Felsefe.NET - Düşünce Eleştiri ve Paylaşım Platformu

Go Back   Felsefe.NET - Düşünce Eleştiri ve Paylaşım Platformu > Bilgi ve Tartışma > Ekoloji

Yeni Konu aç  Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil
Alt 09.08.09, 00:34   #1
Felsefe Aşığı
 chimera - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Mar 2008
Nereden:
Mesajlar: 496
Standart Murray Bookchin


14 Ocak 1921- ö. 30 Temmuz 2006

Yaşam öyküsü ve yazıları
Bookchin göçmen Rusya yahudisi olan Nathan ve Rose (Kaluskaya) Bookchinlerin çocuğu olarak New York'ta doğdu, ve Marksist ideolojiyle çocukluğunda tanıştı. Komünist gençlik örgütü olan Young Pioneers'a dokuz yaşında katıldı. Fabrikalarda çalıştı ve Endüstriyel Örgütler Kongresi -Congress of Industrial Organizations- aracılığı ile çalışanların örgütlenmesinde görev aldı. 1930'ların sonunda, Stalinizmle yollarını ayırdı ve ''Contemporary Issues'' adlı yayını çıkaran bir grupla çalışarak Troçkizme yakınlaştı. Geleneksel Marksizm- Leninizm baskıları karşısında hayal kırıklığına uğrayan Bookchin 1950'lerde New York'ta Özgürlükçüler Birliği'nin kurulmasına yardım etti ve Anarşist oldu. 1950'ler ve 1960'lar boyunca, Bookchin işçi olarak aralarında demiryollarında yükleme işçiliğinin de bulunduğu birçok işte çalıştı. 1960'ların sonlarında Manhattan'da 1960'ların muhalif bir enstitüsü olan Özgür Üniversite'de ders vermeye başladı. Bu ona Mahwah'da - New Jersey- bulunan Ramapo Devlet Koleji'nde öğretim görevi kazanmasını sağladı. Aynı zamanda, Vermont'da Goddard Koleji bünyesinde 1971 yılında kurulan Toplumsal Ekoloji Enstitüsü'nün kurucuları arasında bulundu. ''Our Synthetic Environment''(Sentetik Çevremiz) adlı kitabı ‘Lewis Herber' takma adı ile Rachel Carson'un ''Silent Spring'' (Sessiz Bahar) kitabından altı ay önce yayınlandı, kitabında çevre sorunlarını geniş çaplı ele aldı fakat siyasi radikalizmi nedeniyle çok az ilgi gördü. Çığır açan makalesi ''"Ekoloji ve Devrimci Düşünce"'' ile ekolojiyi radikal politik kavram olarak ortaya attı. 1960'ların diğer makaleleri, ekolojik teknolojiler konusunda yaratıcı düşüncelere öncülük etti. Birleşik Devletler'de birçok yerde verdiği derslerle, muhalif kültürün ekoloji kavramını geniş kitlelere tanıttı. 1969 yılında yazdığı yaygın olarak tekrar tekrar basılan makalesi “Dinle, Marksist!” ile Demokratik Bir Toplum için Öğrenciler' grubunu, Marksist bir grubun onu ele geçirmesine karşı uyardı fakat sonuçsuz kaldı. Bu makaleler ve önemli etkiler yaratan diğer 1960-dönemi makaleleri ''Post Scarcity Anarchism'' (Kıtlık Sonrası Anarşizm) adlı eserde biraraya getirildi. ''The Ecology of Freedom'' (Özgürlüğün Ekolojisi) 1982 yılında yayınlanan kitabı, Birleşik Devletler ve diğer ülkelerde ortaya çıkan ekolojik hareketler üzerinde derin etkilerde bulundu. ''Kentleşmeden Şehirlere'' (İlk olarak Kentleşmenin Yükselişi ve Yurttaşlığın Düşüşü adı ile yayınlandı) adlı kitabında politik felsefesini etkileyen ve özgürlükçü yerel yönetim kavramının uygulamasını tarif eden demokratik gelenekler üzerinde iz sürdü. Yirmi yıllık arkadaşı Janet Biehl tarafından yazılan daha ufak bir çalışma, ''Toplumsal Ekoloji Siyaseti'' kısaca bu düşünceleri özetler. 1999 yılında, Bookchin anarşizm ile bağlarını kopardı ve düşüncelerini komünalizm düşüncesi çerçevesine oturttu. Politik yazıları yanında, diyalektik naturalizm olarak adlandırdığı felsefi düşünceleri hakkında da geniş bir şekilde yazılar yazdı. Hegel'in, değişimin ve büyümenin gelişimsel felsefesini açıklığa kavuşturduğu diyalektik yazıları, Bookchin'e gore, onlara yaşayan -organik- hatta ekolojik yaklaşımı ödünç vermiştir. Sonraki felsefi yazıları, hümanizm, rasyonellik ve Aydınlanma'nın idealleri üzerine vurguda bulunur. Önemli son yayınlanmış çalışması, dört ciltlik, Avrupa ve Amerikan devrimci hareketler içindeki özgürlükçü-liberter etkinin tarihi üzerine olan ''Üçüncü Devrim'' adlı eseridir. Ramapo'dan emekli olduktan sonra Bookchin Hoboken'dan - New Jersey- Vermont'a gitti ve zamanını yazılarına ve tüm dünyada gerçekleştirilen konferanslara adadı. 2004 yılına kadar ISE'de eğitim vermeye devam etti. Kalp yetmezliğinden 30 Temmuz 2006'da Burlington'da -Vermont- bulunan evinde 85 yaşında hayatını kaybetti.



chimera isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Alıntı ile Cevapla
Alt 09.08.09, 00:36   #2
Felsefe Aşığı
 chimera - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Mar 2008
Nereden:
Mesajlar: 496
Standart Ynt: Murray Bookchin


