Felsefe.NET - Düşünce Eleştiri ve Paylaşım Platformu

Go Back   Felsefe.NET - Düşünce Eleştiri ve Paylaşım Platformu > Bilgi ve Tartışma > Ekoloji

Etiketlenen üyelerin listesi

Yeni Konu aç  Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil
Alt 03.09.2009, 02:28   #1
 Nejdet Evren - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Aug 2008
Nereden:
Mesajlar: 3.608
Standart Doğaya Dönüş

DOĞAYA DÖNÜŞ

j.Richard Gott evrenin sırlarını çözmeye çalışırken der ki, ***8220; Einstein***8217;in -tanrının evreni nasıl yarattığını anlamak istiyorum- cümlesi, onun kişiliği ile ilgili tartışmalara konu olmuştur. Bugün bilim, tanrının evreni nasıl yarattığı çabasını sürdürmekte, evreni anlamanın gerçek şartı olarak Einstein***8217;ı anlamak olduğunu kabul etmektedir.***8221; ( 1 ) Ve Nicolaus Copernicus ilkesinden hareketle insan türünün %95 olasılığı ilkesine göre 5100 dan az ve 8 milyon yıldan fazla var olamayacağını tahmin etmekte olduğunu belirtmektedir.

Ölümü biliriz, korkarız ve sonuçta içselleştirerek benimseriz. Türün tümden yok olması ise çok farklı bir şey olsa gerek. Diyelim ki J.R.Gott haklı olsun. 8 milyon yıl sonrasını düşünmeye değer mi? Demek var işin içinde! Yanıt: değer olmalı...

Sonsuz evrende sınırlı olanlar ile yaşamı sürdürdüğümüzü bilmeliyiz. Söylendiği gibi üretim kaynakları sonsuz ve sınırsız değildir. ***8220;... Bir başka tahmine göre de, bütün ***8211;azgelişmiş ülkelerin- batı modelini taklit etmeleri, onun kadar üretip, onun kadar tüketip, onun kadar kirletip, onun kadar tahrip etmeleri halinde, Dünyanın doğal ve enerji kaynakları ancak bir hafta ***8211;yedi gün- dayanabilecektir...***8221; ( 2 ) Demek ki Gott***8217;ın tahmininin doğruluk derecesi kuantum düşüncesi ile değerlendirildiğinde bir olasılık olarak kalacaktır. Yedi gün ile 5100 yıl arasında devasa bir fark bulunmaktadır çünkü...

Mavi Gezegen sonsuz uzay eğrisinde tüm canlılara ve bize yaşam olanağı sunan tüm güzelliği ile saniyede 100.000 km hızla dönüyor ise bunu onun aceleciliğine değil Aşkla Güneş-ana-nın etrafında dönmüş olmasına yorumlamak gerekir. Doğayı salt Mavi Gezegen /Dünyamız ile sınırlı düşünmemek gerekmektedir. Nasıl ki Ozan tabakası onun bir parçası ise Karanlık Madde ve Madenin anti***8212;tezi/anti-madde de eklemlenerek doğanın ayrılmaz parçaları haline gelirler. Atmosfer dışında yürütülen uzay savaşlarının yarattıkları çöplük örneğinde olduğu gibi doğanın kirletilmesi göz ardı edilmemelidir.

Doğaya dönüş, ***8220;sürdürülebilir yaşamlar***8221; için doğadan koptuğumuz ve onun tahribatına yöneldiğimizin bir ifadesi olsa gerek. Bu tüketim/hor kullanma/süper egonun tatmini/doğal tüm unsurların sömürüsüne dur diyemeyecekse insan türü, korkarım ki Gott***8217;ın tahmininden çok daha az yaşama şansını bulacaktır.

