Felsefe söz konusu olduğunda, bir “sıfırdan başlama” durumu söz konusu değildir aslında. Zaten başlanılmış olan bir şeye, yeniden başlamak gerekir.
Ülkemizdeki düşünce hayatına bir göz attığımızda, tıpkı diğer pek çok alanda olduğu gibi (politik, kültürel, sanatsal
vb.) geçmişle şimdi arasında çok ciddi kopukluklar meydana geldiğini görüyoruz. Geçmişle veya geleneklerle sorunlarımızın olduğu yadsınamaz bir gerçektir. Cumhuriyetin kurulmasına öncü politik görüş, geçmişin yeniden inşa edilmesiyle “yeni”ye ulaşmayı amaçlamak yerine, geçmişten mutlak bir kopuş yolunu benimsemeyi tercih etmiştir. Çünkü geçmiş, düşünce özgürlüğünü ortadan kaldıran, dinin ve geleneklerin işgali altındaki zamandır. Kurucu politika, sıfır noktasında olmak, sıfırdan başlamak ister. Fakat tarihsellik ve düşünce dünyası için bu imkânsızdır. Yani kısacası Cumhuriyet dönemi düşünürleri için geçmişle hesaplaşmak kaçınılmaz bir haldedir. Çünkü gelecek, öğretilmekten kaçınılmış, hata unutmaya yönlendirilmiş olan geçmişin tehdidi altındadır. Günümüzde de bu kaçınılmaz geçmişle hesaplaşma durumu, her alanda kendini açıkça göstermektedir.
Felsefe söz konusu olduğunda da ilk olarak bir yerden başlama gerekliliğinden söz edilmesi iyi olur. Gelenekçiliğin reddedildiği bir milli (!) düşünce tarzının aksine, felsefenin başlangıcında tam da bir gelenekçiliğin yer aldığını görürüz. Milet Okulu, Elea Okulu, Akademia
vb. hep bir devamlılık çizgisi taşırlar. Felsefe, bir “önce” ve “sonra” ile anlam bulan bir etkinlik olarak görülmektedir. Bilindiği gibi felsefenin nereden ve nasıl başlayacağı bir hayli tartışmalıdır; ama tartışılmayan bir şey varsa o da Yunan felsefesinin de tek bir başlangıç noktası olmadığıdır. O da başka yerlerden işe başlamıştır. Türkiye’de de bu tarz bir başlangıç durumundan söz edenlerin skandalı da tam bu noktada açığa çıkmaktadır. Yani tarih siyasal olunca, düşüncenin ufku da siyasal olanın ötesine geçemiyor. Belli bir tarih ortaya konduğu sürece, ondan önceki tüm yoğun ve derin teoriler yok sayılmış oluyor. Bu “yok sayma” işini salt batılı felsefe tasavvuru adına yapmak da büyük talihsizliktir.
Batı felsefesi, Türkiye’de algılanması ve anlamlandırılması, modernleşme ve Batılılaşma Projesi bağlamında bir “amaç” olarak belirlenmiştir. Kurucu politikanın Batı felsefesi dışındaki tüm düşünce dünyasını reddeden dar bakış açısı, bizde felsefe olmadığını, felsefe geleneğimize ait bir şey olmadığını ima eder. Felsefe onlara göre batılı bir şeydir, Batı’da doğmuştur ve tarihi boyunca onda üreyen fikir ve oluşumlarla gelişmiştir. Felsefeyle kurduğumuz ilişkinin dönüşümü, Batı düşüncesinin kendisini nasıl tekrar kurduğunu sorgulamamıza bağlı olabilir. Batı felsefesinin kendi kendisini okuması, İslam’ın Antik Yunan’la bağının üstünden sessizce geçerken Antik Yunan’la Hıristiyanlık arasındaki eklemlenmenin altını çizer. Böylece, Antik Yunan’ı yalnızca Hıristiyan-Yahudi geleneğinin izlediği biçiminde bir fikir doğar. Oysa İslam düşüncesinin felsefe ile ilişkisinin Batı için Batı’nın kabul etmek istediğinden daha belirleyici olduğu vurgulanmalıdır.
Müslüman filozoflar aslında Antik Yunan’ın ilk mirasçılarıdır. Özellikle Aristoteles’in eserlerinin bu düşünürlerin dili olan Arapça ile Batı’ya taşınması Batı’da Rönesans’ın nedenleri arasında sayılır. Buna karşın, yüzeysel Batılı yaklaşım bu katkıyı çevirmenlikle sınırlamaya çalışır. Ünlü İslam filozofları çevirmen olmadıkları gibi, kendilerinden önceki çevirmenler kuşağının doğmasına sebep olan gereksinim, Arap kültürünün düşünsel zenginliğine işaret eder.
Batı kendi felsefe tarihini yeniden kurarken bunu minimize etmek isteyecek, hatta çağsal modellere dayalı tarih okuması içinde tüm ortaçağ okuması basit yargılarla es geçilecektir. Bu yargıların en basiti ve etkilisi, ortaçağın “karanlık çağ” olarak adlandırılmasında bulunur. Oysa ortaçağ üç vahiy dininden düşünürlerin felsefi tartışma içinde yakalanabilecekleri bir çağ olarak da okunabilirdi. Ama o zaman dinden ayrılıp laikleşmemiş bir felsefe meşru olarak yapılabilir hale gelecektir. Din-felsefe gerilimi Batı’da aşılmışsa eğer, bu felsefi düşüncenin laikleşmiş olmasıyla değil, dinsel motiflerin felsefi düşünce içinde serbestçe yeniden üretilebilmeleriyle mümkün olmuş bir şeydir.