“Varlığımız oluş halindedir, durağan değildir.”
“Bizim bilimimiz Ütopyadır, bizim Gerçeğimiz Eros'tur, bizim İsteğimiz Devrimdir.”
“Çok uzak bir ideal olmayan Anarşist toplum, ekolojik ilkelerin hayata geçebilmesi için önkoşuldur.”
“Peter Kropotkin, Anarşizmi sosyalizmin aşırı sol kanadı olarak tarif etti ki bu düşünceye tamamen katılıyorum.”
“Bugün derin kaygılarımdan biri de, özgürlükçü sosyalist özün, moda olan, post-modern, tinselci, mistik bireyselcilikle erezyona uğratılmasıdır.”
“Kapitalizm toplumsal kanserdir. O her zaman bir toplumsal kanser oldu. O toplumun bir hastalığıdır. O toplumun tümörüdür.”
“Eğer biz imkansızı yapmazsak, olanaksız ile karşı karşıya kalacağız.”
“Şu an varolanın varolmasının zorunlu olduğu kabulü, önsezili düşünceyi aşındıran bir asittir.”
“Ne kadar iyi düşünülmüş olursa olsun küçük adımlar evrensel, küresel ve feci bir hal almış problemleri kısmi olarak dahi çözemez. Eğer kısmi 'çözümler' denen birşey varsa bu sadece ekolojik krizin sabit doğasını gizlemek için kullanılan makyaj malzemesidir. Onlar bu suretle halkın dikkatini ve teorik içyüzünü, gerekli değişikliklerin derinliği ve genişliği hakkındaki yeterli kavrayışdan alıkoyarlar.”



chimera isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Alıntı ile Cevapla
Alt 09.08.09, 01:32   #3
Felsefe Aşığı
 chimera - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Mar 2008
Nereden:
Mesajlar: 496
Standart Ynt: Murray Bookchin

Ekolojik bir topluma doğru
Yazar : Mourray Bookchin


Çevrenin bozulması sorunu ilginç bir noktaya geldi. Bu tip sorunlar için yapılan son eyalet referandumlarında görüldüğü gibi kitlesel desteğe rağmen çevrenin bozulmasını engellemek için "radikal" talepler ileri süren "aşırılar"a gelebilecek bir ters tepkiden sakınmamız öğütleniyor. Bu "ters tepki" büyük ölçüde sanayiden ve Beyaz Saray'dan gelecek herhalde. Nixon da "Amerika, çevrenin bozulmasına karşı savaşı kazanma, doğayla barış yolunda hızla ilerlemektedir'1 demiyor mu? Bu retorik hiç de yabancı gelmiyor. Çevre kampanyaları da çevre düzenlemesi konusunda daha "makul" davranmamızı, "kayıplar" karşısında "kazançlar"ı ela hesaba katmamızı, çevre koruma kurumlarının kabul ettiği temiz hava ve su normlarını uygulamada biraz daha' "sabırlı" ve "anlayışlı" olmamızı öğütleyip duruyor.

Bu tür propagandada yer alan arsızca tahrifatları tartışmanın yeri burası değil. Ulusal Bilimler Akademisi tarafından hazırlanan ve otomotiv endüstrisini 1975 Federal egzoz standartlarını karşılamak için (New York Times' da ki habere göre) "en pahalı ve en yararsız" yöntemler üzerinden yoğunlaşmakla suçlayan rapordan çoğunuzun haberi vardır herhalde. Beyaz Saray'dan sarf edilen laflara gelince; Nixon'un doğayla "barış" çabaları, Vietnam'da barış çabalarından bile geri kalmış anlaşılan. Times'ın başyazısında belirtildiği gibi Nixon'un sözleri "gerçeklerle hiç uyuşmuyor... Şehirlerin havası cüzi ölçüde temizlendi, temizlendiyse tabii. Ülkede ki tüm büyük akarsu sistemleri son derece kirlenmiş durumda. Atlantik Okyanusu'nun büyük bölümleri birer ölü deniz olma tehlikesiyle karşı karşıya. Plastikler, deterjanlar, kimyasal maddeler ve metaller biyosfer tarafından kaldırılmaz hale geleli. Toprak aşınıyor, verimsizleşiyor, zehirleniyor, yıpranıyor".

Birçok çevrecinin ileri sürdüğü taleplerin fazla "radikal" olmak bir yana, yeterince radikal olamadığına inanıyorum. Gezegeni tarihte eşi görülmedik ölçüde kirletmekle kalmayıp en hayati biyokimyasal döngülerini bile bozan bir toplum karşısında çevrecilerin doğada yeni ve kalıcı bir denge kurmaya ilişkin stratejik sorunları yeterince ortaya koyamadıkları görüşündeyim. Şuradaki bir nükleer santralin veya oradaki bir otoyolun yapımını durdurmak yeterli mi? Çevre kirlenmesinin kaynaklarının sanayi ve hükümetin hataları ve kötü niyetinden çok daha derinlerde yattığını unutuyor muyuz yoksa? Çevre felaketi ister kirlenme sonucu olsun, ister sanayinin büyümesi, ister nüfus artışı ihtimali üzerinde habire vaaz vermek insanlık durumundaki, yani yalnızca teknolojik ve etik değil, temelde toplumsal krizi gözden kaçırmak olmuyor mu? Tekrar tekrar çevresel bozulmanın boyutu ile uğraşmak, "kirlilik karlıdır" deyip kolayından bir eleştiriye girişmek ya da çok çocuk doğuran ve çok meta tüketen soyut bir "biz"i suçlamaktansa şunu sormak istiyorum: Çevresel krizin kökleri varolan toplumun kumlusunda yatmıyor mu? Toplumsal ve doğal alem arasında yeni bir denge kurmak için gerekli değişiklikler, toplumun ekolojik hatlar boyunca yeniden ve devrimci bir tarzda kumlusunu gerektirmiyor mu?