Homo Eractus***8217; ların dönüşümünden günümüze yaklaşık 250.000 yıl geçtiği hesaplanmıştır. Daha önceki zaman dilimlerinde ise;

Bundan yaklaşık olarak 4-5 milyon yıl önce yaşadıkları tesbit edilen ve ***8220;Robert Dart***8217;ın 1926 yılında Johannesburg***8217;da bulduğu ve Güney Maymunu anlamına gelen AUSTRALOPİTECUS AFRİCANUS adını verdiği fosil-kafası, maymunla çağımız insanı arasındaki...***8221;( 3 ) kıyaslamaya, sosyalleşmeye, evrimsel sürecin nasıl bir yön çizdiğine dair önemli bilgilerin elde edilmesini sağlamıştır.

Australopitecus Africanus***8217;ların ***8220; beşyüz santimetre küplü beyni ile bu insanımsı yaratığın, 30-20 milyon yıl kadar önceki doğa koşullarının değişmesi sonucu azalmaya başlayan tropikal ormanların dışındaki otluk bölgelerde yaşadığı, 120-150 cm boyunda olduğu, iki ayakları üzerinde rahatça durup yürüyebildiği, yeni başladığı zorlu yaşantı koşullarında salt bedensel yeteneklerinin dışında, savunmak ve avlanmak için geliştirmek, kullanmak zorunda kaldığı bazı aletleri de yapabildiği bilinmektedir***8221; ( 4 )...İnsanlaşma olarak tanımlanan süreçte doğal kaynakların dağılım şekli, elde edilme yöntem ve zorlukları, yeniden üretilmeleri için gereken aletler ve onların tüketilme yöntemlerine göre zaman içerisinde canlı türlerinin fizyo-biyolojik yapılarında değişiklikler olduğu ve insanlaşma sürecinde çenenin küçülüp, kafatasının ve hacimsel olarak beynin büyüdüğü tesbit edilmiştir. ***8220; Aşırı özelleşme, canlının, yetenekleri gereği doğa ile kurabildiği çok yönlü olmayan, tek düze ilişkilerdir. Tek bir tür hayvanın bağırsağında yaşamaya koşullanmış parazitler gibi. Bunlar, birlikte yaşadıkları hayvanı yitirdiklerinde, kendileri de genellikle ortadan kalkarlar. Doğa ile belirli bitki örtüsü ve besi ilişkilerine girmiş yüksek memeliler bile, bu koşulları sürekli bulamadıklarında, evrim zincirinden silinirler. Bu tür özelleşmeler, giderek ancak insan çapında çalışmayı-üretimi-beyni oluşturduktan sonradır ki, evrimi geliştirici bir unsura dönüşebilirler. Bu nitelikteki toplumsallaşma, üretim ve beyin ile, bir yandan kendilerini, değişen dış dünya koşullarına uydururken, bir yandan da doğayı kendilerine göre değiştirmeye çalışırlar. Bu tür bir özelleşme sonucu, doğa ile kurulan diyalog, artık evrimin motoru olur. Örneğin, böyle bir gelişim düzeyindeki insanımsılar, çevredeki besi maddelerinin azalması karşısında, diğer türlerin açlıktan kırıldıkları bir dönemde avcılığa, et oburluğa başlar ve buldukları ateşin yardımı ile de buzulların öldürücü etkisine, karanlığa karşı direnebilirler.***8221;...***8221;Maymunların, otluk alanlara çıkmaya başlaması onları zorunlu olarak gereğinde başka hayvanları yiyerek beslenmeye, avcılığa, et oburluğa doğru itmiştir. Bu ise, proteine kavuşmak, hazır besi ve enerjiyi bolca bulmak demektir. Proteinli besinler, bitkisel olanlara göre çok daha kolay ve kısa süreli çiğnemeyi gerektirdiğinden insanımsılarda ve insanda giderek, daha az ve küçük çiğneme organlarına gereksinim görmüştür. Bu nedenle de, çiğneme organlarının, çenelerin küçülmesi, özelleşmesi saptanır. Hele ateşin bulunup hayvansal ve bitkisel besin maddelerinin pişirilerek yenmeye başlanması ile, çiğneme ve sindirim sisteminin işi iyice azalmış ve de bütün bunların uzantısında beynin evrimi daha da hızlanmıştır.***8221;...***8221; İnsanımsılardaki, iki ayak üzerinde yürüme, çenenin ufalması, hacimli görme, başparmağının gelişimi ve pençenin elleşmesi gibi yapısal işlevsel değişimlerin uzantısındaki en önemli aşama kuşkusuz beyin evrimidir***8221; ( 5 )

