(Elele Dergisi, Eylül 2009) Aslı ÖKTENER KÖSE
Yaptığı her iş ses getiriyor! Yeri geliyor alkışlanıyor, yeri geliyor taşlanıyor, yasaklanıyor, hatta küfürler yağdırılıyor! Tepkilerin her türlüsünden memnun olan Şükran Moral, eserleriyle tabuları yıkmaya kararlı olduğunu söylüyor ve kadınlara sesleniyor…
Bir kadın neden kendini Hazreti İsa gibi çarmıha gerer? Neden öyle bir fotoğraf çekme ihtiyacı duyar? Bir kadın neden bacaklarının arasına bir monitör yerleştirerek jinekoloji masasına yatar?
Aynı kadın neden vajina fotoğrafları çeker ve bir hamamın erkekler bölümüne gizlice girer? Yetmez bir genelevi çağdaş sanat müzesine dönüştürür?
Kimdir bu kadın? Aklı başında mıdır? Derdi nedir?
Şükran Moral’dan bahsediyorum. Kendisi İtalya'da yaşan "video, video enstalasyon ve performans" sanatçımız. Sanatsal performansları ile 10 yılı aşkın bir süredir tüm Avrupa’yı ve bizleri şaşırtıyor.
Derdi ise bir tane değil ki! Cinsiyet eşitsizliği, zina, aile içi şiddet, savaş, göç, din, akıl hastaları, genelevler… Liste uzuyordur muhakkak, çünkü gördüğüm kadarıyla o, ısrarla görmek istemediğimiz, yüzümüzü çevirdiğimiz, dünyanın arka bahçesine girme cesaretinde bulunan korkusuz bir kadın.
Neden bu konular diyoruz?
‘E çünkü ben namusun erkeğin egemenliğinde olduğu, kızlık zarının çok kıymetli olduğu, kadının bir mal gibi göründüğü bir yerden geliyorum. Başka ne anlatabilirsin ki?’ diyor.
Cihangir’de buluşuyoruz. ‘Ben buradan besleniyorum’ dediği şehrin en güzel semtlerinden birinde…
Aslında hayat hikâyesinden başlamak istiyorum. Ama o istemiyor. Zorlu hayat hikâyesinin yani özel hayatının röportajın ana konusunu oluşturmasını istemiyor.
‘Çünkü dünyada o kadar şiddet gören insan var ki ben onların 3’te birini görmemişimdir’ diyor.
Kadını, kadına şiddeti – sanatı konuşalım diyor? Konuşalım öyleyse diyorum… Başlıyor anlatmaya;
Kadına şiddetin altında kadını birey olarak görmeme düşüncesi yatıyor. Bu toplum kadının birey olduğunu farkına varsa ve kadının kimliğinin olduğunu kabul etse sorun çözülecek.
Ya da kadını kendi uzantısı, kendi parçası olarak görmese… Yani diyelim ki, evde bir bardağım var, bu benim, istediğim zaman yere atıp kırabilirim değil mi, kim bana ne der? İşte kadın da bu bardak gibi görülüyor ülkemizde maalesef… Yani işi geldiğinde kullanabilir su içebilir ama kafası bozulursa yere atar ve kırabilir de o bardağı… Aslında kadın topluma ait bir ‘şey’ olarak göründüğü için böyle… Ben çağdaş sanatçıyım ama kadın sanatçı da sanat tarihinde çok az…
Yani hiç bunu düşündünüz mü neden az? Ben çok düşündüm. Bunlardan biri; yaptığımız sanatın üstün sanat olarak görülmesi. O nedenle ‘kadınlar yapamaz’ diyor erkekler. Kadınlar kafa yoramaz! Sonra bakın bütün erkek sanatçıların ardında karısı, nişanlısı, sekreteri, her şekilde bir kadın vardır ve ona hayrandır, bütün işlerini bu kadınlar görür.
