Sayfa 1/6 123 ... SonSon
59 sonuçtan 1 ile 10 arası

Konu: Saçma ve İntihar (Albert Camus)

  1. #1
    telrunya - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    18 Kasım 2009
    Mesajlar
    559

    Post Saçma ve İntihar (Albert Camus)

    SAÇMA VE İNTİHAR

    Albert Camus


    Yalnızca gerçekten ciddi bir tek sorun var: İntihar. Yaşamın yaşanmaya değip değmediğini düşünmek, felsefenin temel sorusunu yanıtlamaktır. Dünyanın üç boyutlu olması, zihnin dokuz ya da on iki kategorisi olması gibi sorunlar sonra gelir. Bunların hiç önemi yok. Yanıtlamak gerek önce. Nietzsche'nin de söylediği gibi, bir filozof saygıdeğer olabilmek için özüyle sözü bir olmak zorundaysa, bu durumda yanıtın önemi ortaya çıkar, çünkü yanıt kesin davranışı önceler. Bunlar yürekte kendini gösteren apaçıklıklardır, ama onları zihinde aydınlık kılabilmek için derinleştirmek gerekir.
    Şu sorunun öbüründen daha öncelikli oluşunun neye bağlı olduğunu kendi kendime sorduğumda, yükümlendiği eylemlere göre diye yanıt verebilirim. Varlıkbilimsel bir kanıt için ölen insan görmedim. Önemli bir bilimsel doğruyu bulan Galilei, yaşamını tehlikeye soktuğu anda bulgusunu kolaylıkla yalanlamıştır. Bir anlamda iyi de yaptı. Bu doğru diri diri yakılmaya değmezdi. Dünya mı güneşin çevresinde döner yoksa güneş mi dünyanın çevresinde döner, hiç önemli değil bu. Ne olursa olsun bu önemsiz bir sorundur. Buna karşılık yaşamın yaşanmaya değmediğini düşünerek ölen birçok insan gördüm. Kendilerine yaşama nedeni sağlayan fikirler ve yanılgılar için çelişkili bir tutumla ölen insanlar da gördüm. (Bu yaşama nedeni denen şey aynı zamanda eşsiz bir ölme nedenidir). Bu durumda, yaşamın anlamı sorunların en önceliklisidir diyorum. Buna nasıl bir yanıt bulunabilir? Tüm temel sorunlar üzerinde bununla öldürmek tehlikesine düşenleri ya da yaşam tutkusunu çoğaltanları anlıyorumiki düşünce yöntemi olmalıdır, La Palisse'inkiyle Don Quichotte'unki. Heyecana ve açıklığa aynı zamanda erişmemizi sağlayan şey apaçıklığın ve lirikliğin dengesidir. Hem alçakgönüllü olan hem duygu yükü taşıyan bir konuda bilgeliğe dayanan klasik diyalektik yerini hem sağduyuya hem de duygu yakınlığına dayanan daha ılımlı bir düşünce tutumuna bırakmalı. İntihar hiçbir zaman toplumsal bir olgu olarak incelenmedi. Tersine, burada, başlangıçta, kişisel düşünceyle intihar arasındaki ilişki sözkcnusudur. Böyle bir davranış yüreğin sessizliğh.ae bir yapıt gibi hazırlanır, insanın kendisi bile bilmez cnu. Bir akşam tetiği çeker ya da suya dalar. Bir gün bana, beş yıl önce kızını yitiren bir bina yöneticisinden sözettiler, adamın o zamandan beri çok değiştiğini, bu olayın onu için için kemirdiğini söylediler. İçin için kemirmekten daha uygun bir sözcük bulunamazdı. Düşünmeye başlamak için için kemirilmeye başlamaktır. Toplum bu başlangıçlarda çok büyük şeyler bulmaz. Kurt insanın yüreğindedir. Onu orada aramak gerekir. Varoluşun karşısındaki apaçıklıktan ışıkların ötesine kaçışı getiren ölümsü oyunu izlemek ve anlamak gerekir.
    Bir intiharın pek çok nedeni vardır, genel bir biçimde en göze çarpanlar en etkilileri değildir. İnsanın düşünerek intihar ettiği pek görülmez (yine de bu varsayım çürütülmemiştir). Bunalımı başlatan şey hiçbir zaman denetlenemez. Gazeteler sık sık «derin üzüntüler»den ya da «onulmaz hastalıklardan sözeder. Bu açıklamalar geçerlidir. Ama bir kötü gün dostunun bile gün gelip onunla kayıtsız bir biçimde konuştuğu olmaz mı? O suçludur işte. Çünkü bu da askıda bulunan tüm kinleri ve tüm yorgunlukları ortaya dökmeye yeter.