Bu "ekolojik hatlar" sözünü özellikle vurgulamak istiyorum. Ekolojik bir toplumun sorunlarıyla uğraşırken "çevrecilik" terimi yetersiz kalıyor. "Çevrecilik" doğayı sadece pasif bir yaşam alam, insanın her türlü kullanımına hizmet etmesi gereken dışsal nesne ve güçler yığını olarak görme eğilimindedir. Bu anlamda "çevrecilik", "doğal kaynaklar", "kentsel kaynaklar", hatta "insani kaynaklar" ile ilgilenir. Nixon da doğayla "barış"tan söz ederken, aslında yaşam alanına asgari zarar vererek, doğal dünyayı yağmalamak derdinde olduğundan bu tür bir "çevrecilik? sanırım. "Çevrecilik" mevcut toplumun temelinde yatan insanın doğaya hükmetmesi inancını sorgulamaz. Bilakis, bu tahakkümün yol açtığı hasarı azaltacak teknikler geliştirerek tahakkümü güçlendirmek ister. Tahakküm kavramı ise hiç sorgulanmaz.

Ekoloji ise, doğa ve insanın, doğa ile ilişkisine dair daha kapsamlı bir kavrayış geliştirir. Benim görüşümse, biyosferin denge ve bütünlüğünü kendi başına bir amaç olarak görür. Doğal çeşitlilik destekleniyorsa bu ekosistemin farklılaşmış bileşenlerden oluşmasından değil, çeşitlilik kendi başına arzu edilen bir şey, tinselleşmiş bir yaşayan evren kavramının bir parçası olarak benimsenen bir değer olduğu içindir. Ekolojistlerin de belirttiği gibi, bir ekosistem ne kadar basitleşmişse buzul ve çöl alanlarında, tek ürüne dayalı tarım yerlerinde olduğu gibi istikrarsızlık, salgın ve yıkıma o kadar açıktır. Ekolojiye ilişkin önde gelen yazılarda sık sık rastlanan bütünlükçü, "çokluk içinde birlik" kavramı Hegel'in yapıtlarında da görülmektedir ve bu kanımca bir rastlantıdan ibaret olmayıp, çağdaş YeniHegelcilerce incelenmeyi gerektirmektedir. Ekoloji insanlığın, doğal alemin Galileocu fizikselmekanik özelliklere indirgenemeyecek denli karmaşık ve çeşitlenmiş olan bu alemin, kendiliğindenliğine saygı göstermesi gerektiğini savunur. Bazı sistem ekolojistleri bir yana, Charles Elton'un şu görüşlerine tamamen katılıyorum: "Dünyanın geleceği yönetilmelidir, ama bu yönetme bir satranç oyunu gibi değil ... daha çok bir teknede dümen tutmak gibi olmalıdır. "Doğal alemin büyük ölçüde müdahalesiz bir şekilde kendiliğinden gelişme ile potansiyellerini ortaya çıkarıp gerçekleştirmesine imkan sağlanmalıdır, doğanın özbilinç ve özetkinlik verdiği insan bilinci ve yönetimiyle bilgilenmiş olarak elbette.

Son olarak; ekoloji, ekosistem düzeyinde hiç bir hiyerarşi tanımaz. Ne "hayvanlar kralı" vardır ne de "köle karıncalar". Böylesi kavramlar bizim kendi toplumsal tavırlarımızın ve ilişkilerimizin doğaya yansıtılmasından başka bir şey değildir. Bir ekosistemin floral ve faunal çeşitliliği içinde her yaşam, bütün denge ve düzenin korunmasında eşit rol oynar.

Çokluk içinde birlik, kendiliğindenlik ve birbirini tamamlama şeklinde ifade edilebilecek bir bütünlük içinde bir araya gelen bu kavramlar, (başka bir yerde ekolojiyi tarif ettiğim üzere) bir "sanatsal bilim" ya ela "bilimsel sanat?tan çıkarılan hükümlerden ibaret değildir. Bunlar aynı zamanda uzak bir geçmişten yeni yeni elde edilip, yeni bir toplumsal bağlam içine yerleştirdiğimiz bütünsel bir duyarlığı ifade ederler, insanın yazgısının doğaya hükmetmek olduğu düşüncesi insanın insana ve muhtemelen daha önce erkeğin kadına, yaşlının gence hükmetmesinden kaynaklanmaktadır. Bütün biçimleriyle algı ve deneyimi de hiyerarşik, piramitsel hatlarda düzenleyen hiyerarşik zihniyet, hiyerarşik toplumun bize benimsettiği bir algı ve düşünüş tarzıdır. Bu zihniyet hiyerarşik olmayan komüniteler de ya hiç görülmez ya da etkin değildir. Basit, cinsiyete dayalı işbölümü üzerine kumlu, hiyerarşik kurumların ve devletin olmadığı "ilkel" denilen toplumlar gerçekliği, bizler gibi her şeyi "üst" ve "alt" "yukarı" ve "aşağı" diye tasnif eden bir açıdan görmezler. Bu gerçek anlamdaki organik komünitelerde eşitsizlik olmadığından eşitlik anlamına gelen bir kelime bile yoktur. Dorothy Lee'nin "ilkel" zihin üzerine yaptığı olağanüstü incelemede gözlemlediği gibi "eşitlik bizzat şeylerin doğasındadır, uygulanması gereken bir ilke olarak değil, kültürün demokratik yapısının yan ürünü olarak vardır. Bu toplumlarda eşitliğin elde edilmesi diye bir amaç, hatta eşitlik diye bir kavram bile yoktur. Çoğu kez kıyaslama için bir dilsel mekanizma bile mevcut değildir. Bunun yerine insana, yaş ve cinsiyete bakılmaksızın herkese mutlak saygı söz konusudur."
Bu kültürlerde baskıcı ve hükmedici değerlerin bulunmayışına dair en iyi örneklerden biri de Lee'nin ilk elden incelediği California bölgesinde yaşayan Wintu Kızılderililerinin dilleridir. Lee, modern dillerde zorlama belirten deyimlerin Wintu dilinde işbirliği ifade edecek şekilde düzenlendiğini belirtiyor. Örneğin, bir Wintu anne, bebeğini gölgeye "almaz", onunla birlikte gölgeye "gider". Bir kabile reisi halkını "yönetmez"; onlarla birlikte "durur", onların danışmanlarından başka bir şey değildir ve kendi görüşlerini onlara dayatacak erkten yoksundur. "Wintular bizim söylediğimiz gibi 'bir kardeşim var', 'bir oğlum var' ya da 'kocam var' demez" diyor Lee. "Bizim sahip olmak deyimimiz yerine onlar birlikte yaşamak deyimini kullanırlar. Ve bu deyimi değer verdikleri her şey için kullanırlar. Sözgelimi bir adamın ok ve yayı ile. birlikte yaşadığı da söylenebilir."
"Birlikte yaşamak"; bu deyim, derin bir karşılıklı saygı hissini ve bireysel istemlere verilen yüksek değeri göstermekle kalmıyor, birey ile gaip arasındaki güçlü teklik duygusunu da yansıtıyor. Grup içindeki birlik duygusu komünitenin doğayla ilişkisine yansıtılarak daha da güçlendiriliyor. Organik komünitelerin insanları; doğal güçler üzerinde basit teknolojilerin verdiğinden daha fazla bir güç sahibi olduklarına inanırlar. Grup ritüelleri ve büyü ayinleri bu yanılsamaya katkıda bulunur. Ancak bu ritüeller ne kadar karmaşık da olsa insanın bu doğaya ve dolaysız çevresine olan bağımlılık duygusu hiç bir şekilde yok olmamaktadır. Bu bağımlılık duygusu körü körüne bir korku ve boyun eğiş doğurabilir belki, ama organik toplumun gelişiminde bir noktadan sonra basit korku ve ürküntü duygularını aşan bir simbiyoz hissi, daha doğrusu karşılıklı bağımlılık ve işbirliği hissini de doğurur, insanlar güçleri elde etmekle, denetlemekle kalmaz, kendi törenleriyle onlara yardımcı olur (olduklarına inanır) yiyecek sağlayan hayvanların üremelerini hızlandırır, hava koşullarını değiştirerek hasada yardım ederler. Organik komünitenin oldum olası doğal bir boyutu vardır, ancak bir yerden sonra bizzat komünite de doğanın dengesinin bir parçası olarak görülmektedir bir orman komüniteşi ya da toprak komünitesidir; kısacası, tam anlamıyla ekolojik komünite, eko sisteme özgü bir ekokomünitedir. Tüm çevreye ve doğal döngülere aktif bir katılma hissi gelişmiştir.