Beynin evrimleşme sürecini tamamladığını düşünmemek gerekir. Nasıl ki üretim aletlerinin gelişmesine koşut olarak insan türünün doğanın acımasızlığı karşısında dayanma gücünü artırmış olması ile birlikte her alandaki sevk zincirinin ***8211;giyim,beslenme,korunma, barınma vs- sürekli değişmesi organel yapının bu değişimler ile birlikte sürekli değiştiğini, farklılaştığını da rahatlıkla söylemek mümkündür. Gen ve hormonlar üzerinde sürekli yapılan değişiklikler, tabiri caiz ise oynamalar bir yandan kaynak artırımını gündeme getirseler de besinlerin yeniden üretilmesi için tüketilmeleri zincirinde tüketen tüm canlıların biyo-kimyasal yapılarında zaman içinde kalıtımsal dönüşümler yaratacak şekilde bir değişim ve dönüşümü de birlikte getirdiği gözlemlenmektedir. Doğal kaynakların yüksek ve bitmeyen kar etme düşüncesi ile sürekli ve artan oranda tüketime konu edinmeleri sonuçta doğadan muhteşem bir kopma demektir. İlk zaman dilimlerinde insanımsı türlerin beyin hacimlerinin bu günkü insan türünün beyin hacminden daha düşü bir hacme sahip olması, elin yetkinleşmemiş olması, aletlerin ilkelliği karşısında doğadan yararlanıp türün sürdürülmesi için göstermiş oldukları tüm çabaların biz çağcıllar için göz-ardı edemeyeceğimiz bir tarihsel belleğe katkı olarak değerlendireceğimiz bir olgu olduklarının bilincinde olmamız ve bu olgu ile sadece insan türünün değil tüm doğal türlerin korunmaları için neler yapmamız gerektiği konusunda çözümler üretebilecek olduğumuzun farkında olmamız gerekir. Kültürler, tarih ve doğa bu günlere dek gelişen yapılarımız için biz insan türüne sunmuş olduğu tüm güzelliklere şükran duyarak artık gelişkin beyin hücrelerimiz ile bu şükran ***8211;tabiri caiz ise- borcumuzu ödemeliyiz. Bunun için geç kalınmış olduğunu düşünmek gelecek tüm kuşakların ve tüm doğanın göz-ardı edilmesi demek olacaktır.

Gelişkin bir memeli türü olarak insanın biyo-kültürel yapısını sürdürmesi için protein, karbonhidrat, yağlar, vitamin, mineral gibi kimyasalları üretim için tüketmelerinin gerekli oldu bilinmektedir.


Ve yine bilinmektedir ki bu süreç doğal besin kaynaklarının biyo/kimyasal dönüşümleri ile elde edilmektedir. İnsan türünün varlığını sürdürmesi için bu kaynakları tüketmesi kaçınılmazdır. Sorun bir yönüyle bu kaynakların nasıl, ne ölçüde üretim ve tüketiminin sağlanacağı ve bunu yaparken de canlı türlerinin korunmalarını sağlamanın olanaklı olup olmadığıdır. Gelinen aşamadaki üretim aletlerinin gelişkinlik düzeyi mağara insanının düşleyemeyeceği büyüklükte olup, bu günkü insanın mağara insanı gibi düşünmesine de engel teşkil etmektedir. Farklı bir şekilde tanımlamak gerekirse bu günkü insan türü her yönü ile ilkel benlik/ilkel-egosuna göre davranma hakkına sahip değildir/olmamalıdır.Bunun için insan türünün ne düşüncelerindeki sonsuz zenginliği yok etmeleri ne de doğayı tanıma çabasını yok etmesi gerekmemektedir. Düşünme, algılama, yorumlayıp bir takım sonuçlara varma, bu sonuçları bir araya getirerek yeniyi keşfetme ve tüm çabalarının sonuçlarını canlı türün hizmetine sunma canlı-doğaya saygı temelinde yükselmelidir.