    Ama en kesin anı belirlemek güçse de, düşüncenin ölümle sözleştiği incelikli gelişimi belirlemek güçse de, bunun getireceği sonuçları davranışın kendisinden çıkarmak kolaydır. Kendini öldürmek, bir anlamda, melodramda olduğu gibi içini dökmektir. Yaşam tarafından aşıldığını ya da anlaşılmadığını bildirmektir. Yine de bu benzerlikler üzerinde çok durmayıp alışılmış sözcüklere dönelim. Bu yalnızca
    «yaşamın değmez olduğunu» bildirmektir. Yaşamak elbette hiç kolay değildir. Yaşamın buyurduğu davranışlar gerçekleştirilir durmadan, bunun bir çok nedeni vardır, ilk nedeni de alışkanlıktır. İsteyerek ölmek, içgüdüsel bile olsa alışkanlığın gülünç özyapısmı, tüm derin yaşama nedeninin yokluğunu, günlük çalkantının anlamsız özyapısını ve acının boşluğunu kabullenmeyi gerektirir.
    Bu durumda zihni yaşam için gerekli uykudan yoksun bırakan hesaba gelmez duygu nedir? Kötü nedenlerle bile açıklanabilen bir dünya içten bir dünyadır. Tersine yanılgılardan ve ışıklardan birdenbire yoksun kalan bir dünyada insan kendini yabancı duyar. Bu sürgün uzak bir ülkenin anılarından ya da adanmış bir toprağın umudundan yoksun kaldığı için çaresizdir. İnsanla yaşamı arasındaki kopuş, oyuncunun dekorundan kopuşu gibidir, bu da tam olarak saçmanın duygusudur.
    Bu denemenin konusu, açıkça saçmayla intihar "asındaki ilintidir, intiharın saçma için tam oîaral: hangi ölçüde bir çözüm olduğudur. Şunu ilke olarak koyabiliriz: Aldatmayan insanın doğru bildiği şey o insanın eylemini düzenleyecek şeydir. Bu durumda varoluşun saçmalığına inanmak onun davranışını belirlemelidir. Açıkça ve duygusallığın yanlışına düşmeden bu buyruğun sonucu anlaşılmaz bir durumu çabucak bırakmayı gerektiriyor mu diye sormak yasal bir meraktır. Burada elbette kendileriyle anlaşmaya hazır insanlardan sözediyorum.
    Açık bir deyimle söylersek bu soru hem basit hem de çözülmez gibi gelebilir. Ama yanlış olarak basit soruların aynı basitlikte yanıtları, açıklığın da açıklığı getirdiği varsayılır. A priori olarak ve sorunun terimlerini tersine çevirdiğimizde, insan kendini öldürür ya da öldürmez gibisinden iki felsefi çözümün varlığı, evet'in varlığıyla hayır'm varlığı kendini gösterir. Bu da çok iyi olurdu. Ama bir sonuca varmadan boyuna soru soranları da düşünmek gerekir. Burada işi şakaya vuruyorum: çoğunluktur sözkonusu olan. Ayrıca hayır diye yanıt verenlerin evet diye düşünürmüş gibi davrandıklarını da görüyorum. Gerçekte Nietzsche'nin ölçütünü benimsersek bunlar şu ya da bu biçimde evet diye düşünüyorlar. Tersine intihar edenlerin yaşamın anlamına inanmış oldukları çok görülür. Bu çelişkiler giderilmez çelişkilerdir. Tersine mantığın öylesine istenilir gördüğü bu noktada bu çelişkilerin hiçbir zaman böylesine canlı olmadıkları da söylenebilir. Felsefi kuramların ve bu kuramları öğretenlerin davranışlarının karşılaştırıldığı ortak bir yerdir burası. Ama şunu da iyice belirlemeliyiz, bir yazın adamı olan Kirilov, efsaneden doğan Peregrinos ve varsayımdan yola çıkan Jules Lequier'nin dışında yaşama bir anlam vermekten kaçınan düşünürlerden hiç biri mantıkanm yaşamı yoksamaya kadar götürmemiştir. Çok zengin bir masa önünde intihan öven Sehopenhauer'ı güle güle anla tirlar. Burada gülünecek bir şey yok. Ama trajiği böyle?! bir biçimde hafife almak pek ciddi bir iş olmasa da hafife alanı güç durumda bırakır.