Organik kömünitelerin insanları arasındaki törenleri incelediğimizde, bu bakış açısı daha da belirgin olmaktadır. Birçok tören ve ayin toplumsal işlevlerle sınırlı değildir, aynı zamanda ekolojik işlevleri de vardır. Örneğin Hopiler'de belli başlı tarımsal törenlerin amacı kozmik düzenin döngülerine yardımcı olmak, mevsim dönümlerini ve tohumdan olgunlaşma evresine kadar mısırın büyümesini sağlamaktır. Mevsim dönümleri ve mısırın büyüme evrelerinin önceden belirlendiği bilinmekle birlikte, insanların törenleri de bu önceden belirlenmenin bir parçası olarak görülür. Tümüyle büyüsel ayinlerden farklı olarak Hopi törenleri insana, manipulasyon gücü değil, daha çok katılmacı bir rol tanır, insanlar doğal döngülere katkıda bulunur, kozmik düzenin işleyişine yardım ederler. Törenleri, mısır tohumlarının yeşermesinden, mevsim dönümüne dek uzanan karmaşık bir yaşam ağının bir parçasıdır. "Doğanın her yanı, bitkiler, kayalar, hayvanlar, renkler, ana yönler, sayılar, cinsiyet farklılıkları, ölüler ve diriler, hepsi evrensel düzenin korunması ve sürdürülmesinde yer almaktadır." diyor Lee. "insan olsun olmasın, her bir ferdin çabası bu muazzam bütüne eklenir. Ve insanın da her yönü hesaba katılır. Bir Hopi bireyi, doğanın dengesini tüm varlığıyla etkiler: her birey de kendi iç potansiyelini geliştirdiğinden, katılımı artar ve tüm evren daha da güçlenir."

Bu uyumlu doğa görüşünün, ilk insan komüniteleri içindeki uyumlu ilişkilerden kaynaklandığını görmek pek zor değil. Orta Çağ teolojisinin, Hıristiyan cennetini feodal kalıplara göre tasavvur etmesi gibi tüm çağların insanları da toplumsal yapılarını doğal aleme yansıtmışlardır. Kuzey Amerika ormanlarının Algonkianlarına göre, kunduzlar kabileler halinde yaşıyor ve komünitelerinin refahı için işbirliği içine giriyorlardı. Hayvanların da kendi "büyüleri", totem ataları vardı. Ve.ruhuyla tüm evreni besleyen Manitu'dan güç alıyorlardı. Bu yüzden hayvanlarla da uzlaşmak gerekiyordu; aksi takdirde insanlara deri ve et vermezlerdi. Organik komünitenin hayatını idame ettirebilmesi için önkoşul olan işbirliği ruhu böylece, yazı öncesi halkların doğaya ve doğatoplum ilişkilerine bakışlarını da belirliyordu.

