Sayfa 4/5 İlkİlk ... 2345 SonSon
44 sonuçtan 31 ile 40 arası
Like Tree3Teşekkür

Konu: Türkiye'de Felsefenin gelişememesinin nedenleri nelerdir?

  1. #31
    Paw9 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    21 Temmuz 2011
    Yer
    Gaziantep
    Yaş
    20
    Mesajlar
    58

    Standart

    Saydığınız isimlerin üzerinden kaç yüzyıl geçti... Şuanki Türkiye ile ne Mevlana'nın ne Yunus Emre'nin ne de Mimar Sinan'ın alakası var. Şuanki Türkiye'de doktorlarımız Amerika'ya kaçıyor, sporcularımız Almanya Milli Takım'ında oynuyor... Şanslı topraklar demişsiniz. Bu şans niye gülmüyor kimseye? Bir alanda ilerleyebilmek için niye Avrupa'ya gitmek gerekiyor? Avrupa'ya düşkünlüğümüz bir takıntı mıdır yoksa haklı bir düşkünlük müdür? Haber bültenini açın. Öldürülen şehitlerimizi, şiddete uğrayan kadınlarımızı gördükten sonra bir daha düşünün. Biz Mevlana'nın yaşadığı topraklarda değiliz maalesef. Biz dayak atan kocaların, önü kapatılan bilim adamlarının yaşadığı topraklardayız. Şanslıyız (!)
    Yalnızca akıllılar düşünce sahibidirler.İnsanların geri kalanları düşüncelerinin tutsağıdır.

    Coleridge

  2. #32
    İstanbul - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    19 Eylül 2011
    Mesajlar
    62

    Standart

    Alıntı Paw9 Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster
    Saydığınız isimlerin üzerinden kaç yüzyıl geçti... Şuanki Türkiye ile ne Mevlana'nın ne Yunus Emre'nin ne de Mimar Sinan'ın alakası var. Şuanki Türkiye'de doktorlarımız Amerika'ya kaçıyor, sporcularımız Almanya Milli Takım'ında oynuyor... Şanslı topraklar demişsiniz. Bu şans niye gülmüyor kimseye? Bir alanda ilerleyebilmek için niye Avrupa'ya gitmek gerekiyor? Avrupa'ya düşkünlüğümüz bir takıntı mıdır yoksa haklı bir düşkünlük müdür? Haber bültenini açın. Öldürülen şehitlerimizi, şiddete uğrayan kadınlarımızı gördükten sonra bir daha düşünün. Biz Mevlana'nın yaşadığı topraklarda değiliz maalesef. Biz dayak atan kocaların, önü kapatılan bilim adamlarının yaşadığı topraklardayız. Şanslıyız (!)
    Sayın Paw9,
    Yüzyıllar geçsede o kişilerin bizlere bıraktıkları, siz bırakmadıkça kaybolmaz..O bilgile canlıdır..Okudukça muhabbet ettikçe yaşar.
    Zaten Aslını bırakıp kabul etmemiş , Fransız taklitçiliğine soyunanlar şansı hiç görememişlerdir.Bu toprakların üzerinde bunca göz neden , sizin göremediğiniz neyi görüyor onlar dersiniz?
    Bir sporcunun gitmesi çok normal , bugün bizim takımlarımızada çok yabancı gelmekte..
    Her ülkenin içinde binlerce sorun var tıpkı aileler gibi..Siz diyorsunuz ki benİm ailem iyi eğitimli değil ya da dövüyor ben arka sokaktaki aileye oturmaya gideyim..Buyrun gidin orada ki sapıklıkları görün..Ancak içine girerseniz görürsünüz..Kendi ailesini kabul edemeyen hiç bir yerde barınamaz .Her zaman besleme olarak kalırsınız.

    Bu arada milliyetçi biri değilim sadece şükredemeyenlere serzenişim..Hiç bir zaman milliyetçi olmadım lakin özünü reddedip yabancı merakını hep dolabı yüzlerce rengarenk giysilerle dolu olup hala komşunun bluzunda olan alış-veriş hastası doyumsuz özenti kadınlara benzetirim..

    Birazcık ŞÜKÜR..
    Manzaranın güzelliği hüznünde yatar

  3. #33

    Üyelik tarihi
    06 Ocak 2012
    Yer
    İstanbul
    Yaş
    23
    Mesajlar
    9