Ama ben de bir sanatçıyım ve benim peşimden koşan, bir takım hizmetler veren, sekreterim olan, evimi temizleyen, yemeğimi yapan, ne bileyim gidip gaz paramı yatıracak bir erkek olmadı hayatımda hiç… Öteki kadın sanatçıların da, görmedim şuana kadar…
- Peki, kadının erkeğin bir adım ardında durması sadece erkeğin suçu mu sizce?
Suç ilk önce bizde bence… Kadının birey olmama meselesini biz kendimiz kabul etmişiz ve bunu da başkalarına empoze ediyoruz. Mesela geçen akşam bir partideydim, orada benim çarmıha gerili işim vardı…
-İtalya'da da olay yaratan eseriniz. "Çağdaş sanat tarihinde Hazreti İsa pozunda fotoğraf çektirme cesaretini bulan ilk kadın sanatciyim, . Çektiğim ıstırabı, kendimi Hazreti İsa ile özleştirerek anlatmak istedim" dediğiniz eseriniz değil mi?
Evet o. Neyse ben geldim partiye, orada bir kadın sanatçı bana, ‘İşte şimdi de kendisi giyinik halde geldi. Bu da giyinik hali’ dedi. Aslında bu tam bir erkek bakışıydı. Kadın sanatçı olduğu halde, bir erkeğin carpik zihniyetini aynen söyledi. Ama onu kötü niyetle söylemedi, beni seven bir insan ama erkek zihniyeti kıpırdanıyor işte kadında da…
İlk önce kadın kadına tahammül edemiyor. Kadın kadının yüksek sanat yapabileceğine tahammül etmiyor bir kere… Hep erkeği suçlamayalım tamam mı! Yani kadınlar ‘zavallı’ olma durumunu bırakmalı artık. Öyleyiz ama bundan vazgeçmeliyiz. Ne kadar kurban olsak da, o kurban olma zihniyetini bırakmak zorundayız.
Ve kadınlar kendilerine bir takım sansürler koyuyorlar. Ben gidiyorum Avrupa’ya sen bu sergiyi nerede yaptın diyorlar? Türkiye’de deyince inanmıyorlar. Yani ülkemiz hakkında o kadar ön yargıları var ki burada öyle bir sergi yapacağıma inanmıyorlar.
- Yapı Kredi Kültür Merkezi’nde Aşk ve Şiddet adlı bir serginiz henüz bitti. Sergiye 18 yaşından küçükler giremiyordu. Sergide büyük bir vajina fotoğrafıyla karşılaşıyorduk, ortadaki videoda bez bir bebeğe dayak atarak kadının maruz kaldığı şiddeti anlatıyordunuz… Nasıl tepkiler geldi serginize?
O kadar karmaşık ki! Olumsuzu da geldi, olumsuda geldi. Ne ulan bu? diyen oldu. Ben böyle fotoğrafın …. koyayım diye küfür edenler oldu. Vallahi! Bağıranlar bile oldu.
- Nasıl yani gelip küfür mü ettiler serginizde?
Tabi. Şaka değil. Ama bu bence güzel bir şey aslında. Tepki vermeleri güzel. Biz bir şey yapmalıyız ki bu insanlar bir şeyler görsünler. Ne yapsın hiçbir şey görmüyor adamlar. Onu sanat olarak görmeye alıştırmak lazım…
- Eserleriniz gerçekten çarpıcı… Türkiye gibi bir yerde sergilenmesi yürek ister, belki size öyle gelmiyor olabilir ama…
Bana da öyle geliyor. Ben farkındayım, biliyorum. Belki yurtdışındayım ama yüreği ve kafası burada olan biriyim.
- Türkiye’deki kadın sanatçılar sizin kadar korkusuzca dile getirebiliyorlar mı düşündüklerini?
Onu bilemem. Kafamı yormadım, herkes kendisinden sorumlu… Ama yeni nesil müthiş, onlardan çok ümitliyim. Bizim sanatçılarımız çok ilerideler. Çünkü Türkiye öyle bir ülke ki, insana yaratma enerjisi veriyor. Ama bu ülke aynı zamanda sanatçılarının kıymetini bilmiyor. Benim gibi sanatçıları danışman yaparlar mesela, önemli görevler verirler…
- Peki siz nasıl bu denli gözü kara olabiliyorsunuz?