Cinsiyete dayalı işbölümü ve hısımlık bağlan üzerine kurulu bu birleşik organik kömünitelerin, hiyerarşik ve sonuçta sınıflı toplumlara dönüşmesiyle toplum ile doğal alem arasındaki birlik de bozulmaya başladı. Kavim ve kabilelerin ayrışarak yaşlıların gençler üzerinde tahakküm kurduğu gerontokrasilerin oluşması, kadının erkeğe tâbi kılındığı patriyarkal ailenin ortaya çıkışı, toplumsal statüye dayalı hiyerarşilerin sistematik maddi sömürüye dayalı ekonomik sınıflar şeklinde billurlaşmaları, ardından kentin kıra, bölgesel bağların hısımlık bağlarına ağır basmaları, ve nihayet devletin, komünite yaşamının geri, kalan alanları üzerinde baskıcı egemenlik kuran profesyonel, askeri, bürokratik ve politik aygıtın ortaya çıkışı gibi arkaik dünyayı parçalayıp yıkan bütün bu ayrışma ve çelişkiler, insanın algılama yetisinin de hiyerarşik kalıplarda yeniden toplumsallaşmasına yol açtı. Bu yeniden toplumsallaşma komüniteyi içten bölmekle kalmayıp tahakküm altındaki sınıfların, tahakkümü, kadınların esareti benimsemelerini sağladı, insanın tinsel varlığı bile, zihnin bedene, hiyerarşik rasyonalitenin duyumsal deneyime üstünlüğü tesis edilerek parçalandı, insan öznesinin, hiyerarşik normlara göre toplumsal manipulasyon ve nihayet öztamanipülasyon nesnesi durumuna gelmesiyle birlikte doğa da nesneleştirildi, ruhsuzlaştırıldı, birçok bakımdan arkaik toplumların animistik kavramlarına nazaran çok daha fizikselmekanik bir tarzda dışsal gerçeklik kavramıyla tasavvur edilen metafizik bir öze indirgendi. Arkaik insanlığın, doğayla kurduğu ilişkinin çöküşünü ayrıntılı olarak incelemeye yerimiz yeterli değil. Ama bir kaç gözlemi sunabiliriz. Geçmişin mirası günümüze, çağımızın hala çözemediği problemler bıraktı. Kastettiğim sadece burjuva toplumunun bizi kıskıvrak yakalayan elleri değil, aileyi patriyarkaya, yaş gruplarını gerontokrasiye, tinsel varlığı kendini ret ve aşağılamaya mahkum eden binlerce yıllık hiyerarşik toplumun engelleridir.

Burjuva toplumunun ortaya çıkışından evvel Helenistik rasyonalizm kadınların statüsünü mal düzeyine indirmiş, İbrani ahlakı İbrahim'e İshak'ı öldürme yetkisini tanımıştı, insanların köle, kadın veya çocuk olarak nesnelere indirgenmesiyle koşut olarak Nuh da hayvanları adlandırma ve onlara hükmetme gücünü, canlılar dünyasını insanın hizmetine sokma gücünü elde ediyordu. Böylece Batı medeniyetinin iki ana kaynağından, Helenizm ve Musevilik'den geçerek erkeğin Prometheusvari güçleri, bir baskıcı rasyonalite ve hiyerarşik ahlak ideolojisi içinde toplandı. Kadın "biyolojik işlevin bedene bürünmesi, doğanın imgesi oldu" diyor Horkheimer ve Adorno. "Kadına boyun eğdirilmesi bu medeniyetin alameti farikası oldu. Binlerce yıldır erkekler, doğa üzerinde mutlak hakimiyet kurmayı, evreni dev bir avlağa dönüştürmeyi düşlemelerdi. Bu medeniyetin en büyük şişinmesi olan aklın anlamı buydu. Kadın daha zayıf ve ufaktı. Erkekle arasında aşamayacağı bir fark vardı doğanın dayattığı bir fark, erkek egemenliğindeki bir toplumda varolabilecek en alçaltıcı fark. Gerçek amaç doğanın efendisi olmaksa, biyolojik olarak aşağı olmak göze çarpan bir leke, doğa tarafından saldırganlığı teşvik için damgalanmış bir zayıflıktır." Horkheimer ve Adorno'nun bu yorumlarını "İnsanlar ve Hayvanlar" baslığı altında toplamış olmaları bir rastlantı değildir. Zira, sadece erkekkadın ilişkisinde değil, hiyerarşik toplumdaki insanın doğal alemle ilişkisi hakkında da ipuçları içeriyor.

Adalet kavramı ise; özgürlük idealinden farklı olarak tüm bu değerleri, arkaik eşitliği tümüyle yadsıyan bir eşdeğerlik kuralı içinde toplar. Organik toplumda tüm insanlar, toplumsal emek fonuna yaptıkları katkıya bakılmaksızın yaşam araçları üzerinde hak sahibidirler. Paul Radin bu kuralı "indirgenemez minimum" diye adlandırıyor. Arkaik eşitlik, bu noktada eşitsizlik olgusunu zayıfın güçlüye, sağlığı iyi olmayanın sağlıklıya, genç ve yetişkinlerin yaşça daha büyük olana bağımlılığını reddetmemektedir. Gerçek anlamıyla özgürlük, eşit olmayanların eşitliği, güçleri yetersiz veya azgelişmiş olanların yaşama hakkını reddetmeyen eşitliktir. İronik bir tarzda, bu maddi yönden azgelişmiş ekonomide insanlık, kıt yaşam kaynaklarından herkesin yararlanma hakkını, artığı fazlalaştırmaya, imtiyazları çoğaltmaya çalışan maddi bakımdan gelişmiş bir ekonomiye nazaran çok daha ısrarla ve her hısımı birbirinden sorumlu kılan kabile dayanışması ruhuyla çok daha cömertçe vurgulamaktadır.
Ama bu eşit olmayanlar arasındaki eşitlik, bu gerçek özgürlük, kendi koşullarıyla bozulur. Maddi artık çoğaldıkça çoğunluğun emeğinden azınlığın imtiyazlarını elde eden toplumsal sınıflar ortaya çıkar. Bir zamanlar kan bağıyla birbirine bağlı insanlar arasındaki bir ittifakı temsil eden armağan, yavaş yavaş bir değiş tokuş aracına ve oradan da modern burjuva pazarlığın tohumu olan metaya dönüşür. Özgürlüğün cesedi altından, her şeyde kesin eşitlik ilkesi olarak gerek mallarda gerek ahlakta mübadele ilişkisini kollayacak adalet çıkar. Artık zayıf ile güçlü, yoksul ile zengin, sağlıksız ile sağlıklı, zayıflık, yoksulluk ve sağlıksızlık dışında her şeyde eşittir. Adalet, esasta özgürlüğün eşitsizler arasında eşitlik normunun yerine, eşitler arasında eşitsizlik normunu yerleştirir. Horkheimer ve Adorno'nun gözlemlediği gibi; "önceleri fetişler eşdeğerlik yasasına tabiiydi. Şimdi ise eşdeğerlik bizzat bir fetiş oldu. Adalet sembolünün gözlerindeki bağ sadece adalete aldırılmaması gerektiğini değil, adaletin kaynağının özgürlük olmadığını da belirtir".