    Standart Cevap: Felsefe Turkiyede niye gelismemistir? Neden Turkiyede fels

    Felsefe söz konusu olduğunda, bir “sıfırdan başlama” durumu söz konusu değildir aslında. Zaten başlanılmış olan bir şeye, yeniden başlamak gerekir.
    Ülkemizdeki düşünce hayatına bir göz attığımızda, tıpkı diğer pek çok alanda olduğu gibi (politik, kültürel, sanatsal vb.) geçmişle şimdi arasında çok ciddi kopukluklar meydana geldiğini görüyoruz. Geçmişle veya geleneklerle sorunlarımızın olduğu yadsınamaz bir gerçektir. Cumhuriyetin kurulmasına öncü politik görüş, geçmişin yeniden inşa edilmesiyle “yeni”ye ulaşmayı amaçlamak yerine, geçmişten mutlak bir kopuş yolunu benimsemeyi tercih etmiştir. Çünkü geçmiş, düşünce özgürlüğünü ortadan kaldıran, dinin ve geleneklerin işgali altındaki zamandır. Kurucu politika, sıfır noktasında olmak, sıfırdan başlamak ister. Fakat tarihsellik ve düşünce dünyası için bu imkânsızdır. Yani kısacası Cumhuriyet dönemi düşünürleri için geçmişle hesaplaşmak kaçınılmaz bir haldedir. Çünkü gelecek, öğretilmekten kaçınılmış, hata unutmaya yönlendirilmiş olan geçmişin tehdidi altındadır. Günümüzde de bu kaçınılmaz geçmişle hesaplaşma durumu, her alanda kendini açıkça göstermektedir.
    Felsefe söz konusu olduğunda da ilk olarak bir yerden başlama gerekliliğinden söz edilmesi iyi olur. Gelenekçiliğin reddedildiği bir milli (!) düşünce tarzının aksine, felsefenin başlangıcında tam da bir gelenekçiliğin yer aldığını görürüz. Milet Okulu, Elea Okulu, Akademia vb. hep bir devamlılık çizgisi taşırlar. Felsefe, bir “önce” ve “sonra” ile anlam bulan bir etkinlik olarak görülmektedir. Bilindiği gibi felsefenin nereden ve nasıl başlayacağı bir hayli tartışmalıdır; ama tartışılmayan bir şey varsa o da Yunan felsefesinin de tek bir başlangıç noktası olmadığıdır. O da başka yerlerden işe başlamıştır. Türkiye’de de bu tarz bir başlangıç durumundan söz edenlerin skandalı da tam bu noktada açığa çıkmaktadır. Yani tarih siyasal olunca, düşüncenin ufku da siyasal olanın ötesine geçemiyor. Belli bir tarih ortaya konduğu sürece, ondan önceki tüm yoğun ve derin teoriler yok sayılmış oluyor. Bu “yok sayma” işini salt batılı felsefe tasavvuru adına yapmak da büyük talihsizliktir.
    Batı felsefesi, Türkiye’de algılanması ve anlamlandırılması, modernleşme ve Batılılaşma Projesi bağlamında bir “amaç” olarak belirlenmiştir. Kurucu politikanın Batı felsefesi dışındaki tüm düşünce dünyasını reddeden dar bakış açısı, bizde felsefe olmadığını, felsefe geleneğimize ait bir şey olmadığını ima eder. Felsefe onlara göre batılı bir şeydir, Batı’da doğmuştur ve tarihi boyunca onda üreyen fikir ve oluşumlarla gelişmiştir. Felsefeyle kurduğumuz ilişkinin dönüşümü, Batı düşüncesinin kendisini nasıl tekrar kurduğunu sorgulamamıza bağlı olabilir. Batı felsefesinin kendi kendisini okuması, İslam’ın Antik Yunan’la bağının üstünden sessizce geçerken Antik Yunan’la Hıristiyanlık arasındaki eklemlenmenin altını çizer. Böylece, Antik Yunan’ı yalnızca Hıristiyan-Yahudi geleneğinin izlediği biçiminde bir fikir doğar. Oysa İslam düşüncesinin felsefe ile ilişkisinin Batı için Batı’nın kabul etmek istediğinden daha belirleyici olduğu vurgulanmalıdır.
    Müslüman filozoflar aslında Antik Yunan’ın ilk mirasçılarıdır. Özellikle Aristoteles’in eserlerinin bu düşünürlerin dili olan Arapça ile Batı’ya taşınması Batı’da Rönesans’ın nedenleri arasında sayılır. Buna karşın, yüzeysel Batılı yaklaşım bu katkıyı çevirmenlikle sınırlamaya çalışır. Ünlü İslam filozofları çevirmen olmadıkları gibi, kendilerinden önceki çevirmenler kuşağının doğmasına sebep olan gereksinim, Arap kültürünün düşünsel zenginliğine işaret eder.
    Batı kendi felsefe tarihini yeniden kurarken bunu minimize etmek isteyecek, hatta çağsal modellere dayalı tarih okuması içinde tüm ortaçağ okuması basit yargılarla es geçilecektir. Bu yargıların en basiti ve etkilisi, ortaçağın “karanlık çağ” olarak adlandırılmasında bulunur. Oysa ortaçağ üç vahiy dininden düşünürlerin felsefi tartışma içinde yakalanabilecekleri bir çağ olarak da okunabilirdi. Ama o zaman dinden ayrılıp laikleşmemiş bir felsefe meşru olarak yapılabilir hale gelecektir. Din-felsefe gerilimi Batı’da aşılmışsa eğer, bu felsefi düşüncenin laikleşmiş olmasıyla değil, dinsel motiflerin felsefi düşünce içinde serbestçe yeniden üretilebilmeleriyle mümkün olmuş bir şeydir.