İnsan doğanın bir parçasıdır. Ne ondan kopuk ne de ona karşıdır. Doğa da ne insana ne de canlı türüne karşıdır. Doğayı ve evreni algılamaya yönelik insanın çabası bitmemiştir ve bitecek gibi de değildir. Heraklit***8217;in dediği gibi ***8220;akan suda iki kez yıkanılamaz***8221; Değişim, doğanın ve evrenin değişmeyen diyalektik bir oluşudur. İnsanın karşı olabileceği olgu ne olsa gerek?

İnsan türü atom-altı parçacıkların ısı/nem/basınç/enerji/kuvvetlerin etkisinden bağımsız olarak tarihsel belleği ile bilinçli tercihler yapabilme yetisini kazanmıştır. Doğrusu bu yetinin sonlandığını söylemek yanıltıcı olacaktır. Çünkü son yoktur ve olmayacaktır da. Ancak, gelinen aşamada doğal ve toplumsal yabancılaşma olarak tanımlanan insanın hem kendi üretimine hem kendisine hem de toplumsal yapıya yabancılaşması kaçınılmaz olarak var-olma/yaşama değerini olumsuz yönde etkilemeyi sürdürmektedir. Bu şu demektir; önemsendiği sanılan yaşam ***8211; ki, en kutsal/vaz-geçilmez değerlerden sayılıyor- köleleştirilmiş bedenler içerisinde kaldığı sürece bir değer taşımamaktadır. Başka bir deyişle; yaşamak canlı türleri için bir var-olma biçimi ise tüm canlı türleri yaşam hakkına eş-değerde sahiptirler. Canlı türleri arasında yapılacak bir hiyerarşik üstünlük aslında ve bir yönü ile canlı doğadan kopma ve yabancılaşarak tükenmekten başka bir şey değildir.

İnsan türünün el-dil-beyin diyalektiğine bağlı olarak yaşama savaşımında diğer türlerden daha ileri bir düzeyde düşünsel birikim sağlamış olması onun tüm türlere ve canlı-doğaya yabancılaşarak onu ve onunla birlikte kendisini yok etme sefaletine dönüşmemelidir. Doğaya dönüş bir yönüyle insanın doğa ile barışması, kaynaşması ve örtüşmesi demektir.

Doğada var olan besin kaynaklarının hem üretim hem de tüketimine baktığımızda insan türünün diğer canlı türlerini acımasızca tabiri caiz ise katlederek yaşamlarını sürdürme eğiliminde olduklarını görmekteyiz. Gelinen aşamada insan türünün türünü ve varlığını sürdürmesi için edindiği zevkler dışında diğer canlıları tüketmeden yaşama şanslarının varlığı bilindiğine göre insan türünün sadece zevklerine yenik düşerek bu geçmiş ve ilkel alışkanlığını sürdürmesinin doğaya süper oranda yabancılaşma olduğu ve bu yönelimin kaçınılmaz olarak insan türünü de yok edeceğini ön-görmesi gerekmektedir. İnsan türü başka türleri tüketerek var-olamaz. Bu durum, bindiğin dalı kemeye benzer. Bunun ötesinde, doğal üretim kaynaklarının sunmuş oldukları tüm meyvelerin ***8211;ki, bu meyve kavramı geniş yorumlanmalıdır- insan türünün sürdürülebilmesine yeterli olabileceği ***8211;ancak tekelci düzeneklerin imparatorluklarından kurtulmaları koşulu ile- buna bağlı olarak türün sürdürülmesi için başka canlıların hangi sebep ve gerekçe ile olursa olsun acıtılmasının/vahşice tüketilmesinin gerekmediği bilinmelidir. Tarihsel bellek bu düzeye erişmiş ise, ilkel insandan ***8211;Austrolopitecus Africanus- farklı olarak ve onlara müteşekkir bir şekilde et-obur olmaya son vermelidir. Et-oburluk bir vahşettir ***8211;insan türü için- hayvanlar aleminde bu bilgi düzeyine gelinmemiş olması nedeniyle onların et-obur olmaları yadırganacak bir olgu olmasa gerek. Doğa diğer canlı türleri ile kendi dengesini sağlarken insan türü doğal ürünlerden yararlanmalıdır. Tüm yeşil dokuların ve tüm canlıların ürünleri onlara zarar vermeden elde edilebilir ve bu da insana yeter.

