Sayfa 2/2 İlkİlk 12
15 sonuçtan 11 ile 15 arası

Konu: Güneş Hüzünlü Batar (Deneme)

  1. #11

    Üyelik tarihi
    21 Şubat 2010
    Yaş
    53
    Mesajlar
    304

    Standart

    Diyordu ki manşette:

    “Telekom halkındır, satılamaz!”

    diyordu da
    batıyordu ünlem işareti

    yakarken değdiği yeri
    düşüncelerim uzuyordu
    bırakmadan köklerini

    Kurtuluş Savaşı boyunca bir destan gibi anlatılıyordu, haberleşmeyi sağlayanlar, telgrafçılar, telgrafhaneler, elden ele ulaştırılan şifreli bilgiler, sıkıntılı bir dönemdi haberleşme, düşman işgali altında bir ülkede, her ele geçen bilgi, birçok yiğitçe mücadele eden vatan evladının yok olmasına neden oluyordu. Bu nedenle savaş sonrası ilk oluşumların başında geliyordu. Haberleşmenin temellerini oluşturma. Bilginin gizemi bu sistemin milli olmasını gerektiriyordu. Devletin güvencesi olmazsa olamazlardandı.

    sızlatıyordu
    ünlem işareti
    bir hançer gibi

    sızlatıyordu
    yüreğimi

    Haberleşmenin Kurtuluş Savaşı süresince takip ettiği seyiri
    Doç. Dr. B. Işık ÖZKAYA satırlara dökerken bir kez daha
    vurguluyordu, iletişimin önemini ve mahremiyetini. .


    Kuvayı Milliyeci Telgrafçılar. ..

    Kurtuluş Savaşı'nın kazanılmasında, dönemin en ileri haberleşme aracı olan telgrafla yürütülen çok çetin bir kavganın rolü yadsınamaz. .

    Fatsalı Halim Efendi , Telgrafçı Hamdi Bey gibi çok sayıda isimsiz telgrafçı, İstanbul'daki İngiliz haberalma kaynaklarının akıl almaz baskı ve kuşatmasını kırarak Anadolu'ya gizli bilgileri sızdırmıştır. .

    Mustafa Kemal , savaşın seyrini, haberleşmenin başında bulunarak, bilgi akışını izleyerek kontrol altına almış, dönemin en hızlı iletişim olanağını kullanarak zamanın en çağdaş teknolojisinden yararlanmıştır. .

    Atatürk, Kurtuluş Savaşı'nın örgütlenmesini, vali ve ordu komutanlarıyla yaptığı eşgüdümü telgrafla gerçekleştirmiş, Saray'a karşı geliştirdiği stratejiyi kendisine bağlı telgrafçılarla yürütmüştür. Posta-Telgraf idaresinin İngilizlerin elinde olmasına karşın, en olumsuz koşulların aşılmasını isimsiz kahraman telgrafçılarla başarmıştır. .

    Telgraf hatlarının tahrip edildiği, telgrafhanelerin basılıp dağıtıldığı bir ortamda yurtsever telgrafçılar, Mustafa Kemal'in hizmetinde yer almış; O'na bilgi aktarabilmek, iletilerini yerine ulaştırabilmek uğruna canlarını hiçe sayarak çalışmışlardır. .

    Osmanlı Harbiye Bakanı Süleyman Şefik Paşa'nın, kolorduların kendi aralarında şifreli telgraf gönder-emeyeceklerine ilişkin yasağına, Kâzım Karabekir Paşa , ''Seferber düşmana karşı askeri sırları açıklamanın kanunlara göre cezası idamken, siz askeri sırların açıklanması emrini veriyorsunuz. Bilcümle kumanda makamlarının da hudutlara varıncaya kadar şifre muhaberatının men edilmesi, ancak Ermenistan'ın ve mevcudiyetimize düşman olanların menfaatına kayde-dilebilir'' şeklinde karşı çıkmıştır. .