    Bu durumda bu çelişkiler ve bulanıklıklar önünde yaşamla ilgili olarak sahip olunan görüşle yaşamı bırakıp gitmek için yapılan davranış arasında hiç bir ilgi olmadığına inanmalı mı? Bu anlamda hiçbir şeyi abartmayalım. İnsanı yaşamaya bağlayan bağda dünyanın tüm yoksunluklarından daha güçlü bir şeyler vardır. Bedenin yargısı zihnin yargısına değer ve beden yokoluş önünde geriler. Düşünme alışkanlığı edinmeden yaşama ahşkanlığı ediniyoruz. Bizi her gün biraz daha ölüme götüren bu akışta beden bu onarılamaz akışı korur. Sonunda bu çelişkinin temeli sıyrılma diye adlandıracağım şeydedir, çünkü o Pascal'cı anlamdaki oyalanmadan hem az hem çok bir şeydir. Bu denemenin üçüncü konusunu oluşturan ölümcül sıyrılma umuttur. Yaraşacağımız bir başka yaşamın umudu ya da yaşam için değil de yaşamı aşan, yaşamı yücelten herhangi bir büyük fikir için yaşayanların oyunu yaşama bir anlam verir ve yaşamı aldatır.
    Böylece her şey işlerin karıştırılmasına katkıda bulunur. Buraya kadar sözcüklerle oynanılması ve yaşamın anlamını yoksamanın zorunlu olarak yaşamın yaşanmaya değmediğini bildirmeye götürdüğüne inanır görünülmesi boşuna değildir. Gerçekten, bu iki yargı arasında hiçbir kaçınılmaz ölçü yoktur. Yalnızca, buraya kadar belirttiğimiz karışıklık, kopma ve tutarsızlıklarca yoldan çıkarılmaya boyun eğmeyi benimsememek gerek. Her şeyi bir yana bırakıp doğrudan doğruya gerçek soruna gitmeli. Yaşam yaşanmaya değmediği için insan kendini öldürür, işte kuşku götürmeyen bir doğru yine de apaçık olduğu için kısır bir doğru. Ama varoluşun böylece aşağılanması, bir yalana batırılması, onun hiçbir anlamı olmamasından mı geliyor?
    umut ya da intiharla ondan kaçmayı getiren saçmalığı mı? İşte tüm geri kalanı bir yana bırakarak ortaya çıkarılması, izlenilmesi ve aydınlatılması gereken budur. Saçma ölümü getirir mi? Bu soruna öbür sorunların üstünde bir yer vermek, onu tüm düşünce yöntemlerinin ve yarargözetmez düşünce oyunlarının dışında tutmak gerekir. «Nesnel» bir kafanın her zaman tüm sorunlara katabildiği ayrıntılar, çelişkiler ve ruhsallık bu araştırmada ve tukuda yer almaz. Burada yalnızca haksız bir düşünce, yani mantık gerekli. Bu da kolay değildir. Mantıklı olmak her zaman kolaydır. Sonuna kadar mantıklı olmak hemen hemen olanaksızdır. Kendi elleriyle ölen insanlar böylece sonuna kadar duygularının eğimini izlerler. Bu durumda, intihar üstüne düşünce bana, beni ilgilendiren tek sorunu ortaya koyma fırsatını veriyor: Ölüme kadar götüren bir mantık var mıdır? Bunu, burada kökenini belirttiğim düşünceyi apaçıklığın ışığında, düzensiz bir tutku olmaksızın izleyerek bilebilirim yalnızca. Saçma düşünce diye adlandırdığım şeydir bu. Birçokları buna başladılar. Gene de bu yolda mıdırlar bilmiyorum.
    Kari Jaspers birlik içinde bir dünya kurmanın olanaksızlığını açıklarken şöyle der: «Bu sınırlama beni bana götürüyor. Orada artık yalnızca temsil ettiğim nesnel bir görüş noktasının ardına gizlenemem, orada ne ben ne de bir başkasının varlığı benim için bir nesne değildir.» Kari Jaspers öbürlerinden sonra, düşüncenin smırîanna ulaştığı bu ıssız ve susuz yerleri anımsatıyor. Öbürlerinden sonra, evet elbette, ama nasıl acele ederler oradan çıkmak için! Düşüncenin gidip geldiği bu son dönüm noktasına en alçakgönüllü insanlar arasından bile birçok insan ulaştı. Bu durumda en değerli şeylerini, yaşamlarım bıraktılar. Bırakanlar arasında düşüncenin prensleri sayılan bazıları da vardı, ama onların kullandığı şey en an başkaldırısı içinde düşüncelerinin intiharıydı. Tersine, gerçek çaba burada olanaklar ölçüsünde tutunmak ve bu uzak ülkelerin garip bitkilerini yakından incelemektir. Dayanıklılık ve açık görüşlülük saçmanın, umudun ve ölümün karşılıklı konuştukları bu insanlıktan uzak oyun için birer ayrıcalıklı seyircidirler. Zihin hem basit hem incelikli bir oyun olan bu oyunun özelliklerini aydınlatmadan ve yeniden yaşamadan önce aynşürabilir.