    Doğu ile bağlarımızı kesip Batı’ya yöneliş aslen bir dil meselesi haline getirilmiştir. Modern bakış açısıyla “Doğulu tarzı” temsil ettiği için ideolojik olarak dışlanan Arapça, aslında felsefı olarak çok iyi işlenmiş bir dil olmakla kalmayıp, ortaçağda Batı’ya bulaşmış ve hatta Batı’nın felsefi terminolojisinde yenileyici bir etki yapmıştır. Dilin sadeleştirilmesi Batı’ya yönelişin, “Türklerin müslüman kültürü tarafından ele geçirilmiş ve üstü örtülmüş olan ‘özgün’ kimliğine” geri dönüşle tamamlanacağı fikri tarafından belirlenmiştir.
    Bizde çeviri probleminin devasa bir problem haline gelmesinin nedeni, dil devriminin sahiplenilmesinin Arapça ya da Farsça kökenli Osmanlıca sözcüklerin kullanımını baskı altına almasıdır. Batı’nın geleneğine zaten çoktan eklemlenmiş olmanın avantajını gözden kaçıran ve Doğu ile köprüleri atmak isterken aslında Batı ile de atmış olan naif politik bakış açısının felsefenin olanaklarına çok zarar vermiş olduğu kabul edilmesi gereken bir gerçektir.
    “Türk Dil Kurumu” dili arılaştırmakla uğraşırken, yabancı bir dilde yazılmış felsefi eserleri bu arı dile çevirebilmek için yeni bir sözcük dağarcığı oluşturulmasını hedefliyordu. Ancak felsefi kavramları adlandırmak için kullanılan adların felsefi düşünce tarafından haklılaştırılması gerekir ve bu da zor bir iştir. Eski adları bir tarafa fırlatıp atmak kolaydır. Ama onların yerine keyfi olarak başka bir ad geçirme cüreti, düşüncenin travması ve felce uğraması tehlikesini göze almış demektir. Dilin hayatını tepeden inme bir darbe ile değiştirmeye çalışmak, düşüncenin yaratıcılığına katı ve anlaşılmaz sınırlar koymaktır. Saf ya da arı bir dile duyulan özlem metafizik bir sanrıdır çünkü bulaşma ve farklılaşma dilin yaratıcılığının olanaklarıdır. Üstelik dile dışarıdan müdahale devletin denetiminde tutulamaz.
    Eski kavramlara yeni sözcükler uydurma pratiği felsefe deneyimi olmayan çevirmenin elinde kaldığında metinler okunamaz, kimin ne dediği tam olarak anlaşılmaz. Felsefe okumak, düşüncenin sözcüklerin içinden geçmesi demektir. Opak, geçit vermez; çağrışımı kısır, gerçek bir tarihi ve yaşanmışlığı olmayan sözcüklerle yapılan felsefi düşünce farkına varmaksızın kendini kaybeder. Dahası, eski alfabenin öğretilmesinin önemi üstünde durulmadığı zaman yeni kuşak felsefeciler yüz yıl önce yazılmış olan metinleri bile okuyamaz hale gelirler. Bu durum, elbette ki öngörülmemiş olamaz; bugün içinde bulunduğumuz durum tarihsel seçimlerin bir ürünüdür. Politik gerekçeler her ne olursa olsun, “memleketin temellerini sarsmak” ya da içimizdeki düşmanı hortlatmak tehlikesi ne denli büyük olursa olsun, bu felsefi karar düşüncenin öz çıkarlarını gözeterek verilmemiştir. Felsefe, bu kurucu karar içinde, bitmek bilmez ölümünü içinde taşımaktadır.
    Felsefeyi Batı kültürüyle sınırlamak, Batı’nın dışındaki düşünceyi yalıtarak onu etkisiz, atıl, bir farklılık alanı haline getirerek yapılan bir dışlamadır. Üstelik Batı felsefesinin, Batı olmayanı mutlak biçimde bastırıp işgal etmesinin zeminini de tam olarak bu konum yaratır. Felsefe ne tarihsellik talebini boşverebilir ne de dışa açılım talebini. Bu açmazda yeniden tanımlanması gerekir. Türkiye’de bu sorunun görülmüyor olmasının iki sebebi vardır. İlkin, Batı felsefesinin kendisini sorgulaması bizi Batı’dan daha çok sarsmaktadır. Bizdeki Aydınlanma savunusunun popülist ve pragmatik hoşgörüsüz tutumu, demokrasiyi sözümona kimseye bırakmayan, ama dayatmacılıktan da vazgeçmeyen Kemalist ideolojinin ikiyüzlülüğüdür. İkinci olarak, bizde hiçbir zaman Doğu’ya, İslam dışı doğu düşüncelerine yeterince ilgi gösterilmemiştir.
    Son olarak, Türkiye’deki akademik felsefe doğrudan politik süreçlere ilişmeye kalksa bile olağanüstü bir dolayımın ve otosansürün sürecinden geçmek zorunda kalmıştır. Devlet kurumlarında ağır bir politik baskı atmosferi içinde, anti-demokratik, hiyerarşik bir yapı içinde kurumsallaşmıştır. Örneğin felsefeciler hiçbir askeri rejimi açıkça eleştirememişlerdir, politik konumları yüzünden kovuşturmaya uğrama korkusuyla suya sabuna dokunmayan işler yaparak varolmak zorunda kalmışlardır. Kısacası, Türkiye’de felsefenin politik süreçlerle ilişkisi doğrudan bir biçimde kurulamaz çünkü felsefeciler devlet memurudur.
    Mor ve Ötesi likes this.