    Yine Ali Fuat Paşa, Şefik Paşa 'yı telgraf başına çağırtarak kendisine ihtarda bulunmuş ve şifre yasağının 24 saat içinde kaldırılmasını, aksi takdirde bütün postaneleri askeri işgal altına alarak şifre ile haberleşmeye devam edileceğini bildirmiş ve bu uyarıya bütün kolordular destek vermişlerdir. Düşman yandaşlığının ezici baskı ve teslimiyet ortamında az sayıda telgrafçı, savaşın iletişim kanallarının açık kalması için mücadele etmiş, kesilen telleri onarmış, direkleri yenilemiş, postaneleri İngiliz işgaline, kontrolüne karşı canıyla korumuş, Atatürk'ün ''telgraf savaşı''na cepheden katılmıştır.

    Ali Kemal'in şahsında mandacılığı savunan İstanbul basını ve uzantıları, bütün kinlerini Mustafa Kemal'e karşı yöneltmişler, her türlü ihaneti haber olarak aktarmışlar, emperyalizmin iliştirilmiş (embedded) gazete-cilik örneğini vermişlerdir. .

    Mandacı Rauf Ahmet'in gazetesi İstiklâl, gençliğin yayımladığı ''bağımsızlık'' yanlısı bildirilere karşı çıkmış, onları ''sükûnete'' davet etmiştir. Üniversite gençliğinin, ''Her türlü manda şeklini reddeder ve buna uymayacak barış antlaşması maddelerine boyun eğmeyeceğimizi ilan ederiz'' şeklinde yayımladıkları bildirileri, heyecanla verilmiş kararlar olarak nitelemişti. .

    İçişleri Bakanı Ali Kemal, aynı zamanda Harbiye Bakanı gibi davranıp Mustafa Kemal'i azletmiş ve durumu tüm vilayetlere bildirmiştir. Sabah gazetesi de desteğini gecikmeden açıklamış; Ali Kemal'in emirlerine uymanın bir ''vatan borcu'' olduğunu, Mustafa Kemal ve arkadaşlarının, düşmanın oyununa geldiğini yazabilmiştir. .


    Karartılmış ve her türlü psikolojik savaşın yürütüldüğü bir ortamda bir grup yurtsever telgrafçı, Atatürk'ün haber alma kanallarının açık kalması için savaş vermiştir. İşte bunun içindir ki, Kurtuluş Savaşı bir anlamda ''telgraf savaşı'' olarak da kabul edilebilir. Atatürk, bütün yapmak istediklerini, yaptıklarını, talimatlarını, savaş şifrelerini telgrafla yürütmüş; her an ve her koşulda ona başvurmuş; tarihin sayfalarını, yarı beline kadar eğilmiş, yorgun ve ahşap direkler arasında sarkıp duran tellere aktaran telgrafçılara emanet etmiştir.

    Bugün, ülkemizin kamusal alanlarıyla birlikte, haber kanalları da ''küreselleşme'' savlarıyla yabancıların eline geçiyor. Kurtuluş Savaşı'nda mütareke basını, düşmanın haber alma kaynağı gibi çalışmış, ihbarcılık yaparak milli mücadeleye katılanların düşman eline düşmesine neden olmuş ve vatana ihaneti kendilerine yakıştırabilmişlerdir.

    Lozan görüşmelerinde, iletişimin yeterli olmaması nedeniyle sıkıntı yaşanmıştır. Ankara'dan Lozan'a bilgi ve talimatlar şifreli telgraflarla, önce ''Köstence'' telgraf merkezine, oradan da Lozan heyetine gönderildiği için, İngilizler tarafından şifreler ele geçirilip çözülmüş ve bu durum onların üstünlük sağlamalarına yol açmıştır.

    Heyetin yapacağı konuşmalardan haberdar olmuşlar ve önce Kerkük petrollerini ele geçirmişler, daha sonra Musul sorununu erteleyerek siyasal üstünlük sağlamışlardır. Lozan görüşmeleri esnasında sağladıkları haber alma üstünlüğüyle ve Doğu'da, Kürt ayaklanmaları çıkartarak Musul ve Kerkük'ün savunulmasını güçleştirmişlerdir.