    Alıntıdır.
    Kendisine yakıştırılan bütün değerleri Hiç'e indiren bir yokluk!


    in vino veritas.


    non serviam.

  2. #2
    nejdet - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    20 Ağustos 2008
    Yer
    istanbul
    Yaş
    48
    Mesajlar
    2.546

    Standart

    Kendi kendisine şiddet uygulayan tek canlı türünün insan olduğu düşünülebilir. Amacı, şekli, hedefi ne olursa olsun ve haklı/haksız, doğru/yanlış değerlendirmeler bir yana, intihar/canlının yaşam fonksiyonlarını bilerek sonlandırması şeklindeki eylemi kendisine karşı uyguladığı şiddetin en yoğun olanıdır. Bireyin kendisine yönelttiği fiziksel ve duygusal daha düşük yoğunluktaki şiddet türlerinin diğer canlı türlerinde olmadığı/görülmediği söylenebilir. Balinaların toplu intiharları ve ateş çemberinde çıkışsız kalan akrebin kendisini zehirleyerek intiharlarında insan türüne yaklaştıkları görülmektedir. Nasıl değerlendirildikleri ayrı bir konu olmakla birlikte bu eylem tarzının, şiddetin belki de en yoğun istenç durumu olduğu söylenebilir. Evet, akrep olsun, balina olsun, insan olsun bu eylem tarzında en yoğun ve en kararlı istenç içerisinde bulunurlar ve hepsinin de eylemleri istençlerine bağlıdır. İstençlerin ne şekilde oluştuğu/etkiyen faktörler konu dışı tutulmuştur. Balinaların bu davranış biçimi, özünde her ikisinden kısmen ayrışır. Bu eylem biçimlerinden en farklı olanı ve çizgileri net olanı ise akrebin davranış biçimidir. Her üç eylem tarzının ortak noktası ise, eylemin görüntüde ve fizikte etkileri doğrudan kendi beden ve ruhlarında açığa çıkar ancak yöneldikleri hedef özneleri daima diğer canlılar/ötekiler olur. Bu durum, akrebin eyleminde çok net bir şekilde görülebilmektedir. Akrep hareket/devinimi algılar; kendisini ateş çemberine alan olgu da hareketli/devingendir. Şiddetin öznesi kendisi olduğu halde, kendisini ateş çemberi ile çevreleyen hareketli olguyu hedef seçerek kendisine karşı en yoğun şiddeti uygular. Akrep için bu ateşten çemberi ören olgunun/insanın almış olduğu hazdan –nasıl bir haz ise!- önemi yoktur. Bu olgu, ateş çemberi şeklindeki şiddetin, kendisini zehirleme şeklindeki şiddete neden olması ile şiddetin şiddet doğurduğuna güzel bir örnek teşkil etmektedir. Şiddetin içerisine haz alma duygusunun katılmış olması irdelenmeye değerdir. En belirgin şekilde insan türünde ortaya çıkan ve kısmen kedigillerde ve sırtlanlarda belirginleşen keyfi şiddetin haz alma duygusu ile örtüşmesi şiddetin temeline bu duygunun nasıl yerleştiğinin açıklanmasını gerektirmektedir. Şiddetin temelinde egemenlik kurma eğilimi ve düşüncesi yatmaktadır. Ateş çemberindeki akrebin kendisini sokmasından haz duyan insanın temeldeki duygulanımı, sosyal/tarihsel bir birikim olan akrebin kendisini/insanı sokarak öldürdüğü bilincinin yarattığı gizli öfke/kin duygusudur. -Öfke ve kin temelde ayrışırlar. Bu konuya daha sonra yer verilecektir.- Kin duygusu şiddet ile birleştiğinde narsistçe bir haz alma duygusu ortaya çıkar. Bu durumu insan türünü ilginç bir noktaya doğru çekmektedir. Şöyle ki, duygusal olarak kendisinden daha gelişkin ve fakat sosyal/tarihsel/ekonomik/politik olarak güçsüz olan/bırakılan kadın cinsine erkeğin yönelttiği cinsel şiddetin altında da aynı kine dayalı haz alma duygusu yatmaktadır. Bu kin duygusunun temelinde ise, kadının doğurganlığı yatmaktadır

