SON METELİK
Betondan bir duvara yaslanmış ve taş üzerinde oturuyordu. Asfalt yoldan yalnızca araçlar geçiyordu önünden. Yanız-başına ve düşünüyordu. Milyonların yaşadığı, tıkış-tıkış doluştuğu, kaldırımları parayla satışa çıkmış bir şehirde yalnızlığını milyonlarla çarpmaktaydı. Belki onun da sığındığı bir dört-duvar vardı hayatında ama o, daha geniş bir alanda/mekanda soluklanmak istemişti; belki de dört-duvarı olmadığı için oradaydı!?...Öyle ya da böyle o, yapa-yalnız görünmekteydi. Dudakları kıpırdarken, bakışları boşluğun karanlığında gezinmekteydi. O da her-kes gibi insandan türemişti; insan olmanın sorumluluğunu yükleyenler, onur söz konusu olduğunda yerlerinde yoktular ve ona “sen köle olduğunu unutma” diye kulağına fısıldayarak uzaklaşmışlardı. Bu sözleri ilkin kim söylemişti hatırlamıyordu ama sığıntı olmayı asla benimsememiş ve sığınmak ile zinciri taşımak arasında fark gözetmediğinden sığıntılardan uzaklaşmıştı. Sığınaklarda insanlar konuşuyorlardı ve gözleri farklı dilleri farklı söylüyordu; onlar aynı dili değil farklı dilleri konuşuyorlardı. Farklı dili konuşarak maskelenmektense insanın kendisi ile konuşması daha içtenlikli ve rahatlatıcıydı onun için...İnsan olmanın onurunu dilinden düşürmeyenlerin ne denli sorumsuz/keyfi/çıkarcı davrandıklarına tanık olmuş; her keresinde midesi bulanmıştı. Sorumluluktan hiç kaçmadığı halde parsellenen caddeler/sokaklar/evler arasından kurtulamamış, kendisine biçilen donun; söz-ondan-öte, ancak kırıntılar ile yetinmek zorunda kalmıştı. Oysa ki o, bir hak-tı; hak-etmek için doğmamıştı ki?!...Gel gör ki, hak yoktu!...Sokaklarda hışımla çöken gecenin korkusu egemendi. Savunma duvarlarının yitmiş olması nedeniyle tüm korkularından arınmıştı. Korkuları o yaratmamıştı; şiddete hiç baş-vurmamış olmasına karşın onlar gelip onu kuşatmış ve içlerine almışlardı. Sınırsız, duvarsız ve zincirsiz olmanın iç-huzuru ile zamandan öteydi; acele etmiyordu; ne yetişeceği bir şey, ne kaçırdığı bir şey, ne de ona ulaşacak bir şey olmadığı gibi onun da ulaşacağı bir yer yoktu...İçlerinde yığınları taşıyan araçlar geçip durmaktaydı önünden. Ona ilgin bir şekilde bakıyorlardı ki, o hiç birine bakmıyor ve onları görmüyordu bile...Sorumluluk almak için kapı kapı dolaştığı günler olmuştu; çoğundan geri çevrilirken bir kısmında ise karın-tokluğuna günü-birlik bir uğraş edinmiş; kendisini yeniden üretebilmek için gereksindiği tüketim objelerine yeterince ulaşamamıştı. İnsan bir onur abidesi iken ve yine insan onursuz bir canavar olabiliyordu. Yeri geldiğinde kendisini üstün gören/beğenmiş insan türü diğer canlıları boğazladığı gibi kendi türüne yönelmekten de geri adım atmıyordu. Suratındaki hatlar insanı diğer canlılardan belirgin bir şekilde ayırmaktaydı; yüz-ler ikiye bölünmüş ve iç içe geçirilmiş maskeler ile süslenmişlerdi. Bir yabancı gibi geçmişti aralarından.Sokak başında mendil satan çocuğa cebindeki son meteliği vererek, bir mendil satın-almıştı. Bir cigara yakmak istedi; dumanını üfleyecekti; cebine bakındı... ve ellerini kenetleyerek dumanı içine attı. Çok yorgundu; göz-kapakları kapandı önce, sonra duvarın dibine yığıldı...Karıncalar üşüştüler üzerine; boşuna dolaştıklarını anlayınca geri çekildiler. Bu sıra, mendil satan çocuk, evine dönmekteydi. Onu uyur gördü ve hemen tanıdı. Yaklaştı. Satamadığı tüm mendilleri onun baş-ucuna bıraktı. O günkü tüm kazancının yarısını da onun ceket cebine sıkıştırdı. Bunları yaparken çok dikkatli davrandı; bir kelebeğin kanatları gibi hafifti elleri...ve daha sonra oradan hızla uzaklaştı. Her yanı uyuşmuş bir şekilde gün-doğumu ile birlikte uyandı. Gözleri kamaştı. Mendillere gözü ilişti; anlam veremedi. Elini cebine attı...Kalkıp yürüdü...
8/9 Temmuz 2009, Batı


LinkBack URL
About LinkBacks
Alıntı