Değilim aslında… Herkes bana bunu söylüyor, öyle olmadığımı sanıyorum. Ben normal bir insanım. Tek farkım, sanata aşık bir insanım. Hem yaptığım işi çok seviyorum, hem de Türkiye’yi çok seviyorum. Avrupa’da, ‘senin gibi bir Türk kızı olabilir mi?’ diye tebrik ediyorlar beni…
Ben yüreği, tutkuları ile yürüyen bir insanım, benim için de İstanbul dünyanın en güzel şehirlerinden bir tanesi… Burada olmasam bile İstanbul’dan besleniyorum. En çok özlediğim ise simit ve beyaz peynirdi…
- Serginizle neye dokunmak istediniz?
Aslında ben Türk değil genel olarak dünyadaki kadınlık durumu ile ilgili bir iş yapmak istedim. Çünkü inanın İtalya’da da kadına karşı şiddet var. Ama bu, ‘İyi o zaman orada da varmış, yapmaya devam’ demek değil. Avrupa’da da kadın cinayetinin yüzde 70’i aile içinde işleniyor. Bu konular çok önemli, o yüzden sergide; kadına, kız çocuğuna karşı uygulanan şiddeti hedef aldım.
Ayrıca şimdilerde de İstanbul Modern’de bir 1997’de akıl hastanesinde yaptığım bir performans videom gösteriliyor.
- İşlerinizin bazıları sansüre uğruyor değil mi?
Sadece burada değil, Avrupa’da da oluyor bu… Her ülke tedirgin oluyor benim işlerimden… Ama ben mücadele etmeyi sürdürüyorum.
- Aslında size baştan başlayalım derken ortaya çıkmasını istediğim zorlu hayat hikâyenizdi. Karadeniz’den, muhafazakâr bir aileden çıkıp, Roma’ya sanat okumaya giden bir kadının hayata nasıl bir güçle tutunduğunu anlayabilmekti…
Aslında verdiğim mücadele kendimi gerçekleştirmek içindi… Bu kendini gerçekleştirme mücadelesinin içine her şey girer. Özgür olma, rahat olma, bilinçli olma… Ben sanatı ve kültürü öğrenebilmek için korkunç bir mücadele verdim. Çok zor oldu. Birincisi ekonomik zorluklardı. Ben hem üniversiteye gidip hem çalışan bir çocuktum. Bir de tek başıma yaşıyordum. Paramı hayatım boyunca, çiçekler ve kitaplara yatırdım. Bence mücadele bu basit şeylerden geçiyor. Bir insanın tercihi vardır, neyi tercih ediyorsun? Ben hatırlıyorum, cebimde kalan son paramla ya yemek yiyecektim ya çiçek alacaktım. Ben çiçek almayı tercih ettim ve o gece aç uyudum. İşte tercih budur. Sanıyorlar ki kolay oldu, benim için öyle olmadı, çok mücadele gerekiyor. İnsan ne istediğini bilmeli… Bir kadın ekonomik olarak birine bağımlı olursa o zaman obje haline dönüşebilir. Ama herkes bunu tercih etmeyebilir. Eskiden çok serttim. Ya beyaz ya siyah derdim, kınardım, ama şimdi anladım ki başkasına karşı biraz toleranslı olmak durumundayız. Biz kimiz ki insanları yargılıyoruz! Ama benim tercihim kendimi bilgilendirmek ve sanat için elimden geleni yapmak oldu.