    intihar pasif ve en yoğun şiddet türüdür. nedenleri şiddet formunda tartışılmamıştır. bu alanda tartışılabilir. ve ayrıca,
    Şiddetin Kökeni adlı formumdan küçük bir alıntılama yaptım. şiddet ve kökenleriyle igili geniş bilgiyi orada bulabilirsiniz.
    kadınlarını erkeğe muhtaç bir şekilde yaşamaya zorlayan bir toplum, kökünden acizdir.

  3. #3
    Yasaklandı
    Üyelik tarihi
    06 Eylül 2010
    Mesajlar
    44

    Standart

    Depresyon ve psikoloji bozukluluğu tedavi edilmezse sonucu intiharla sonuçlanıyor. Gerçekten çok acı bir son. Allah bizlere nasip etmesin.

  4. #4
    telrunya - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    18 Kasım 2009
    Mesajlar
    559

    Standart

    Alıntı objektif Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster
    Depresyon ve psikoloji bozukluluğu tedavi edilmezse sonucu intiharla sonuçlanıyor. Gerçekten çok acı bir son. Allah bizlere nasip etmesin.
    Size göre tedavisi nasıl olur?

    "İntihar kaçış değil,reddediştir…" demiş J.P. Sartre.
    Kendisine yakıştırılan bütün değerleri Hiç'e indiren bir yokluk!


    in vino veritas.


    non serviam.

  5. #5
    telrunya - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    18 Kasım 2009
    Mesajlar
    559

    Standart

    Alıntı nejdet Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster
    Amacı, şekli, hedefi ne olursa olsun ve haklı/haksız, doğru/yanlış değerlendirmeler bir yana, intihar/canlının yaşam fonksiyonlarını bilerek sonlandırması şeklindeki eylemi kendisine karşı uyguladığı şiddetin en yoğun olanıdır.
    Sevgili Nejdet, öncelikle sohbetini özlediğimi belirtmek isterim. Ve şunu sorarım: İntihara şiddetten başka bir isim verebilmemiz mümkün değil midir tıpkı J.P. Sartre'nin bir önceki mesajında paylaştığım cümlesi gibi?
    Kendisine yakıştırılan bütün değerleri Hiç'e indiren bir yokluk!


    in vino veritas.


    non serviam.

  6. #6
    şehrin yabancısı - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    23 Şubat 2009
    Yer
    istanbul
    Yaş
    40
    Mesajlar
    431

    Standart

    ÖLÜMDEN KONUŞACAKTIK

    Ever sırasıdır, ölümden konuşacaktık
    İntaharın ebruli ipliğiyle
    Bir düğün gecesinde senin
    Yakası işlemeli giysinden.
    Kapı kapı dolaşıp, etamin ve goblen
    Örtüler saçan bohçacı ölümden.
    Boynuna taktığın eğri taneli
    İki sıra inciden konuşacaktık,
    Seni ürküten tren sesinden
    Ayı gölgeleyen tekinsiz gecede
    Karşımıza apansız çıkıveren
    O ihtiyar dilenciden.