  4. #34

    Üyelik tarihi
    16 Eylül 2011
    Mesajlar
    504

    Standart Cevap: Türkiye'de Felsefenin gelişememesinin nedenleri nelerdir?

    Alıntı evrensel-insan Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster
    Aslinda ilginc olan bu sorunun Turkiye cografyasi ve toplumu icin sorulmaz olmasi gerekirken,soruluyor olmasidir.

    Turkiye cografyasi tarihi her donemde her turlu etik fark olarak bir suru topluma ve farkli halklarina ev sahipligi yapmis olmasina ragmen ve bu turlu tarihsel bir mozayiktan filozoflar ve bilim adamlari cikamamasi nasil aciklanir.

    Bunun tek bir aciklamasi vardir. Felsefe de bilim de DUSUNCE URETIMI GEREKTIREN konulardir.

    Eski yunan filozoflarinin her seyi serbestce sorgulayabildikleri tarihi donem, hristiyanligin gelisi ile karanlik bir doneme girince felsefe ve bilim taa ronesansa kadar bir ilerleme kaydedememistir.

    Turkiye topraklarina donersek, bu hristiyanligin her turlu baskici, zorlamaci, mudaheleci suru psikolojisi ve korku felsefesi; selcuklularin "zorla" musluman edilmesinden sonra Anadolu'ya da yayilmistir.

    Osmanli, dusunceye hic bir zaman onem vermemis, baskici, teokratik ve monarsik bir idare sekli ile, her turludusunceye ve islam disindaki her turlu dini renge sans tanimamistir.

    Ayni durum, TC ile birlikte bu sefer milli ve etnik TEKLESTIRME politikasi ile dusuncenin onune set cekmistir.

    Bunlarin yaninda Turkiye topraklarinda, birey yetistirimi, sivillik anlayisi v.s. hic bir zaman olmamistir. Bu da tum vatandaslarin, sadece toplumsal duzeyde ve oda kutuplasarak, biz/oteki ayrimli bir duygusal akil yuruttugunu goruruz. Suru psikolojisi ve korku felsefesi, Turkiye topraklari uzerinden Osmanli'dan itibaren hic yok olmamistir.

    Bireyi olmayan toplumun, bilinci ve farkindaligi da olmaz. Birakin dusunmeyi, genelde sadece dogumdan verilen uygulanir ve buna karsi cikilirsa da kisi, toplumsal olarak afaroz edilir.

    Kisaca insan haklari, evrensel hukuk birey yetismememe, hak ve ozgurluklerin taninmasi, sivil ve normal bir toplum yapisindan uzak cografyada; her nekadar her turlu farkli halklarin her turlu farkli mirasi olsa da, ne bir filozof, ne de bir bilim adami yetisemez.

    Hem boyle bir alt yapi yoktur, hem de boyle bir ust yapi algisi yoktur.

    Her turlu dusunceye her yonuyle sekte vuran bir parti devleti anlayisi birakin filozof ve bilim adami yetistirmeyi, saglikli dusunebilen sivil ve hak ve ozgurluk taniyici bir toplum da olamaz.
    işaretlediğim yerler için;

    1-bunun delilini gösterirmisin?
    2-osmanlı da açılan medrese sayısını ve okutulan derslerin içeriğini söylermisin?
    "Hayatım ve (O) na olan sevgim üzerine yemin ederim ki asla başkalarının hatırı için yaşamayacağım...
    ve de onlardan benim hatırım için yaşamalarını istemeyeceğim..."

  5. #35

    Üyelik tarihi
    16 Eylül 2011
    Mesajlar
    504

    Standart Cevap: Türkiye'de Felsefenin gelişememesinin nedenleri nelerdir?

    Alıntı evrensel-insan Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster
    Felsefe sadece, metafizigin, fizik otesi olarak doga ustuluk, dunya otelik, mitolojik, efsanevi, mistik, tasavvufi v.s. temelli din felsefesi degildir.

    Filozofta sadfece bu konular uzerne ortaya bir seyler atana denmez.

    Bilindigi gibi, felsefe; ingilizcedeki philosophy kelimesinin turkcelestirilmis ve anlam ifade etmeyen bir yazilis seklidir.

    Yalniz, philosophy nin, soph kismi irfandan baska, sofu anlamina da gelir.