Doğu ile bağlarımızı kesip Batı’ya yöneliş aslen bir dil meselesi haline getirilmiştir. Modern bakış açısıyla “Doğulu tarzı” temsil ettiği için ideolojik olarak dışlanan Arapça, aslında felsefı olarak çok iyi işlenmiş bir dil olmakla kalmayıp, ortaçağda Batı’ya bulaşmış ve hatta Batı’nın felsefi terminolojisinde yenileyici bir etki yapmıştır. Dilin sadeleştirilmesi Batı’ya yönelişin, “Türklerin müslüman kültürü tarafından ele geçirilmiş ve üstü örtülmüş olan ‘özgün’ kimliğine” geri dönüşle tamamlanacağı fikri tarafından belirlenmiştir.
Bizde çeviri probleminin devasa bir problem haline gelmesinin nedeni, dil devriminin sahiplenilmesinin Arapça ya da Farsça kökenli Osmanlıca sözcüklerin kullanımını baskı altına almasıdır. Batı’nın geleneğine zaten çoktan eklemlenmiş olmanın avantajını gözden kaçıran ve Doğu ile kö
prüleri atmak isterken aslında Batı ile de atmış olan naif politik bakış açısının felsefenin olanaklarına çok zarar vermiş olduğu kabul edilmesi gereken bir gerçektir.
“Türk Dil Kurumu” dili arılaştırmakla uğraşırken, yabancı bir dilde yazılmış felsefi eserleri bu arı dile çevirebilmek için yeni bir sözcük dağarcığı oluşturulmasını hedefliyordu. Ancak felsefi kavramları adlandırmak için kullanılan adların felsefi düşünce tarafından haklılaştırılması gerekir ve bu da zor bir iştir. Eski adları bir tarafa fırlatıp atmak kolaydır. Ama onların yerine keyfi olarak başka bir ad geçirme cüreti, düşüncenin travması ve felce uğraması tehlikesini göze almış demektir. Dilin hayatını tepeden inme bir darbe ile değiştirmeye çalışmak, düşüncenin yaratıcılığına katı ve anlaşılmaz sınırlar koymaktır. Saf ya da arı bir dile duyulan özlem metafizik bir sanrıdır çünkü bulaşma ve farklılaşma dilin yaratıcılığının olanaklarıdır. Üstelik dile dışarıdan müdahale devletin denetiminde tutulamaz.
Eski kavramlara yeni sözcükler uydurma pratiği felsefe deneyimi olmayan çevirmenin elinde kaldığında metinler okunamaz, kimin ne dediği tam olarak anlaşılmaz. Felsefe okumak, düşüncenin sözcüklerin içinden geçmesi demektir. Opak, geçit vermez; çağrışımı kısır, gerçek bir tarihi ve yaşanmışlığı olmayan sözcüklerle yapılan felsefi düşünce farkına varmaksızın kendini kaybeder. Dahası, eski alfabenin öğretilmesinin önemi üstünde durulmadığı zaman yeni kuşak felsefeciler yüz yıl önce yazılmış olan metinleri bile okuyamaz hale gelirler. Bu durum, elbette ki öngörülmemiş olamaz; bugün içinde bulunduğumuz durum tarihsel seçimlerin bir ürünüdür. Politik gerekçeler her ne olursa olsun, “memleketin temellerini sarsmak” ya da içimizdeki düşmanı hortlatmak tehlikesi ne denli büyük olursa olsun, bu felsefi karar düşüncenin öz çıkarlarını gözeterek verilmemiştir. Felsefe, bu kurucu karar içinde, bitmek bilmez ölümünü içinde taşımaktadır.
Felsefeyi Batı kültürüyle sınırlamak, Batı’nın dışındaki düşünceyi yalıtarak onu etkisiz, atıl, bir farklılık alanı haline getirerek yapılan bir dışlamadır. Üstelik Batı felsefesinin, Batı olmayanı mutlak biçimde bastırıp işgal etmesinin zeminini de tam olarak bu konum yaratır. Felsefe ne tarihsellik talebini boşverebilir ne de dışa açılım talebini. Bu açmazda yeniden tanımlanması gerekir. Türkiye’de bu sorunun görülmüyor olmasının iki sebebi vardır. İlkin, Batı felsefesinin kendisini sorgulaması bizi Batı’dan daha çok sarsmaktadır. Bizdeki Aydınlanma savunusunun popülist ve pragmatik hoşgörüsüz tutumu, demokrasiyi sözümona kimseye bırakmayan, ama dayatmacılıktan da vazgeçmeyen Kemalist ideolojinin ikiyüzlülüğüdür. İkinci olarak, bizde hiçbir zaman Doğu’ya, İslam dışı doğu düşüncelerine yeterince ilgi gösterilmemiştir.
Son olarak, Türkiye’deki akademik felsefe doğrudan politik süreçlere ilişmeye kalksa bile olağanüstü bir dolayımın ve otosansürün sürecinden geçmek zorunda kalmıştır. Devlet kurumlarında ağır bir politik baskı atmosferi içinde, anti-demokratik, hiyerarşik bir yapı içinde kurumsallaşmıştır. Örneğin felsefeciler hiçbir askeri rejimi açıkça eleştirememişlerdir, politik konumları yüzünden kovuşturmaya uğrama korkusuyla suya sabuna dokunmayan işler yaparak varolmak zorunda kalmışlardır. Kısacası, Türkiye’de felsefenin politik süreçlerle ilişkisi doğrudan bir biçimde kurulamaz çünkü felsefeciler
devlet memurudur.