    Gel ölümden söz etmeden önce,
    Birşeyler içelim seninle.
    Buğıuu bir bardağın içinde,
    Buzlu ve limonlu bir votkayla birlikte
    Konuşalım ölümden,
    Bir samanyolu olsun masamızın üstünde.
    Hadi gel konuşalım,
    Sulanmış bir taşlığın serinliğinde.
    Akşamsefaları içinde,
    Bir masa, birkaç sandalye
    Ve ikimiz ölümden konuşalım,
    Senin ağzında gül, benimkinde menekşe.

    Yarına var mısın söyle?
    Doğacak çocuğa çığlığa, ishak kuşuna,
    Rüzgarın savurduğu tohuma,
    Kavağın pamuğuna var mısın,
    Bir ağacın kavına,
    Deri değiştirmesine yılanın,
    Kozadan çıkan kelebeğe,
    Hatmiye, kekiğe, atkestanesine?
    Hadi gel öyleyse ölümden konuşalım.
    Belki de tümünden aykırıdır gerçeğe,
    Ama ne olursa olsun biz yine
    Ölümden konuşalım seninle.

    Ölüm de vardır yaşadığımız her şeyde.
    Bir bardak çatlarsa durduğu yerde,
    Bir aşk ansızın biterse,
    Ayna kırılırsa yüzünle birlikte,
    Zamanıdır konuşmanın ölümden.
    Bir çiçek olağanüstü güzellikte,
    Açıvermişse bir sabah,
    Bir topal aksamadan yürümüşse,
    Hadi gel ölümden konuşalım;
    Yüzünü al basmış hasetçiden
    Ve onun elindeki kuru değnek bile
    Filizlenir sevgimizden.

    metin altıok
    Konu şehrin yabancısı tarafından (19 Eylül 2010 Saat 23:39 ) değiştirilmiştir.
    Sözcüklerin gücünü anlamadan insanların gücünü anlayamazsınız.
    KONFİÇYUS

  7. #7
    şehrin yabancısı - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    23 Şubat 2009
    Yer
    istanbul
    Yaş
    40
    Mesajlar
    431

    Standart

    HAYATTAN YOK ÇIKARIM..!
    Çıkarlarını düşünmeyenler unutulacaklardır. Her olayda bir kenara çekilenler gerçektende bir kenarda kalacaklardır. Yaptıkları işlerin gizli kalmasını isteyenler bunda başarıya ulaşacaklardır. Kimse onların varlığıyla tedirgin olmayacaktır. Bir gün öldükleri zaman arkalarında küçük bir iz, bir anı, bir gözyaşı bir eser bırakmadan yok olacaklardır. Gazetedeki ölüm ilanları yedinci safta da bir kenarda kalacak kimsenin gözüne çarpmayacaktır. Hayattan çıkarı olmayanlar ölümünde çıkarı olmayacaktır. Ölüm bile onların ölümünden de çıkarı olmayacaktır. Ölüm bile onların adlarını duyurmaya yetmeyecektir. Herkesin mezarında güller ve menekşeler büyürken, onların mezarında otlar büyüyecektir. Mezarları bir kenarda kalmasa bile büyük muhteşem anıtların arasında sıkışıp kaybolacaktır. Cennetteki muhallebicide de garson onlarla ilgilenmeyecektir. Ağız tadıyla bir keşkül yiyemeden masadan kalkacaklardır. “Hayattan çıkarı olmayanların hayatı çıkmaza sürüklenecektir.” Kendini beğenmişliğin cezasını daha bu dünyadan çekmeye başlayacaklardır. Sıkıntılarını kimseyle paylaşmasını bilmedikleri için yalnız başlarına ıstırap çekeceklerdir. Duygu alışverişlerinden nasipleri olmayacaktır. Duygusuz, hareketsiz, tatsız, bir hayat yaşadıkları sanılacaktır. Istırapları ne yüzlerindeki çizgilerinden, ne de saçlarının beyazlaşmasından anlaşılacaktır. Çektikleri acılarla yüzlerinin buruşmasına, saçlarının beyazlaşmasına izin verilmeyecektir. Güldükleri zaman sevinçli ağladıkları zaman kederli oldukları sanılacaktır. Hayattan çıkarları olmadığı da asla kabul edilmeyecektir. Böyle bir yanlışlığa düşülmeyecektir.