Burjuva toplumu eşdeğerlik kuralını mantıksal ve tarihsel sonucuna dek götürür. Tüm insanlar alıcı ve satıcı olarak eşittir ve serbest piyasada hepsi egemen egolardır. Bir zamanlar insanları topluluklar, kavimler, kabileler, polis'in dayanışması ve loncaların mesleki komünitesi içinde birleştiren bağlar çözülmüştür. Kolektif insanın yerini tekil insan, geçmişin hısımlık, dayanışma ve lonca bağlarının yerini mübadele ilişkisi alır. Burjuva pazarında insanlığı birleştiren rekabettir: Herkesin herkese karşı evrensel zıtlığıdır. Rekabet halindeki sermayeler, savaşan ve didişen burjuva işletmeleri düzeyine yükselen piyasa, şu acımasız kuralı dayatır: "Ya büyü, ya öl"; yani sermayesini arttırıp rakibini yok edemeyen yok olacaktır. Her kişiliğin, mübadele konusu bir nesne durumuna indirgendiği bu sürekli geriye giden asosyal ilişkiler düzeninde, üretim için üretim kuralı topluma hükmeder. Eşdeğerlik kendini mübadele değeri olarak ortaya koyar; paranın dolayımıyla her sanatsal yapıt, hatta her ahlaki kaygı mübadele edilebilir bir nicelik durumuna indirgenir. Altın ya da onun kağıt simgesi, en değerli katedrali kibrit çöpleriyle mübadele edilebilir hale sokar. Bir pabuç bağı imalatçısı, en yetenekli simyacıyı bile kıskandıracak bir güçle mallarını bir Rembrand resmine dönüştürebilir.

Ölüme karşı tek panzehirin büyüme olduğu bu eşdeğerlikler toplumuna hükmeden üretim için üretim kuralı,doğal alemde doğal kaynaklara, sınırsız sömürü alanına indirgenir. Kapitalizm, insanın doğaya hükmetmesini öngören kapitalizmöncesi kavramları canlandırmakla kalmayıp, doğanın yağmalanmasını toplumun yaşam kuralı haline sokar. Bu tür bir sistem karşısında değerler hakkında laflar gevelemek, büyümenin sonuçlarını anlatarak korkutmaya çalışmak, metabolizması ile boğuşmak demektir. Yeşil bir bitkiyi fotosentez yapmaktan vazgeçirmek, burjuva ekonomisini sermaye birikiminden vazgeçmesi için ikna etmekten daha kolaydır. Üstelik ikna edilebilecek kimse de yoktur ortada. Birikimi belirleyen tek tek burjuvaların niyetleri değil, Marx'ın da çok iyi belirttiği gibi burjuva ekonomisinin hücresel birimi olan meta ilişkisinin ta kendisidir. Üretim için üretimi yaratan burjuvanın sapkınlığı değil, boyun eğdiği ve başını çektiği piyasa ağıdır. Burjuvanın ekonomik çıkarlarına karşı insani çıkarlarına seslenmek, onun otoritesinin, maddi varlığının bir işlevi olduğunu gözden kaçırmaktır. Ekonomik çıkarlarını reddedebilmesi için kendi insanlığını kurban eden otoritesini reddetmesi gerekir. Grotesk bir aldanmadan daha da beteri, bu toplumun, etik önermeler ve entelektüel ikna karşısında bizzat kendi yaşam yasasını bir kenara bırakabileceği inancını besleyen ideolojik bir kandırmacadan başka bir şey olmaz bu. Ancak şu apaçık olgu ortaya konmalıdır: Bu sistemin yok edilmesi, yerine insan toplumu ve doğa arasındaki dengeyi yeniden kuracak bir toplumun; adalet sembolünün gözlerindeki bağı çözüp, eşitlerin eşitsizliği yerine eşit olmayanların eşitliği ilkesini yerleştirecek bir ekolojik toplumun kurulması gerekiyor. Daha önceki yazılarımda, bu türden bir ekolojik toplumu Anarkokomünizm olarak tanımladım; yakında yayımlanacak kitabımda onu ekotopya olarak tasvir ediyorum. Herkes istediği adı verebilir. Ama doğaya hükmetme çabasının, insanın insana hükmetmesinden kaynaklandığını, doğal alemle ilişkilerimizin uyumlu bir hale girmesi için toplumsal dünyanın uyumlu olması gerektiğini göremezsek, şimdiye kadarki yorumlarım bir anlam taşımaz. Çağımıza uygun bir toplumsal ekoloji geliştiremezsek doğal ekoloji bizler için bilimsel bir disiplinin çıplak kemikleri dışında bir şey ifade etmeyecektir. Üretim için üretim kuralının hükmettiği bir toplumda önümüze çıkan alternatifler gerçekten çok katı. Modern kapitalizm, geçmişteki tüm toplumsal sistemlerden daha fazla, teknik güçlerin gelişimini en yüksek noktaya dek getirdi. Bu öyle bir nokta ki, nihayet insanlığın büyük çoğunluğu için, emeği yaşamanın temel koşulu olmaktan çıkarabilir, çağlardan beri toplumun temelinde yatan maddi kıtlık ve güvensizlik derdini ortadan kaldırabiliriz. Bugün bir kıtlık sonrası toplumun eşiğinde yaşıyoruz. Bu kıtlık sonrası toplumunda eşit olmayanların eşitliği, artık kan bağıyla bağlı küçük toplulukların ilkel kuralı olmaktan öte tüm insanlığın ve toplumsal aidiyetleri arkaik kan bağıyla değil özgür seçimle, kişisel bağlılıkla belirlenen bireylerin evrensel hali olabilir. Prometheusvari kişilik, patriyarkal aile, özel mülkiyet, baskıcı akıl, teritoryal kent ve devlet, insanlığı acımasızca seferber etmek, üretici güçleri geliştirmek ve dünyayı dönüştürmekten ibaret olan tarihsel görevlerini tamamlamışlardır. Bugün bunlar birer kurum ve bilinç tarzı olarak tamamen akıldışıdırlar, Bakunin'in sözleriyle "zorunlu serler" artık mutlak şer halini almıştır. Günümüzün ekolojik krizi de hiyerarşik toplum, özellikle de kapitalizm tarafından geliştirilen üretim araçlarının birer tahakküm aracı olarak var kalmayacak denli aşırı güçlü olduklarına delalet etmektedir. Öte yandan, mevcut toplum işleyişini sürdürecek olursa "kirlenme" başlığı altında toplaya geldiğimiz ekolojik sorunlar daha da büyüyecektir. Üretim için üretim temeline dayalı bir toplum kaçınılmaz biçimde antiekolojiktir ve bunun sonucu doğal alemin organik karmaşıklığının teknoloji tarafından üretim zincirinde akıp giden inorganik malzemeye, kelimenin tam anlamıyla klasik fiziğin metafizik varsayımı olan basit maddeye dönüşerek yok olmasıdır. Şehirlerin toprak üzerindeki kanserli büyümesi sürdükçe, karmaşık materyaller basit materyallere dönüştürüldükçe, cam, tuğla, beton, metal ve makinelerden oluşan bir sentetik çevre içinde çeşitlilik yok oldukça, toprağımızın, okyanuslarımızın, atmosferimizin ve fizyolojik varlıklarımızın bağımlı olduğu karmaşık besin zincirleri gittikçe basitleşecektir. Sistem, kelimenin tam anlamıyla dur durak bilmeden yutarak tüm biyosferi çöl ve buzul alanların kırılgan basitliğine indirgeyecektir. Böylece flora ve faunanın çeşitlenmesiyle karmaşık biçimler ve ilişkiler oluşturan organik evrim sürecini tersine çevirmiş ve daha basit, daha istikrarsız bir canlılar dünyası yaratmış oluyoruz. Bu ürkütücü gerilemenin uzun vadedeki etkileri de kolaylıkla tahmin edilebilir; biyosfer o kadar dayanıksız bir hale gelecek ki, insanın hayatta kalabilmesi için gerekenleri sağlayamayacak ve insan yaşamının organik önkoşulları ortadan kalkacaktır. Bana kalırsa üretim için üretim üzerine kumlu bir toplumun bu noktaya varması sadece zaman meselesidir. Yalnızca ne zaman olacağını tahmin edemiyoruz henüz. Bir ekolojik toplum yaratmamız gerekiyor. Sadece böyle bir toplumun arzu edilir bir şey olmasından değil aynı zamanda zorunlu olmasından ötürü, Hayatta kalabilmek için önce yaşamaya başlamamız gerek. Böyle bir toplum kapitalist teknoloji ve burjuva toplumunun göstergesi olan tüm tarihsel eğilimlerin makine ve emeğin ayrıntılı uzmanlaşması, kaynaklar ve insanların devasa sanayi işletmeleri ve kentsel yığınlarda yoğunlaşması, hayatın katmanlaşması ve bürokratikleşmesi, kırın kentten ayrılması, doğanın ve insanların nesneleştirilmesi tersine çevrilmesi anlamına gelir. Bence, bu tersine çevirmenin anlamı, şehirlerimizin merkezilikten çıkarılması ve içinde bulundukları ekosistemle kaynaşmış, tümüyle yeni ekokomünitelerin kurulmasıdır. Merkeziyetçiliğin ortadan kaldırılmasından kastettiğim, nüfusun taşradaki küçük, yalıtılmış evlere ya da karşıkültür komünlerine bu her ne kadar gerekli ve önemli olsa da dağıtılması değil, kentsel geleneğin, terimin Helenik anlamıyla, içinde yaşayanlarca anlaşılabilir ve yönetilebilir bir şehir, Aristoteles'in meşhur deyişiyle herkesin bir bakışta kavrayabileceği, insani ölçekte yeni bir polis (özyönetim esasına dayalı eski Yunan kentiÇ.N.) olarak sürdürülmesi gereklidir.