    Oyuzden yukaridaki metafizik temelli sofular Osmanli'da yetismistir. Ama, buradaki sofuluk din temellidir,irfan temeli degil.
    İrfan
    1-Bilmek, anlayış, tecrübe ve zekâdan ileri gelen zihnî kemal.
    2-İkrar.
    3-Mücazat.
    Fıkıh: Esrar-ı İlâhiyeye, iman ve Kur'an hakikatlarına vukufiyet. (İlim ile irfan ve ma'rifet arasında fark vardır: İlim, vech-i küllî ile, yani her vechesiyle bilmektir. İrfan ve marifet ise; vech-i cüz'î ile bilmektir.
    Bu cihetle Cenab-ı Hakk'a irfan ve marifet isnad olunmaz. Fıtrî istidat eseri olarak inceleyerek tefekkür edip bilmektir. Buna "İlm-i Ledün" ve İlm-i Rabbanî" de denir.)

    İkrar
    Açıktan söylemek. Kabul ve tasdik etmek. Hakkı itiraf etmek. Karar vermek. Mukarrer kılmak.
    Fıkıh: Bir kimseye diğerinin kendisinde olan hakkını haber vermek.

    Mücazat
    1-Ceza. Suçlara karşı verilen karşılık.
    2-Karşılık.

    sofu-softa genellikle cahil ve bilgisizce din adına konuşup ahkam kesenlere denir,
    "sofi" ise irfan ile yol amaya çalışan tarikat ehline denir...
    "Hayatım ve (O) na olan sevgim üzerine yemin ederim ki asla başkalarının hatırı için yaşamayacağım...
    ve de onlardan benim hatırım için yaşamalarını istemeyeceğim..."

  6. #36

    Üyelik tarihi
    16 Eylül 2011
    Mesajlar
    504

    Standart Cevap: Türkiye'de Felsefenin gelişememesinin nedenleri nelerdir?

    bu topraklarda neden felsefe yapılmıyor sorusuna cevap ararken,ağırlıklı etken olan islam dini ve bu dinin akaidini çok iyi bilmek gerekir,
    bu topraklarda islamiyet içerisinde öyle felsefeciler yetişmiş ve öyle çıkarımlar yapılmıştır ki,
    bundan dolayı "itikadi mezhepler" ortaya çıkmıştır...
    "Hayatım ve (O) na olan sevgim üzerine yemin ederim ki asla başkalarının hatırı için yaşamayacağım...
    ve de onlardan benim hatırım için yaşamalarını istemeyeceğim..."

  7. #37
    faşist - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    26 Kasım 2011
    Yer
    trabzon
    Mesajlar
    315