    İşte bütün bu olumsuzluklar dikkate alınarak, PTT'nin ulusal olmasına daima özen gösterilmiş, İngilizlerin elinde olan Posta-Telgraf İdaresi'ne karşılık Ankara'da, TBMM Hükümeti Posta Müdürlüğü kurulmuştur (1920). .

    Sonuç:

    Bugün çok sayıda ülke, haberleşme başta olmak üzere özelleştirmeleri terk etmektedir. Brezilya, Arjantin, Venezüella kamu kaynaklarını yeniden halkın hizmetine iade ediyor. ABD, AB ve İngiltere, haberleşme kanallarının yarıdan fazla hissesini kamuda bırakmaktadır. Ülkeler, haber kanallarını yabancılara devretmemektedir. Bağımsız El Cezire televizyonu olmasa, ABD'nin Irak'taki katliamları öğrenilemeyecek… .

    Ülkemizde, ''TELEKOM'' satılarak iletişim kanallarımızın dünya çapındaki gücü yabancıların eline geçmiş oldu. Oysa yakın tarihimiz bize, emperyalizme karşı yapılan savaşların, iletişim ve haber alma savaşını da tetiklediğini göstermektedir. Haber kanallarımızı kamu yararı, ülke güvenliği ve stratejik önem açısından ele almak ve özelleştirmekten vazgeçmek zorundayız.
    ( Doç. Dr. B. Işık ÖZKAYA) Kaynakçaları:1- Nutuk.2- Şu Çılgın Türkler, Turgut Özakman.3- MİT, Tuncay Özkan.4- Meydan Larousse, cilt 10. 5- İstiklal Harbi Gazetesi (15.05.1919-11.10.1919 arası)

    Bu nedenlerle diyordu ki,
    Kurtuluş savaşının önderi:

    Devlet
    Türkiye cumhuriyeti
    Devleti olacaktı

    Siyasette Bağımsızlık
    Ekonomide Bağımsızlık
    Ülkede Bağımsızlık
    Devletin güvencesinde olacak
    Hiçbir himaye ve manda kabul edilmeyecek

    Güçlünün değil
    Halkın Devleti olacak
    Halkçılık
    Devletçilik ve laiklik temel ilkelerdi

    Diyordu ki bu nedenle;

    “ Bizim takip ettiğimiz yol görüldüğü gibi liberalizmden başka bir yoldur” M.Kemal Atatürk

    batarken gün
    sessizleşirken sokaklar
    örtse de ne kadar
    taşıyorsan bilincinde izi

    görürsün
    tüm çıplaklığı ile
    yüreğine saplanan
    bir hançer gibi acır bilincin
    karabasan olur gerçekler
    falezlerin tepesinde geçer
    uykusuz geceler

    Biribir kurulan işletmelerin o yokluk dönemlerinin karan-lığını, nasıl aydınlığa çıkardığını, üretmekten yoksun bir imparatorluğun nasıl yok olduğunu.

    çıplaktır tüm gerçekler

    görmek istedikçe
    çalıştırmak gerekir
    beş duyu organı ile bilinci

    her konan taş aydınlığa gidişte
    sökülürken yerinden birer birer
    çığırtkanlaşıyorsa eğer
    karanlığın içindekiler
    canımız acıyacaktır

    Acıyacaktır…

    “Bütün bu şerâitten daha elîm ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hıyanet içinde bulunabilirler. Hattâ bu iktidar sahipleri, şahsî menfaatlerini, müstevlîlerin siyasi emelleriyle tevhid edebilirler. Millet, fakr ü zaruret içinde harap ve bîtap düşmüş olabilir.”M.K.Atatürk

    ses değişimi
    oluşturmasa da
    yeni kimlikleri

    tanırsın bedbahtları

    tanırsın da tanımak yetmez

    “İstiklâl ve Cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler. Cebren ve hile ile aziz vatanın bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir.” M.K.Atatürk

    limanlarımız tersanelerimiz
    her türlü iletişimimiz

    verilirken yabancılara
    işgal edilirken ekonomimiz

    yetmez
    sessiz sokaklarda
    haykırış

    koptukça
    üretkenliğin
    kaynağından değişimler
    düşerken sütunlara

    içim kanar

    içim kanar
    akşam sessiz
    çöker ışığın üzerine

    adına ne derler bilinmez
    her dönem
    kendi içinde saklar
    köleliğin adını

    geçişleri vardır ülkemin
    destanları
    kanla sulanmış
    toprakları
    Bedeli ödenmeden; savaş sonrası esaret karşılığı, tek mermiye bile ihtiyaç duyulurken,

    Fransızların cephane teklifinin kabul edilmeyişi.