Doğaya dönüş, canlı türlerine saygı ile başlar. Bu saygı, ilkin, insanın kendisine duymuş olduğu saygının bir ifadesi olarak tezahür eder. 26 şubat 2009 Küçüksu




Kaynaklar_________________________________________ __
1- J.Richard GOTT, Einstein Evreninde Zaman Yolculuğu, Arkadaş yayınları, Ankara,2005 sy:16/17 (Editör: Prof.Dr.Cengiz YALÇIN, Çeviren: Erdem Kamil YILDIRIM)
2- Fikret Başkaya, Küreselleşmenin Karanlık Bilançosu, Makibasın , 2.Bası, Haziran 2002 Ankara, sy.107
3- Serol Teber, Davranışlarımızın Kökeni, Say yayınları 4.Baskı,1989 Sy:33
4- Serol Teber, aynı eser, sy.33
5- Serol Teber, aynı eser, sy.39-41,47,51,57


_______________________
kadınlarını erkeğe muhtaç bir şekilde yaşamaya zorlayan bir toplum, kökten acizdir.
Nejdet Evren isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Alıntı ile Cevapla
Alt 12.09.2009, 04:01   #2
 Nejdet Evren - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Aug 2008
Nereden:
Mesajlar: 3.608
Standart Ynt: Doğaya Dönüş

"doğa'nın gözyaşları" ile kendi göz-yaşlarımız arasında hiç bir fark olmadığı rahatlıkla söylenebilir; bir-aynı olanın farkı olmaz da ondandır! Ne ki, bir ve aynı olduğunun bilincinde olmadan o-na yabancılaşmak, onu tüketirken kendini tüketmenin farkında olmamak; cahiliye dönemi diye dönemlerden söz edilmektedir ya; o dönemlerden daha cahiliye dönemleri de yaşanıyor olmasın!


_______________________
kadınlarını erkeğe muhtaç bir şekilde yaşamaya zorlayan bir toplum, kökten acizdir.
Nejdet Evren isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Alıntı ile Cevapla
Alt 25.11.2009, 02:35   #3
 Nejdet Evren - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Aug 2008
Nereden:
Mesajlar: 3.608
Standart

canlı türleri doğal koşullara uyum sağlayamadıklarında tür olarak yok olurlar. canlı türleri arasında insan türü diğerlerinden farklı olarak doğaya uyum konusunda bir hayli/çok yol almıştır. bu nedenle diğer türlere göre türünü sürdürme konusunda daha güçlü/şanslı olandır. ve fakat o, diğer türlerden farklı olarak yalnızca kendi türünün değil tüm türlerin sonunu getirecek şekilde yabancılaşmayı sürdürmekte ısrarcı görünmektedir. doğaya dönüş bu nedenle salt türün sürdürülmesi için değil, tüm türlerin sürdürülmesi için kaçınılmazdır.


_______________________
kadınlarını erkeğe muhtaç bir şekilde yaşamaya zorlayan bir toplum, kökten acizdir.
Nejdet Evren isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Alıntı ile Cevapla
Alt 25.12.2009, 00:54   #4
 AndroNova - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Dec 2009
Nereden:
Mesajlar: 257
Standart

Konunun tamamını okumadım. Gözümü çok korkuttu. Biraz üşenen bir insanım.
Ne olursa olsn başladığımız noktaya geri döneceğiz. Atomdan>hücreye>insana>atoma.
Sadece bir örnek için söyledim. Ama bu böyle.
Ne kadar dirensekte. Geçen bir kelebek türünün evrim geçirdiğini duydum.
Kurtulanlar olabilir. Fakat onlarında sonu gelecek. Dinazorlara olduğu gibi. İnsanın tek bir farkı var. Öleceğini bile bile yaşıyor. Çok acı verici birşey olduğunu çoğu bilmiyor/bilmek istemiyor. Ne diyebilirim ki. Olacakları görüyoruz.