    Standart Cevap: Felsefe Turkiyede niye gelismemistir? Neden Turkiyede fels

    Alıntı yeşil Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster
    Felsefe söz konusu olduğunda, bir “sıfırdan başlama” durumu söz konusu değildir aslında. Zaten başlanılmış olan bir şeye, yeniden başlamak gerekir.
    Ülkemizdeki düşünce hayatına bir göz attığımızda, tıpkı diğer pek çok alanda olduğu gibi (politik, kültürel, sanatsal vb.) geçmişle şimdi arasında çok ciddi kopukluklar meydana geldiğini görüyoruz. Geçmişle veya geleneklerle sorunlarımızın olduğu yadsınamaz bir gerçektir. Cumhuriyetin kurulmasına öncü politik görüş, geçmişin yeniden inşa edilmesiyle “yeni”ye ulaşmayı amaçlamak yerine, geçmişten mutlak bir kopuş yolunu benimsemeyi tercih etmiştir. Çünkü geçmiş, düşünce özgürlüğünü ortadan kaldıran, dinin ve geleneklerin işgali altındaki zamandır. Kurucu politika, sıfır noktasında olmak, sıfırdan başlamak ister. Fakat tarihsellik ve düşünce dünyası için bu imkânsızdır. Yani kısacası Cumhuriyet dönemi düşünürleri için geçmişle hesaplaşmak kaçınılmaz bir haldedir. Çünkü gelecek, öğretilmekten kaçınılmış, hata unutmaya yönlendirilmiş olan geçmişin tehdidi altındadır. Günümüzde de bu kaçınılmaz geçmişle hesaplaşma durumu, her alanda kendini açıkça göstermektedir.
    Felsefe söz konusu olduğunda da ilk olarak bir yerden başlama gerekliliğinden söz edilmesi iyi olur. Gelenekçiliğin reddedildiği bir milli (!) düşünce tarzının aksine, felsefenin başlangıcında tam da bir gelenekçiliğin yer aldığını görürüz. Milet Okulu, Elea Okulu, Akademia vb. hep bir devamlılık çizgisi taşırlar. Felsefe, bir “önce” ve “sonra” ile anlam bulan bir etkinlik olarak görülmektedir. Bilindiği gibi felsefenin nereden ve nasıl başlayacağı bir hayli tartışmalıdır; ama tartışılmayan bir şey varsa o da Yunan felsefesinin de tek bir başlangıç noktası olmadığıdır. O da başka yerlerden işe başlamıştır. Türkiye’de de bu tarz bir başlangıç durumundan söz edenlerin skandalı da tam bu noktada açığa çıkmaktadır. Yani tarih siyasal olunca, düşüncenin ufku da siyasal olanın ötesine geçemiyor. Belli bir tarih ortaya konduğu sürece, ondan önceki tüm yoğun ve derin teoriler yok sayılmış oluyor. Bu “yok sayma” işini salt batılı felsefe tasavvuru adına yapmak da büyük talihsizliktir.
    Batı felsefesi, Türkiye’de algılanması ve anlamlandırılması, modernleşme ve Batılılaşma Projesi bağlamında bir “amaç” olarak belirlenmiştir. Kurucu politikanın Batı felsefesi dışındaki tüm düşünce dünyasını reddeden dar bakış açısı, bizde felsefe olmadığını, felsefe geleneğimize ait bir şey olmadığını ima eder. Felsefe onlara göre batılı bir şeydir, Batı’da doğmuştur ve tarihi boyunca onda üreyen fikir ve oluşumlarla gelişmiştir. Felsefeyle kurduğumuz ilişkinin dönüşümü, Batı düşüncesinin kendisini nasıl tekrar kurduğunu sorgulamamıza bağlı olabilir. Batı felsefesinin kendi kendisini okuması, İslam’ın Antik Yunan’la bağının üstünden sessizce geçerken Antik Yunan’la Hıristiyanlık arasındaki eklemlenmenin altını çizer. Böylece, Antik Yunan’ı yalnızca Hıristiyan-Yahudi geleneğinin izlediği biçiminde bir fikir doğar. Oysa İslam düşüncesinin felsefe ile ilişkisinin Batı için Batı’nın kabul etmek istediğinden daha belirleyici olduğu vurgulanmalıdır.
    Müslüman filozoflar aslında Antik Yunan’ın ilk mirasçılarıdır. Özellikle Aristoteles’in eserlerinin bu düşünürlerin dili olan Arapça ile Batı’ya taşınması Batı’da Rönesans’ın nedenleri arasında sayılır. Buna karşın, yüzeysel Batılı yaklaşım bu katkıyı çevirmenlikle sınırlamaya çalışır. Ünlü İslam filozofları çevirmen olmadıkları gibi, kendilerinden önceki çevirmenler kuşağının doğmasına sebep olan gereksinim, Arap kültürünün düşünsel zenginliğine işaret eder.
    Batı kendi felsefe tarihini yeniden kurarken bunu minimize etmek isteyecek, hatta çağsal modellere dayalı tarih okuması içinde tüm ortaçağ okuması basit yargılarla es geçilecektir. Bu yargıların en basiti ve etkilisi, ortaçağın “karanlık çağ” olarak adlandırılmasında bulunur. Oysa ortaçağ üç vahiy dininden düşünürlerin felsefi tartışma içinde yakalanabilecekleri bir çağ olarak da okunabilirdi. Ama o zaman dinden ayrılıp laikleşmemiş bir felsefe meşru olarak yapılabilir hale gelecektir. Din-felsefe gerilimi Batı’da aşılmışsa eğer, bu felsefi düşüncenin laikleşmiş olmasıyla değil, dinsel motiflerin felsefi düşünce içinde serbestçe yeniden üretilebilmeleriyle mümkün olmuş bir şeydir.
    Doğu ile bağlarımızı kesip Batı’ya yöneliş aslen bir dil meselesi haline getirilmiştir. Modern bakış açısıyla “Doğulu tarzı” temsil ettiği için ideolojik olarak dışlanan Arapça, aslında felsefı olarak çok iyi işlenmiş bir dil olmakla kalmayıp, ortaçağda Batı’ya bulaşmış ve hatta Batı’nın felsefi terminolojisinde yenileyici bir etki yapmıştır. Dilin sadeleştirilmesi Batı’ya yönelişin, “Türklerin müslüman kültürü tarafından ele geçirilmiş ve üstü örtülmüş olan ‘özgün’ kimliğine” geri dönüşle tamamlanacağı fikri tarafından belirlenmiştir.
    Bizde çeviri probleminin devasa bir problem haline gelmesinin nedeni, dil devriminin sahiplenilmesinin Arapça ya da Farsça kökenli Osmanlıca sözcüklerin kullanımını baskı altına almasıdır. Batı’nın geleneğine zaten çoktan eklemlenmiş olmanın avantajını gözden kaçıran ve Doğu ile köprüleri atmak isterken aslında Batı ile de atmış olan naif politik bakış açısının felsefenin olanaklarına çok zarar vermiş olduğu kabul edilmesi gereken bir gerçektir.
    “Türk Dil Kurumu” dili arılaştırmakla uğraşırken, yabancı bir dilde yazılmış felsefi eserleri bu arı dile çevirebilmek için yeni bir sözcük dağarcığı oluşturulmasını hedefliyordu. Ancak felsefi kavramları adlandırmak için kullanılan adların felsefi düşünce tarafından haklılaştırılması gerekir ve bu da zor bir iştir. Eski adları bir tarafa fırlatıp atmak kolaydır. Ama onların yerine keyfi olarak başka bir ad geçirme cüreti, düşüncenin travması ve felce uğraması tehlikesini göze almış demektir. Dilin hayatını tepeden inme bir darbe ile değiştirmeye çalışmak, düşüncenin yaratıcılığına katı ve anlaşılmaz sınırlar koymaktır. Saf ya da arı bir dile duyulan özlem metafizik bir sanrıdır çünkü bulaşma ve farklılaşma dilin yaratıcılığının olanaklarıdır. Üstelik dile dışarıdan müdahale devletin denetiminde tutulamaz.
    Eski kavramlara yeni sözcükler uydurma pratiği felsefe deneyimi olmayan çevirmenin elinde kaldığında metinler okunamaz, kimin ne dediği tam olarak anlaşılmaz. Felsefe okumak, düşüncenin sözcüklerin içinden geçmesi demektir. Opak, geçit vermez; çağrışımı kısır, gerçek bir tarihi ve yaşanmışlığı olmayan sözcüklerle yapılan felsefi düşünce farkına varmaksızın kendini kaybeder. Dahası, eski alfabenin öğretilmesinin önemi üstünde durulmadığı zaman yeni kuşak felsefeciler yüz yıl önce yazılmış olan metinleri bile okuyamaz hale gelirler. Bu durum, elbette ki öngörülmemiş olamaz; bugün içinde bulunduğumuz durum tarihsel seçimlerin bir ürünüdür. Politik gerekçeler her ne olursa olsun, “memleketin temellerini sarsmak” ya da içimizdeki düşmanı hortlatmak tehlikesi ne denli büyük olursa olsun, bu felsefi karar düşüncenin öz çıkarlarını gözeterek verilmemiştir. Felsefe, bu kurucu karar içinde, bitmek bilmez ölümünü içinde taşımaktadır.
    Felsefeyi Batı kültürüyle sınırlamak, Batı’nın dışındaki düşünceyi yalıtarak onu etkisiz, atıl, bir farklılık alanı haline getirerek yapılan bir dışlamadır. Üstelik Batı felsefesinin, Batı olmayanı mutlak biçimde bastırıp işgal etmesinin zeminini de tam olarak bu konum yaratır. Felsefe ne tarihsellik talebini boşverebilir ne de dışa açılım talebini. Bu açmazda yeniden tanımlanması gerekir. Türkiye’de bu sorunun görülmüyor olmasının iki sebebi vardır. İlkin, Batı felsefesinin kendisini sorgulaması bizi Batı’dan daha çok sarsmaktadır. Bizdeki Aydınlanma savunusunun popülist ve pragmatik hoşgörüsüz tutumu, demokrasiyi sözümona kimseye bırakmayan, ama dayatmacılıktan da vazgeçmeyen Kemalist ideolojinin ikiyüzlülüğüdür. İkinci olarak, bizde hiçbir zaman Doğu’ya, İslam dışı doğu düşüncelerine yeterince ilgi gösterilmemiştir.
    Son olarak, Türkiye’deki akademik felsefe doğrudan politik süreçlere ilişmeye kalksa bile olağanüstü bir dolayımın ve otosansürün sürecinden geçmek zorunda kalmıştır. Devlet kurumlarında ağır bir politik baskı atmosferi içinde, anti-demokratik, hiyerarşik bir yapı içinde kurumsallaşmıştır. Örneğin felsefeciler hiçbir askeri rejimi açıkça eleştirememişlerdir, politik konumları yüzünden kovuşturmaya uğrama korkusuyla suya sabuna dokunmayan işler yaparak varolmak zorunda kalmışlardır. Kısacası, Türkiye’de felsefenin politik süreçlerle ilişkisi doğrudan bir biçimde kurulamaz çünkü felsefeciler devlet memurudur.