    Cumhuriyetin temel taşları oluşturulurken

    Hiçbir kredi ve hibenin, kara bir leke gibi düşecekse geleceğe, kabul edilmeyişi gibi.

    Geçişleri vardır ülkemin, renkten renge boyanışı.

    değişir
    üretkenliğin tembelliğinde
    değişimin rotası

    uluorta saçılır karanlık
    neonlarda değişim
    neonlarda kalmaz

    içimi kapladığında
    yaşanmışlıklar
    bir buruk hüzün sarar

    kaybedilenler gelir
    aklıma

    bu vakitlerde
    adımlara bırakırım
    kendimi

    Marşal yardımı ve borçlanmalarla ilgili neler söyleniyordu eskinin savunucuları tarafından bile:

    “Avusturya Başbakanı, “İşte Osmanlı şimdi bitti” derken, Osmanlı’ya büyük bir darbe vurulduğunu daha işin başında söylemekten kendini alamamıştı. Aradan 20 yıl geçtikten sonra 1858’de anlaşmanın tesirlerini anlatan İngiliz Edward Michelson ise, “Yabancı ülkelerde büyük ünü olan Türk sanayinin birçok kolları şimdi tamamen yok olmuştur. Bunlar arasında pamuk sanayi başta gelir ki, bunlar tamamıyla İngiliz sanayi tarafından sağlanmaktadır. Şam’ın çelik bıçakları, Kıbrıs’ın şekeri, İznik’in çinisi hep yok olmuştur. Bütün bu sanayi kollarının Türk topraklarında artık izi bile kalmamıştır.” derken Türk sanayinin içine düştüğü acı durumu dile getirmiştir. Bu anlaşmalar, devlet hazinesini önemli masrafları karşılayamaz hale getirdi ve Avrupa’dan borç alma yolu açıldı. Böylece dışa bağımlılık devri başlamış oldu…

    “…Abdülmecid Han: “Borçlanmadan vazgeçilmezse saltanattan vazgeçerim”

    Maliye ve Hariciye Nazırları, Sultan’ı borçlanmaya ikna etmeye çalıştılar. Sultan, “Ben bu devleti selefimden nasıl buldum ise halefime de öyle vereceğim. Eğer bu borç-lanmadan vazgeçilmezse saltanattan vazgeçerim” diyerek borçlanmayı önledi.”08.06.2005 Milli Gazete

    Abdülmecid Han borçlanmayı engelleyebilmiş mi, yoksa saltanattan mı vazgeçmiş, bu tarih önünde duruyor, durmasına da, ya göz önünde duran diğerleri?
    Bilgi gömü gibidir,bulup çıkarmak için onu, emek ister....

  2. #12

    Üyelik tarihi
    21 Şubat 2010
    Yaş
    53
    Mesajlar
    304

    Standart

    Kurtuluş Savaşı boyunca Osmanlının içine düştüğü borç batağının Osmanlıyı köleliğe ve yok olmaya götürüşünün ışığı, uzak tutuyordu, yeni Türkiye Cumhuriyetini el kapılarından, biliyordu ki kurtuluşun önderi, İktisadi bağımsızlık olmadan Tam Bağımsızlık olamaz. Ne yazık ki yol arkadaşları öyle düşünmüyordu, 1938 sonrası Balta Limanı anlaşmasından Serv Anlaşmasına giden yolların taşları yenilenmeye başlıyordu. Suda balık misali balık hafızası ile zokalara takılını yordu.

