûm edilmeleri, tek tek her erkeğin kadınlar üzerinde bir baskı oluşturmasını sağlamıştır. Yani sonuç itibari ile bakarsak, bulunduğu toplumsal tabaka ne olursa olsun, bazı farklılıklar içermekle beraber, kadınlar “kadın” olmaktan kaynaklı önemli derecede eşitsiz ilişkiler içine girmişler, karşılıksız ama emek harcamışlardır. Dolayısıyla cinsler ayrımını yaratan sömürü mekanizmaları var oldukça, kadının özgürlüğü hayal olmaktan öteye geçemeyecektir.












KAYNAKÇA
BEBEL, August, (1975) Kadın ve Sosyalizm, Ankara, Toplum Yayınları,
BERKTAY, Fatmagül, (2000) Tek Tanrılı Dinler Karsısında Kadın, 2.bsk. İstanbul, Metis Yayınları
BERKTAY, (2008) http://stk.bilgi.edu.tr/docs berktay_std_7.pdf, 9.3.
BORA, Aksu (2005), Kadınların Sınıfı: Ücretli Ev Emeği ve Kadın Öznelliğinin İnşası, İstanbul, İletişim Yayınları

DÖNER, Serap, (1999), Kadını Aile ve Çalışma Yaşamındaki Konumu ve İçinde bulunduğu Görev İkilemi, İ.Ü. Sosyal Bilimle Enstitüsü, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi
ENGELS, Friedrich, (1992), Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni, Sol Yay., Ankara
MARX, Karl (2000), Kapital, Ankara, Sol Yayınları, Cilt: 1
TİSK, (2002), Çağdaş Sanayi Merkezinde Kadın İşgücünün Konumu: Bursa Örneği, TİSK Yayını, Ankara,

Online kaynaklar
http://www.metinberber.com/kullanici...adn.pdf(Erişim tarihi;13.12.2011)