AndroNova isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Alıntı ile Cevapla
Alt 28.12.2009, 03:47   #5
 Nejdet Evren - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Aug 2008
Nereden:
Mesajlar: 3.608
Standart

dinozorlar doğaya karşı tüm aletlerini sırtlarında taşıyorlardı; oysa insan el dışımdaki tüm aletlerini sırtında taşımamaktadır; bu nedenledir ki, doğaya dönüş atom-altı parçacıklara dönüşten çok daha farklı bir olguya temas eder. insan türü ne kadar varlığını sürdürür, bu bilinmez ancak var-olduğu sürece kendisi ve doğayla barışık yaşaması için gerekli ortamı yaratırsa bundan dolayı bir zarar görmeyecektir. insanı insan yapan da bu olsa gerek.


_______________________
kadınlarını erkeğe muhtaç bir şekilde yaşamaya zorlayan bir toplum, kökten acizdir.
Nejdet Evren isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Alıntı ile Cevapla
Alt 10.10.2011, 21:04   #6
evrensel-insan
Guest
 evrensel-insan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Nereden:
Mesajlar: n/a
Standart

J.Richard Gott evrenin sırlarını çözmeye çalışırken der ki, ***8220; Einstein***8217;in -tanrının evreni nasıl yarattığını anlamak istiyorum- cümlesi, onun kişiliği ile ilgili tartışmalara konu olmuştur. Bugün bilim, tanrının evreni nasıl yarattığı çabasını sürdürmekte, evreni anlamanın gerçek şartı olarak Einstein***8217;ı anlamak olduğunu kabul etmektedir.***8221; -Alinti-

Yukaridaki cumle ve aciklamasi, bilimsel degildir. Birincisi bilim, evreni daimi olarak gozlemler dolayisiyle bir "tanri ve yaratisi" bilimsel degildir.

Ikincisi, bugun bilim epistemolojik temelde (metafizik, ontolojik ve teolojik degil) evreni gozlemekte, gozlemini teoriye tasimakta, teorisini test etmekte ve olgu haline getirmekte ve bu epistemolojik olgunun yanlislanabilirligini de baki kilmaktadir.

Evreni anlamak, bilimsel olarak, sadece evrenin gozlemi ve bu gozlemin epistemolojik bilgilendirimi olarak mumkundur.

Gerisi, bilimsel degil; akilciligin epistemoloji ustu bir soyutlamasidir, gozleme ve olguya dayanmaz. Inancsaldir.

Bilimsel yöntem, en basit haliyle aşağıdaki şekilde özetlenebilir:klkl
1.Evrendeki bir fenomenin gözlemlenmesi

Bilimsel yöntem - Vikipedi

Tanri ne bir fenomendir, ne de bilimsellik fenomenin ne oldugu konusudur. Bilimsellik fenomenin gozlemidir. Gozlem vermeyen tanri da, hem bilimin konusu degil, hem de bilimsel degildir.

Yukaridaki alintida, ayni Haawking'in "bilimin yasalari tanri olabilir" ve cern deneyinde aranan "tanri parcacigi" akilciligi ve metafizigi vardir. Bilim ve bilimselligi ile ilgisi yoktur.


 
Alıntı ile Cevapla
Alt 10.10.2011, 21:13   #7
 Nejdet Evren - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Aug 2008
Nereden:
Mesajlar: 3.608
Standart

konuyu bir bütün olarak değerlendirmek varken bir kısmını alıp tanrının varlığı yokluğunu tartışmak da neyin nesi. o başlık başka forumda, karıştırdınız galiba....