    İkinci paylaşım savaşında izlenen denge politikası, hızla sağlam toprakları ayağın altından kaydıracak, planlı izlenen ekonomik yapılanmalar, güdümlü ekonomini içine atacaktı, ABD ile 23 Şubat 1945 Borç Alma ve Kiralama anlaşması 27 Şubat 1946 Kredi Anlaşması 7 Mayıs 1946 Borçların Tasfiyesi 6 aralık 1946 Kahire ek anlaşması 12 temmuz 1947 ve 27 aralık 1949 Askeri Yardım Anlaşmaları ve son olarak Ülkenin belkemiği Petrol tekeline yönelik Max Bell in hazırladığı 1959 anlaşması ekonomik bağımsızlığa gidiş yolunun yok edilmesinde atılan önemli tuzaklardı…

    Bu yasanın en belirgin teslimiyetciliği; 136 madde deki yabancıların izni olmadan bu yasanın değişme-eceği maddesi idi.

    23 Haziran 1954 yılında, Türkiye ile Amerika Birleşik devletleri arasında Vergi Muafiyetleri Anlaşması imzalandı. Yalnızca Amerikalıların yararlandığı bu anlaşma, Türkiye’deki ABD varlığını adeta devlet içinde devlet haline getiriyor ve ABD şirketlerine vergisiz, gümrüksüz, denetimsiz ve yargı organlarından uzak, yasa üstü bir statü tanıyordu.

    Türkiye hızla yeniden Osmanlılaştırılıyordu, bir yandan siyasi ve ekonomik anlaşmalarla esaretin içerisine itilirken diğer yandan ulusal bilincin oluşturulmasında atılan adımlarda yapılan rutuj hareketleri ile yeniden ümmet toplumunun önü açılmaya başlanıyor ve ulus kavramı yerini ırksal kökenli bir kimliğe bırakıyordu…

    Ortaya atılan Kominizm tehlikesi ile de Ulusal Bağımsızlık mücadelesi veren hareketlerin yok edilme işlemleri bir sisle kapatılıyordu…

    Bu sürecin sonucu; kaçınılmaz olarak özelleştirmeleri getirecekti, elbetteki.

    maddeyi
    tanımamak
    ufkun
    derinliklerinden
    doğacak güneşi
    görememek
    ürünüdür
    bilgi eksikliğinin
    sahibi olmadan bilginin
    fikir üretmek
    nasıl yanılgılara
    sürüklerse kişiyi
    esarete sürüklediği gibi
    toplumu da
    kâr etmez bilgelik

    Osmanlı örneği dururken göz önünde cehaleti sergi-lemektir, bu gidiş, her yönü ile.

    atatürkçü olmak
    ayrı bir konu
    olunabiliniyorsa eğer
    devrimlerini
    kenara koyarak
    yol haritasını
    yırtarak
    şartları zorlayacak
    bilgi birikiminden
    yoksun olarak
    liderliklere soyunup

    teslim etmek ülkeyi
    bu olmasa gerek

    bu olmasa gerek

    Atatürk’ün kurduğu parti diyerek, yola çıkıp liberal ekonominin bekçiliğini yapmak, AB nin insan haklarını ve medeniyetini yakalamak için boyunduruğuna kafa uzatmak, yol haritasında olmasa gerek…

    Kim atabilirdi Atatürkçü olduğunu söylerken ikinci paylaşım savaşında Almanlara silah sanayinde kullanacağı kromu veren anlaşmanın altına imzayı…

    Kim atabilirdi Amerikanın savaş artığı malzemeleri alırken Tam Bağımsızlık hedefinin rafa kaldırma anlaş-masına imzayı…

    Kim atabilirdi Atatürkçü olurken AB nin Gümrük Birliği adı altında teslimiyet anlaşmasının altına imzayı?