- Demek çok kararlıymışsınız…
12 yaşında Dostoyevski’nin ve Tolstoy’un kitaplarını okurdum. Gizli okurdum. Babam bunları okuyup da ne olacaksın, gavur mu olacaksın derdi. O zaman okula gelen öğretmen ağabeylerimizden alıyordum kitapları. O zamanlar kitap almak benim için lükstü. Ben anlatamıyorum… Aslında bunlar önemli… Ben şimdi bir defter alsam yazmaya kıyamıyorum, o kadar güzeller ki tanrım…
- Çok zorluk çekmişsiniz, bunların kalıcı izleri de olmuştur sizde…
Boşver o psikologların problemi, olduysa oldu… (Gülüyoruz)
- Siz Türkiye’de çektikleriniz yetmiyor gibi bir de üniversiteyi bitirince Roma’ya gittiniz. Orada hayat daha mı kolay oldu size?
Yaşamak için Roma hiç kolay bir yer değil inanın. Bu konuda Türkiye bir cennet. Bizde olan insanlık çok çok fazla… Bu da insanın hayatını kolaylaştıran bir şey.
Ben bu zorlukları, çok okuyarak, kendimi geliştirerek, sinemaya, tiyatroya giderek aştım. Bir gün babam evime gelmişti, evde ne buzdolabı, ne telefon, ne televizyon, bütün raflar kitap doluydu. Kızım sen bunların hepsini okudun mu dedi. 3-4 tanesi hariç evet dedim. O zaman sen normal değilsin dedi bana… Yani öyle bahaneler aramamak lazım…
- Çok okudum, sanatı takip ettim diyorsunuz ama anlatımınız çok yalın…
Bu benim yapımdan kaynaklanıyor. Ben öyle çok döndürüp de bir şey anlatmayan insanlara tahammül edemiyorum.
- Çalışmalarınızda cinselliğe bu kadar açıkça vurgu yapmanızın nedeni nedir?
Cinsellik bize bu kadar öcü, korkulan bir şey gibi gösteriliyor ki bu bizi hem yanlış yollara sürüklüyor hem de doğallıktan uzaklaştırıyor. Benim zamanımda kız ve erkek talebeler aynı sıralarda oturamazdı.
- Hala oturamayanlar var…
En azından artık benim doğduğum yer Terme de yokmuş. Neyse, cinsellik diyorduk. Tüm çağdaş sanat boyunca işlenmiş. Fransız ressam Gustave Courbet'nin 1866 yılında yaptığı “Dünyanın Kökeni” işini 20. Yüzyılın başında Türk sultanı ısmarlamıştır. O dönemde sultanlar daha aydınlardı. Şimdikiler ondan bile gerideler. İşlerime gelince, benim işimde haz alınacak bir durum yok, o iş seni suçluyor neredeyse, pasif bakıcıyı yok ediyor, seyirciyi kızdırıp sevindirerek aktif kılıyor.
- Maalesef biz bu ülkede kadının çalışması sorununu hiçbir şekilde aşamıyoruz… Tamam, kadın çalışsın, ekonomik bağımsızlığını kazansın da, devlet de biraz üzerindeki yükü alsın ama değil mi? Hayat bu kadar yorucu olmak zorunda değil yahu!
Evet değil. Nerede doğduğuna bağlı, Afrika’da doğsak daha yorucu olabilirdi. Örneğin bir sivrisinek sokmasından ölecektik! Nerede, hangi ailede doğduğuna bağlı… Kadın maalesef hizmet sektöründen yüksek sanat yapmaya geçemiyor bir türlü…
- E, onca işle evde yüksek sanat yapıyor zavallı ondan… Birçok kadın bu şekilde köreliyor, bu da bir gerçek…
Ama ben kadın ağlamacısı olmak istemiyorum. Bu bir çözüm değil… Elbette devlette kadınlara yardım etmeli… Ama biz kadınlar da bir şeyi almak için savaşmalıyız, savaşmadıysan sana kimse bir şey veremez… Verse de alamazsın…
- Belki kadın tek kalmaktan korktuğu için de boşanmıyor olabilir… Çünkü toplumda çok rencide ediliyor…
Öteki türlüsü de vahim ama… Bu da kuru kalabalık içinde yalnız olmak daha kötü çünkü… Kadınlara tavsiyem korkmadan kendilerini gerçekleştirmeye çalışsınlar…


LinkBack URL
About LinkBacks
Alıntı