    Aslında, hayattan çıkarları olduğu ispat edilecektir. Çıkarlarını korumak için canları çıktığı halde, bunu beceremedikleri için, çıkarıyokmuşdabirşeybeklemiyor muşcasınagillerden göründükleri yüzlerine vurulacaktır. Onlarda bu saldırılarda bir karşılık bulamayacaklardır. Kendilerini yokladıkları zaman bütün ileri sürülenlerin gerçek olduğunu, hayatlarını boş yere harcadıklarını, ne yazık ki artık çok geç kaldıklarını onlarda açık ve seçik olarak göreceklerdir. İşte o an dahi, delice bir harekette bulunmalarına anlamsız bir hayatı anlamsız bir şekilde bitirmelerine göz yumulmayacaklardır. Kendilerini öldüremeyeceklerdir. Onlara anlatılacaktır ki böyle bir davranış, bütün yaşantılarıyla çelişki içindedir, gerçekle bir ilgisi yoktur, kendilerini öldürürlerse onlar hakkında varılan isabetli yargıları çürütmek için gene boş bir çaba göstermiş olurlar. Bu hiçbir şeyi değiştirmez. Onlar bu rezilliğe de katlanarak sürünmeye devam edeceklerdir. Hayatlarıyla yanlış olanların ölümleriyle doğru olmalarına imkan var mıdır? Hayattan çıkarı olmamak hem Tanrının hem de insanların gözünde affedilemez bir suçtur; gelişip yayılması için gerekli her türlü tedbir alınacaktır. Bütün tarih, bütün iktisad, bütün sosyoloji, bütün psikoloji kısaca bütün lojiler hayatın çıkarlılığa dayandığını göstermek için yırtınacaklardır, yırtınmalıdır.


    oğuz atay tutunamayanlardan bir kesit.
    Sözcüklerin gücünü anlamadan insanların gücünü anlayamazsınız.
    KONFİÇYUS

  8. #8
    nejdet - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    20 Ağustos 2008
    Yer
    istanbul
    Yaş
    48
    Mesajlar
    2.546

    Standart

    Sevgili telrunya,

    Uzun zamandır bizlerde seni forumlarda göremiyor ve aynı şekilde özlüyoruz; sohbetini, yorumlarını...

    Yaşama istenci ve özgür olma istenci hem yaşamanın hem de özgür olmanın eş-değerdeki önemsenenleri olmaları ile açıklanabilir. Ancak, kişinin kendi ruh/bedeninde somutlaşan bu önemli değerlere yönelmesi şeklinde gerçekleşen intihar edimi –bir red etme olsa bile- bu eylem/red etme diğer bireylere yöneliktir; kişi kendini red etmemektedir, o, diğerlerini red ettiği için bu eylemi gerçekleştirmektedir. Böyle olunca hedef kitle mutlak surette öteki/lerdir. Şiddetin temel mantığı bir hedef kitle ile açıklanabilir. Örnek verecek olursak; bir adada yapa-yalnız yaşayan bir insan intihar eder mi sorusuna çok rahat hayır yanıtını vermek olanaklı olacaktır. Bu açıdan intihar ediminin sosyal bir yapısı olduğu açıktır. İntiharın etki ve sonuçları sağ-kalanlar/ötekiler üzerinde ortaya çıkar ve intihar edenin amacı da burada netleşir. Hiçbir intihar girişimi amaçsız değildir ve istencin en yoğun halini ifade eder. Bu eylem yineliyorum şiddetin en yoğun halidir ve red etme olarak amaçlanması onun bu özelliğini ortadan kaldırmaz.

    kadınlarını erkeğe muhtaç bir şekilde yaşamaya zorlayan bir toplum, kökünden acizdir.

  9. #9
    telrunya - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    18 Kasım 2009
    Mesajlar
    559

    Standart

    Bir adada yalnız yaşayan insan neden intihar etmesin?
    Kendisine yakıştırılan bütün değerleri Hiç'e indiren bir yokluk!


    in vino veritas.


    non serviam.

