1784 yılında yazılmış olan "Aydınlanma Nedir?" başlıklı ünlü iki yazı güncelliğini hâlâ koruyor. Biri Moses Mendelssohn'a ait, diğeri Immanuel Kant'a. Her iki yazının da ortak paydası, insanın diğer insanlarla ve toplumla/kamuyla olan ilişkisine yönelik olması ve her bireyin toplum üzerinden, toplumsal/kamusal ilişkiler üzerinden kendini anlamasının yolunu göstermeye çalışmasıdır.
Yaklaşık iki yüz elli yıldır düşünürler, filozoflar, "aydınlar", "Aydınlanma"nın ne olduğunu anlamaya çalışıyorlar. 1784 yılında yazılmış olan "Aydınlanma Nedir?" başlıklı ünlü iki yazı ise güncelliğini hâlâ koruyor. Üstelik yazılardan daha sonra yazılanı, Kant'a ait olanı (1), çok büyük bir ün kazanmış durumda. Adı çokça anılmayan ya da Kant'ın yazısı kadar ünlü olmayan öteki yazı ise Moses Mendelssohn'a ait (2). Her iki yazının da ortak paydası, insanın diğer insanlarla ve toplumla/kamuyla olan ilişkisine yönelik olması ve her bireyin toplum üzerinden, toplumsal/kamusal ilişkiler üzerinden kendini anlamasının yolunu göstermeye çalışmasıdır.
Mendelssohn: Aydınlanma ve kültürün aynı adımlarla yol alması
Mendelssohn'un yazısında aydınlanma, kültür ve eğitim kavramlarıyla birlikte anılmaktadır. Eğitim dikkate alındığında, eğitim; dil aracılığıyla, kültür ve aydınlanma olarak somutlaşmakta; insan, birey ve yurttaş, toplum da kamu ve ulus haline gelmektedir. Öyleyse bu bağlamda dil-kültür-aydınlanma ilişkisi üzerinde özellikle durmak gerekmektedir; çünkü "Bir dil, bilimler aracılığıyla aydınlanır; toplumsal ilişkiler, edebiyat ve sohbetler aracılığıyla kültüre ulaşır." (3) Bu, kısacık ancak son derece ufuk açıcı metinde Mendelssohn, kavramların sayısını çoğaltır ve "bilgi"yi de öne çıkarır; böylece, dil, kültür, eğitim, aydınlanma, bilgi, bilim, edebiyat kavramlarının birbirini bütünleyen, birbirini gerekseyen kavramlar olduklarını fark ederiz. Ayrıca burada sıralanan kavramlarca imlenen söz konusu oluşumlar insan-insan, insan-toplum/kamu/ulus ilişkileri dolayımında ortaya çıkarlar.
Bireyin, insanın, toplumun ve ulusun aydınlanmasını belli bir düzen içinde mercek altına alan Mendelssohn bu uzgörüsüyle (: vizyon, özgörüş) metnine "tarihüstü" olma niteliğini kazandırır. Ona göre: "(…) bir ulusun aydınlanması şunlarla ilişkilidir: 1) bilgi oranıyla, 2) bilgilerin önemiyle, yani bu bilgilerin a- insan olarak insanın ve b- yurttaş olarak insanın yapısıyla olan ilişkileriyle, 3) onların bütün toplum sınıflarına yaydırılmasıyla, 4) mesleklere göre olmasıyla ilişkilidir. Böylece bir ulusun aydınlanma derecesi, en az bu dörtlü ilişkiye göre belirlenmelidir; tek tek bu ilişkiler ise yine daha basit ilişki öğelerinin bir araya gelmesiyle oluşur." (4)
Gerek aydınlanma, gerek kültür, kendinde, kendi başına yansız terimlerdir; her ikisi de niyete, amaca göre olumluyu ya da olumsuzu imleyebilirler; başka bir deyişle zehir de panzehir de olabilirler. Mendelssohn bu durumu şu etkili sözlerle ortaya koyuyor: "Kültür ve aydınlanma yeşerdiğinde ne kadar asil ise, çürümede ve yozlaşmasında da o kadar çok iğrençtir. Aydınlanmanın kötüye kullanılışı ahlak duygusunu zayıflatır; katılığa, bencilliğe, inançsızlığa ve anarşiye götürür. Kültürün kötüye kullanılışı ise, lüksü, şatafatı, zayıflığı, batıl inancı ve köleliği yaratır. Aydınlanma ve kültürün aynı adımlarla yol aldığı yerde, bunlar yozlaşmaya karşı en iyi koruma ilacıdırlar." (5) Günümüzde, iletişim devriminin sınırları zorlayan sözde olanakları içinde bunların hepsine tanık olmaktayız.