Böyle bir ekokomünite, görevlerin rotasyonu ve çeşitlenmesi yoluyla kafa ve kol emeğini, sanayi ve tarımı birleştirip şehirle kır, hatta zihinle beden arasındaki ayrılığın üstesinden gelebilecektir. Bir ekokomünite üretime uygulandığında otomatik eskimeyi, pespaye malların üst üste yığılmasını ve artan sayıda metanın dolaşımını değil, dayanıklılık ve niteliği vurgulayan esnek ve çok yönlü bir makine donanımından oluşan yeni bir teknoloji başka bir deyişle ekoteknoloji ile desteklenebilir. Burada şunu belirteyim: Teknolojiyi toptan terk edip taş devrine dönmeyi savunuyor değilim. Tam tersine, mevcut teknolojimizin hali hazırda ancak pilot uygulamalarda ya da tasarımlarda varolan küçük ölçekli, daha çok yönlü ekoteknolojiye kıyasla yeterince karmaşık olmadığını iddia ediyorum. Böyle bir ekoteknoloji güneş ve rüzgar, su akıntıları ve hareketleri, yeryüzündeki ısı değişimleri ve çevremizdeki yakıt olabilecek hidrojenin bolluğu gibi doğanın tükenmez enerji kaynaklarını kullanarak, ekokomünitelere kirletmeyen malzeme ve kolaylıkla yeniden kazanılabilen atıklar sağlayacaktır. Dahası merkeziyetçiliğin ortadan kaldırılması sayesinde devasa şehirlerimizin yarattığı yoğunlaşmış katı atık sorunları, yakmak veya denizlerimize doldurmaktan başka bir şey yapamadığımız atıklar ortadan kalkacaktır.
insani boyutlarda ölçeklenmiş ekokomünite ve ekoteknolojilerin, insanlara, toplumun işlerinin eski Helen toplumlarında olduğu gibi bürokrasilerin ve profesyonel politikacıların dolayımına başvurmadan idare etme imkanı verebilecek serbest zaman sağlayarak yüz yüze ilişkiler ve doğrudan demokrasi alanında yepyeni bir çağ açacağını umuyorum. Hiyerarşik toplumun çağlar önce başlattığı ayrım artık aşılabilir. Cinsiyet ve yaş grupları, kır ve şehir, yönetim ve komünite, zihin ve beden arasındaki antagonistik bölünme daha insani ve' ekolojik bir sentez içerisinde birleştirilerek uyuma kavuşturulabilir. Bu aşma, insanlık ve doğal alem arasında yeni bir ilişki doğurarak, bizzat toplumun da çokluk içinde birlik, kendiliğindenlik ve hiyerarşik olmayan ilişkiler temelinde1 kurulu bir ekosistem olduğunun anlaşılmasını sağlayacaktır. Bir kez daha kendi zihinlerimizde doğal alemin yeniden tinselleştirilmesi için uğraşacağız arkaik devrin mitoslarına geri dönerek değil elbette, ama insan bilincinde özbilinç ve özeylem yetisi elde etmiş, hayatın karmaşıklığını ve çeşitliliğini geliştirmeyi amaç edinmiş, baskıcı olmayan bir akılcılıkla bilgilenmiş bir doğal dünya görerek. Bu, Prometheusçuluk?tan arınmış yönelişten yeni bir duyarlılık doğacaktır, Manc'ın sözleriyle doğanın insanileşmesi ve insanlığın doğallaşmasını sağlayacak bir duyarlılık.