  10. #10
    telrunya - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    18 Kasım 2009
    Mesajlar
    559

    Standart

    Alıntı şehrin yabancısı Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster
    HAYATTAN YOK ÇIKARIM..!
    Çıkarlarını düşünmeyenler unutulacaklardır. Her olayda bir kenara çekilenler gerçektende bir kenarda kalacaklardır. Yaptıkları işlerin gizli kalmasını isteyenler bunda başarıya ulaşacaklardır. Kimse onların varlığıyla tedirgin olmayacaktır. Bir gün öldükleri zaman arkalarında küçük bir iz, bir anı, bir gözyaşı bir eser bırakmadan yok olacaklardır. Gazetedeki ölüm ilanları yedinci safta da bir kenarda kalacak kimsenin gözüne çarpmayacaktır. Hayattan çıkarı olmayanlar ölümünde çıkarı olmayacaktır. Ölüm bile onların ölümünden de çıkarı olmayacaktır. Ölüm bile onların adlarını duyurmaya yetmeyecektir. Herkesin mezarında güller ve menekşeler büyürken, onların mezarında otlar büyüyecektir. Mezarları bir kenarda kalmasa bile büyük muhteşem anıtların arasında sıkışıp kaybolacaktır. Cennetteki muhallebicide de garson onlarla ilgilenmeyecektir. Ağız tadıyla bir keşkül yiyemeden masadan kalkacaklardır. “Hayattan çıkarı olmayanların hayatı çıkmaza sürüklenecektir.” Kendini beğenmişliğin cezasını daha bu dünyadan çekmeye başlayacaklardır. Sıkıntılarını kimseyle paylaşmasını bilmedikleri için yalnız başlarına ıstırap çekeceklerdir. Duygu alışverişlerinden nasipleri olmayacaktır. Duygusuz, hareketsiz, tatsız, bir hayat yaşadıkları sanılacaktır. Istırapları ne yüzlerindeki çizgilerinden, ne de saçlarının beyazlaşmasından anlaşılacaktır. Çektikleri acılarla yüzlerinin buruşmasına, saçlarının beyazlaşmasına izin verilmeyecektir. Güldükleri zaman sevinçli ağladıkları zaman kederli oldukları sanılacaktır. Hayattan çıkarları olmadığı da asla kabul edilmeyecektir. Böyle bir yanlışlığa düşülmeyecektir.

    Aslında, hayattan çıkarları olduğu ispat edilecektir. Çıkarlarını korumak için canları çıktığı halde, bunu beceremedikleri için, çıkarıyokmuşdabirşeybeklemiyor muşcasınagillerden göründükleri yüzlerine vurulacaktır. Onlarda bu saldırılarda bir karşılık bulamayacaklardır. Kendilerini yokladıkları zaman bütün ileri sürülenlerin gerçek olduğunu, hayatlarını boş yere harcadıklarını, ne yazık ki artık çok geç kaldıklarını onlarda açık ve seçik olarak göreceklerdir. İşte o an dahi, delice bir harekette bulunmalarına anlamsız bir hayatı anlamsız bir şekilde bitirmelerine göz yumulmayacaklardır. Kendilerini öldüremeyeceklerdir. Onlara anlatılacaktır ki böyle bir davranış, bütün yaşantılarıyla çelişki içindedir, gerçekle bir ilgisi yoktur, kendilerini öldürürlerse onlar hakkında varılan isabetli yargıları çürütmek için gene boş bir çaba göstermiş olurlar. Bu hiçbir şeyi değiştirmez. Onlar bu rezilliğe de katlanarak sürünmeye devam edeceklerdir. Hayatlarıyla yanlış olanların ölümleriyle doğru olmalarına imkan var mıdır? Hayattan çıkarı olmamak hem Tanrının hem de insanların gözünde affedilemez bir suçtur; gelişip yayılması için gerekli her türlü tedbir alınacaktır. Bütün tarih, bütün iktisad, bütün sosyoloji, bütün psikoloji kısaca bütün lojiler hayatın çıkarlılığa dayandığını göstermek için yırtınacaklardır, yırtınmalıdır.


    oğuz atay tutunamayanlardan bir kesit.
    Yazı tamamen küçük bir çocuğu korkutarak, aşağılayarak yapacağı şeyden vazgeçirmek amacı güderek yazılmış gibi.
    Kendisine yakıştırılan bütün değerleri Hiç'e indiren bir yokluk!


    in vino veritas.


    non serviam.

Sayfa 1/6 123 ... SonSon

Members who have read this thread : 4

Bu Konudaki Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •  

Search Engine Optimization by vBSEO 3.6.0