Kant: Aydınlanma, insanın araç kılınmasını engelleyecek
Kant, "'Aydınlanma Nedir?' Sorusuna Yanıt" başlıklı yazısında, tek kişi için erginleşmenin, olgunlaşmanın; insanın kendisini, bios'a gömülmekten ve onun da üstündeymiş gibi görünmesine karşın, salt psikolojik yüklü inanca, hurafeye bel bağlamaktan kurtarmada ne denli önemli olduğunu vurgular. İnsan ergin olamamanın, olgun olamamanın öznesi ve hatta nesnesi durumundadır. Ergin olmama durumuna insan; bile, isteye düşmüştür; isterse kendini bu durumdan, özgürlük aracılığıyla kurtarabilir.
Kant'ın aydınlanmaya ilişkin bu yazısında en çok dikkati çeken noktalardan biri, itaat kültürüyle birlikte giden "aklın özel kullanımı" ve özgürlükle, ifade özgürlüğüyle birlikte giden "aklın kamusal kullanımı"dır. Kant her iki kullanımı şöyle belirtir: "Kendi aklının kitle önünde, kamuoyu önünde ve hizmetinde serbestçe ve açık (...)


LinkBack URL
About LinkBacks
Alıntı

özettiğim aydınlanma öncesi korkular, olayların nedenlerinin teolojik/metafizik söylemlerle açıklandığı dönemlerdir ki bilimlerin gelişmesiyle olayların nedenleri, yine nedenlere dayandırılarak açıklanmaya başlanmıştır(neden-sonuç ilişkisi/determinizm)Basitçe örneklemek gerekirse, depremlerin nedeni ve periyodik tekrarlanma olasılıkları artık tamamen yerkabuğu hareketleri ile açıklanmakta, bunun günahkarlara tanrı tarafından gönderilmiş bir ceza olmadığı bilinmekte.Bu bilgilendirme(aydınlanma) insanı daha sorumlu kılar.Çünkü yapılaşma sürecinde bu işle ilgili her türlü kurumun ve kişinin depreme dayanıklı binalar yapması, etik bir zorunluluk haline gelmiştir artık.Aydınlanma, başa gelenleri yaratırıcıya havale eden kaderciliğin vurdumduymazlığını bağışlamaz.Ama insanlar, ya da toplumumuz, bu sorumluluğu olması gerektiği gibi idrak edip etik bir örgüye dönüştürememişlerdir.Pek çok kişinin teknoloji öncesi daha basit ama mutlu günlerden özlemle sözettiğini duymuşuzdur.burada dile getirilen, aydınlanmanın insana daha çok sorumluluk yüklemesinden (ve bunu yerine getirememesinden/getirmek istememesinden) duyulan sıkıntıdır bence..Bilimin ve teknolojinin üreticileri olan gelişmiş ülkeler, bu tür "değer üretme" alanlarında daha duyarlılar- elbette sadece kendi vatandaşları için-Metropolde yaşayanların korkuları da aynı bağlamda ele alınabilir.İnsan, kendi türünden , kendinden korkmaya başlamıştır.İletişimin bu denli hızlı ve yaygın olması, potansiyel şiddetin ve suç eğilimlerinin internet tv. vb kanallarla evlerin içine dek sızmasına yol açmıştır.Bilişim suçlarının temelinde, etik değerlerin teknoloji kadar hızlı kendini üretememesi yatar.Hele bizim gibi teknoloji ve bilim ithal eden ülkelerdeki insanların, geleneksel/dinsel ahlaki altyapıları teknolojinin dünyasal açılımlarıyla sağlıklı bir payda oluşturmakta çok yetersiz kalmış, ve bocalamalara, yozlaşmalara neden olmuştur.Siyaset alanında da arka arkaya patlayan kaset skandallarının temelinde, özel yaşama dair güncel bir etik oluşturamama sıkıntısı vardır.Aydınlanmanın bir bedeli vardır
aha çok sorumluluk almak, daha duyarlı, erdemli ve ahlaklı olmak..Eğer bu konuda topal kalırsa insan türü, aydınlanmanın kurbanı olabilir...Fikrimce, uygar insan teknolojinin üreticisi ve kullanıcısıdır, insanlığının tüketicisi değil.