Çevreciliğin karşısına ekolojiyi çıkarırken, nükleer santrallerin ve otoyolların yapımına karşı çıkmayı bırakıp, ekolojik milenyumun gelmesini bekleyerek boş boş oturalım demiyorum. Tam tersine toplumu olabildiğince daha az kirletilmiş ve daha az hasar görmüş bir çevrede yeniden kurabilmek için elimizde olanı korumaya çalışmalı, üzerinde durduğumuz temele sımsıkı sarılmalıyız. Ama hüküm süren toplumun perspektiflerinin barbarlığına eş bir anlamsızlıkta alternatifler öne sürmemek için ekotopya ve ekolojik tükeniş alternatifleri arasındaki kesin ayrımı göz önünde tutmalı ve tutarlı bir teori geliştirmeliyiz. Söz gelimi, katı bir maddi yokluk ve yoksulluk ile yüz yüze olan Üçüncü Dünya'ya sanayileşmemesini söyleyemeyiz. Ama toplumsal sorunun köklerine uzanan tutarlı bir teoriyle gelişmekte olan ülkelere kendi toplumlarımız için gerekli gördüğümüz teknoloji ve komünite modellerini önerebiliriz. Tutarlı bir teorik çerçeve olmaksızın, kamunun dar günlük çıkarları söz konusu olmadıkça haklı olarak dikkate almadığı bıktırıcı gevezeliklerden, bölük pörçük mücadelelerden ve boş umutlardan başka önerecek bir şeyimiz olmaz.

Bu konuları bıkıp usanmadan tartışmak mümkün. Oldukça acımasız ama yerinde bir gözlemle sözlerimi bitireyim. Önümüzde uzanan bu kendine mahsus özgürlük ironik ya da diyalektik biçimde elimizin altındaki seçimlerin son derece sınırlı olmasından kaynaklanıyor. Yüzyıl önce Marx sosyalizmin alternatifinin barbarlık olduğunu söyleyebiliyordu. Alternatifler ne kadar kesin de olsa toplum sonuçta her ikisinden de uzak durabildi, Bugünse durum çok daha ciddi. Çağımızın ekolojik krizi, toplumun alternatiflerini gelecek seçimlere ilişkin belirleyici bir düzeye yükseltti. Ya ekolojik ilkeler üzerine kurulu bir ekotopya yaratacağız ya da tür olarak yeryüzünden silinip gideceğiz. Benim görüşümce bu bir felaket tellallığı değil, gün be gün mevcut toplumun yasalarıyla doğrulanan bilimsel bir hükümdür.

Mart 1974
Ekolojik Topluma Doğru adlı kitaptan alınmıştır.






chimera isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Alıntı ile Cevapla
Alt 09.08.09, 23:12   #4
Düşünür
 Nejdet Evren - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Aug 2008
Nereden:
Mesajlar: 3.524
Standart Ynt: Murray Bookchin

bundan yaklaşık 35 yıl önce dile getirilen tesbitler karşısında gelinen noktaya baktığımızda, türlerin korunması ve doğal dengenin kendisini yeniden üretebilmesi için duyduğu enerji gereksinimlerinin insan türünün belki de çok küçük bir azınlığı yararına ve hızla bozulduğunu görmekteyiz. bu çözülme/çöküş bire-bir etkilerini göstermediğinden yıpranma karşısındaki duyarsızlık varlığını korumayı sürdürmektedir. çözümlerin üretilebilmesi için sormak/sorgulamak şeklindeki bireysel ve köreltilmiş/baskılanmış ediminin canlandırılması gerektiğini düşünmekteyim.



_______________________
kadınlarını erkeğe muhtaç bir şekilde yaşamaya zorlayan bir toplum, kökten acizdir.
Nejdet Evren isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Alıntı ile Cevapla
Cevapla


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık


Tüm Zamanlar GMT +4 Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 05:30.

Forum Yasal Uyarı
Powered by vBulletin® Version 3.8.8
Copyright ©2000 - 2015, Jelsoft Enterprises Ltd.

Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.3.2
Webcrawler by Felsefe.Net
Felsefe.Net Her Hakkı Saklıdır

Sitemiz Bir Paylasim Forum sitesidir Bu nedenle yazı, resim ve diğer materyaller sitemize kayıtlı üyelerimiz tarafından kontrol edilmeksizin eklenebilmektedir. Bu nedenden ötürü doğabilecek yasal sorumluluklar yazan kullanıcılara aittir. Sitemiz hak sahiplerinin şikayetleri doğrultusunda yazı ve materyalleri 48 Saat içerisinde sitemizden kaldırmaktadır.
Bildirimlerinizi info Adresine yollayabilir veya Buradaki Formu Doldurarak bize iletebilirsiniz