    Felsefeyle ilgilisiniz belli ama yazınızın felsefe tarihi açısından bir felaket.Antik Yunan felsefesinin İslam felsefesinden doğduğunu söylemek kronolojik olarak mümkün değildir.M.Ö 400 lü yıllarda doğduğunu varsaydığımız Antik Yunan semavi dinler öncesidir.Yani hiçbir semavi din doğmadan Antik Yunan felsefesini ortaya koymuş ve ömrünü tamamlamıştır.Tarihsel sırayı takip etmeden kulaktan dolma söylemlerle yanıltıcı yazılar yazmak felsefe tarihini saptırmaktır.

    Unutulmamalıdır ki felsefe sınır teşkil etmez.Doğu/batı diye felsefeyi değil felsefe tarihini ayırabilirsiniz.Felsefe ve felsefe tarihi ayrımı yapılmadan ne geçmiş filozofları ne de felsefe tarihini anlayabiliriz.
    glsezinrs likes this.
    KENDİMİ O KADAR ÇOK SEVİYORUM Kİ SÜRÜ BENDEN NEFRET EDİYOR.

  8. #38

    Üyelik tarihi
    06 Ocak 2012
    Yer
    İstanbul
    Yaş
    23
    Mesajlar
    9

    Standart Cevap: Felsefe Turkiyede niye gelismemistir? Neden Turkiyede fels

    Alıntı faşist Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster
    Felsefeyle ilgilisiniz belli ama yazınızın felsefe tarihi açısından bir felaket.Antik Yunan felsefesinin İslam felsefesinden doğduğunu söylemek kronolojik olarak mümkün değildir.M.Ö 400 lü yıllarda doğduğunu varsaydığımız Antik Yunan semavi dinler öncesidir.Yani hiçbir semavi din doğmadan Antik Yunan felsefesini ortaya koymuş ve ömrünü tamamlamıştır.Tarihsel sırayı takip etmeden kulaktan dolma söylemlerle yanıltıcı yazılar yazmak felsefe tarihini saptırmaktır.