_______________________
kadınlarını erkeğe muhtaç bir şekilde yaşamaya zorlayan bir toplum, kökten acizdir.
Nejdet Evren isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Alıntı ile Cevapla
Alt 10.10.2011, 21:23   #8
evrensel-insan
Guest
 evrensel-insan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Nereden:
Mesajlar: n/a
Standart

nejdet Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster
konuyu bir bütün olarak değerlendirmek varken bir kısmını alıp tanrının varlığı yokluğunu tartışmak da neyin nesi. o başlık başka forumda, karıştırdınız galiba....
Konu tanri degil, alintilanan cumlenin bilimi icermedigi ve bilimsel olmadigi.


 
Alıntı ile Cevapla
Alt 10.10.2011, 21:31   #9
 Nejdet Evren - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Aug 2008
Nereden:
Mesajlar: 3.608
Standart

felsefe, bilimsel düşünmenin önünü açan bir öncü düşüncedir. bu dahi bilimin ta kendisidir. öyle olunca pozitivizme sığınmak tek-düze bir düşünce yönelimine neden olacaktır. tüm açıları görebilmek için ön-koşulsuz olmak gerekir.

hatırlattığınız için teşekkür etmek istedim...


_______________________
kadınlarını erkeğe muhtaç bir şekilde yaşamaya zorlayan bir toplum, kökten acizdir.
Nejdet Evren isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Alıntı ile Cevapla
Alt 10.10.2011, 21:47   #10
evrensel-insan
Guest
 evrensel-insan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Nereden:
Mesajlar: n/a
Standart

nejdet Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster
felsefe, bilimsel düşünmenin önünü açan bir öncü düşüncedir. bu dahi bilimin ta kendisidir. öyle olunca pozitivizme sığınmak tek-düze bir düşünce yönelimine neden olacaktır. tüm açıları görebilmek için ön-koşulsuz olmak gerekir.

hatırlattığınız için teşekkür etmek istedim...
Rica ederim. Zaten bir seyin ne oldugu degil, onun nasil oldugunu yani bilimsel mi inancsal mi oldugunu da belirleyen felsefedir.

Iste buradaki felsefe, bilginin felsefesi, yani epistemolojidir.

Metafizigin (felsefenin varlik ile ilgilenen dali) hem ontolojik (varlik, varolus v.s.) hem de teolojik (tanrinin varligi) bakis acilari bilimsel degildir.

Bilimsellik gozleme, inancsallik akilciliga dayanir. Ilki somuttan soyuta, ikincisi soyuttan somuta gider.

Yani bilimsellik ile inancsallik taban tabana zittir.

Oyuzden konu felsefe degil, neyin bilimsel ve inancsal oldugu ve bilimin felsefesinin ne oldugu,bilimsel felsefenin ne oldugudur.

http://www.felsefe.net/bilimsel-maka...html#post26626


 
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Etiketler
doğa, doğaya dönüş, dogaya, donus, ekoloji, felsefe, felsefe forum, felsefe forumu, felsefi, filozof, forum, hakkında, nedir, tartışma, üzerine


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık


Tüm Zamanlar GMT +4 Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 17:15.

Forum Yasal Uyarı
Powered by vBulletin® Version 3.8.11
Copyright ©2000 - 2018, Jelsoft Enterprises Ltd.
Search Engine Optimization by vBSEO 3.6.0
User Alert System provided by Advanced User Tagging (Lite) - vBulletin Mods & Addons Copyright © 2018 DragonByte Technologies Ltd. Runs best on HiVelocity Hosting.
Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.3.2
Webcrawler by Felsefe.Net
Felsefe.Net Her Hakkı Saklıdır

Sitemiz Bir Paylasim Forum sitesidir Bu nedenle yazı, resim ve diğer materyaller sitemize kayıtlı üyelerimiz tarafından kontrol edilmeksizin eklenebilmektedir. Bu nedenden ötürü doğabilecek yasal sorumluluklar yazan kullanıcılara aittir. Sitemiz hak sahiplerinin şikayetleri doğrultusunda yazı ve materyalleri 48 Saat içerisinde sitemizden kaldırmaktadır.
Bildirimlerinizi info Adresine yollayabilir veya Buradaki Formu Doldurarak bize iletebilirsiniz