    Unutulmamalıdır ki felsefe sınır teşkil etmez.Doğu/batı diye felsefeyi değil felsefe tarihini ayırabilirsiniz.Felsefe ve felsefe tarihi ayrımı yapılmadan ne geçmiş filozofları ne de felsefe tarihini anlayabiliriz.
    "Müslüman filozoflar Antik Yunan'ın ilk mirasçılarıdır" derken tam olarak söylediğinizi kastetmiştim. Bütün Antik Yunan Felsefe tarihini yıllarca okumuş biri olarak bu cümleyi kulaktan dolma yazmadığımdan emin olduğumu bilmenizi isterim. Tam olarak anlatmak istediğim, felsefenin sınır tanımaması gerektiğidir ki bu Türkiye'de çok keskin bir şekilde yapıldığı için felsefe özgürlüğünü yitirmiştir. Felsefenin Batıyla sınırlandırılmasının yanlış olduğunu da ayrıca belirttim. Söylediklerinizin aksini iddia etmemiş olmama rağmen, muhalefet etmenizi şaşkınlıkla karşıladım. Önyargısız şekilde tekrar okuyup yorumlamanızı dilerim..

  9. #39
    faşist - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    26 Kasım 2011
    Yer
    trabzon
    Mesajlar
    315

    Standart Cevap: Felsefe Turkiyede niye gelismemistir? Neden Turkiyede fels

    Alıntı yeşil Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster
    "Müslüman filozoflar Antik Yunan'ın ilk mirasçılarıdır" derken tam olarak söylediğinizi kastetmiştim. Bütün Antik Yunan Felsefe tarihini yıllarca okumuş biri olarak bu cümleyi kulaktan dolma yazmadığımdan emin olduğumu bilmenizi isterim. Tam olarak anlatmak istediğim, felsefenin sınır tanımaması gerektiğidir ki bu Türkiye'de çok keskin bir şekilde yapıldığı için felsefe özgürlüğünü yitirmiştir. Felsefenin Batıyla sınırlandırılmasının yanlış olduğunu da ayrıca belirttim. Söylediklerinizin aksini iddia etmemiş olmama rağmen, muhalefet etmenizi şaşkınlıkla karşıladım. Önyargısız şekilde tekrar okuyup yorumlamanızı dilerim..
    Tamam,ben yanlış okumuşum.Burada ön yargılı olmam beni yanılttı.Çünkü bu konuda inanılmaz saptırmalar vardır,bende nesnel tarihe bunun yapılmasından nefret ediyorum.Yazınızı tekrar okuyunca daha iyi algıladım.İlk mesajımın içeriği doğrudur ama size yöneltmem yanlıştır.Kusuruma bakmayın.
    yeşil likes this.
    KENDİMİ O KADAR ÇOK SEVİYORUM Kİ SÜRÜ BENDEN NEFRET EDİYOR.

  10. #40
    evrensel-insan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    27 Eylül 2011
    Yaş
    56
    Mesajlar
    2.760

    Standart Cevap: Felsefe Turkiyede niye gelismemistir? Neden Turkiyede fels

    Alıntı faşist Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster
    Felsefeyle ilgilisiniz belli ama yazınızın felsefe tarihi açısından bir felaket.Antik Yunan felsefesinin İslam felsefesinden doğduğunu söylemek kronolojik olarak mümkün değildir.M.Ö 400 lü yıllarda doğduğunu varsaydığımız Antik Yunan semavi dinler öncesidir.Yani hiçbir semavi din doğmadan Antik Yunan felsefesini ortaya koymuş ve ömrünü tamamlamıştır.Tarihsel sırayı takip etmeden kulaktan dolma söylemlerle yanıltıcı yazılar yazmak felsefe tarihini saptırmaktır.

    Unutulmamalıdır ki felsefe sınır teşkil etmez.Doğu/batı diye felsefeyi değil felsefe tarihini ayırabilirsiniz.Felsefe ve felsefe tarihi ayrımı yapılmadan ne geçmiş filozofları ne de felsefe tarihini anlayabiliriz.
    Zaten karanlik cag oncesi eski yunan ve romen filozoflari paganist olarak bilimsel ve herseyin birliginin ne oldugu uzerine bir dusunce uretimi sahibiydiler. Karanlik cag ise M.S. 500 lerde baslamistir. Bundan sonra taa ronesansa kadar insanoglu dinin baski ve vahsetinden kurtulamamistir.
    http://img88.imageshack.us/img88/2130/xsig2.jpg
    Iste bu benim hem kendime hem herkese duydugum saygim. Ne kendime zarar veririm, ne de baskasina. Ben bir bireyim, bireysellikten arinip "insan" olmaktir, dilegim.

Sayfa 4/5 İlkİlk ... 2345 SonSon

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •  

Search Engine Optimization by vBSEO 3.6.0