    Kim Atatürkçü olurken esarete karşı başkaldıran gençliğin yok edilişine karşı toplumu uyuturdu…

    atatürkçüyüz diyerek
    atıldıysa imzalar
    atatürkçüyüz diyerek de
    yok ediliyor
    tüm üretici güçler

    bir hastalıktır
    gırtlağı tıkayan
    haykırır gibi görünmek
    ya da bir başka deyiş ile
    parçası olarak ortaoyunun,
    oyunculuktan
    öte olduğunu düşlemek

    kırılgan sözler
    şarapnel etkisinde,
    vurur gibi dalgaların
    kayaya
    erişememesi gibi
    enerjisinin

    yorgun düşlere
    uyku ekerler
    söylevlerde.
    ne gariptir
    ne garip

    ezilmişliğin
    anlamını düşünürken,
    kaybederken birçok şeyi
    kurulurken
    darağaçları

    haklı olsam bile;
    garip görünse de
    o kadar basit değil
    bulmak yanıtını

    ne kadar bilsem de
    örter kuşkular
    karmakarışık
    kısaca duygularım

    yol uzun
    engebeli ve sarp
    garip duyguların adı
    yolda yalnızlık

    dalga dalga düşüncelerim

    falezlerin eteklerin de
    deniz hırçın
    savurur dalgalarını
    derinliklerinden

    ıslatır kayaları

    Tüm bu özelleştirilen kuruluşların temelini atan Önder , bugünleri görürcesine anlatıyordu;

    “Oysa bu güç ve kuvvet Türkiye’de ve Türkiye halkında olan gelişme cevherine, zehirli ve yakıcı bir sıvı katmıştır.

    Bunun etkisi altında kalarak, milletin, en çok da yöneticilerin zihinleri tamamen bozulmuştur.

    Artık durumu düzeltmek, hayat bulmak, insan olmak için, mutlaka Avrupa’dan nasihat almak bütün işleri Avrupa’nın emellerine uygun yürütmek, bütün dersleri Avrupa’dan almak gibi birtakım zihniyetler ortaya çıktı.

    Oysa hangi istiklal vardır ki yabancıların nasihat-leriyle, yabancıların planlarıyla yükselebilir?

    Tarih böyle bir olay kaydetmemiştir; tarihte böyle bir olay yaratmaya kalkışanlar, zehirli sonuçlarla karşılaşmışlardır.

    İşte Türkiye de, bu yanlış zihniyetle sakat olan bazı yöneticiler yüzünden, her saat, her gün, her yüzyıl biraz daha çok gerilemiş, daha çok düşmüştür.

    Vasilik ve himaye altına giren bir devlet bağımsızlığını yitirir.

    Egemenlik hakkı teslim olunamaz, ayrılık kabul edilemez. Bağımsızlık bir bütündür.

    Ya vardır, ya yoktur, yok ise devletin kimliği ortadan kalkmış demektir.
    Bilgi gömü gibidir,bulup çıkarmak için onu, emek ister....

  3. #13

    Üyelik tarihi
    21 Şubat 2010
    Yaş
    53
    Mesajlar
    304

    Standart

    Mandacılar diyorlar ki, bizi bağımsız bırakmayacaklar. Onlar ne düşünürlerse düşünsünler ortada bir gerçek var. Her ulus bir devlet halini alıyor ve bir Türk ulusu vardır. Bizi bağımsız bırakmazlar düşüncesi maneviyat bitkinliğinden doğan bir iman eksikliğidir. Bir an için kabul ve teslim edelim ki, bizi devlet olarak yaşatmayacaklar, o halde bunu biz mi isteyelim?

    Ahmaklar, memleketi Amerikan mandasına, İngiliz koruyuculuğuna bırakmakla kurtulacak sanıyorlar. Kendi rahatlarını sağlamak için bütün bir vatanı ve tarih boyunca devam edip gelen Türk bağımsızlığını feda ediyorlar.

    Oh ne ala! Mücadele yerine mandayı kabul edeceğiz ve rahata kavuşacağız!

    Bu ne gaflet, bu ne körlük, bu ne budalalık. İstanbul’un yüce kişileri de bu fikirde. İçlerinden biri çıkıp da ya istiklal ya ölüm diyemiyor.

    Batıya yaklaştığımızı zannettiğimizde asıl mayamız olan Doğu maneviyatından soyutlanıyoruz.

    Kurtuluş için, bağımsızlık için eninde sonunda düşmanla, bütün varlığımızla vuruşarak onu yenmekten başka karar ve çare yoktur ve olamaz. Ordu ile, savaş ile, inat ile bu işin içinden çıkılamaz biçimindeki kaynağı dışarıda bulunan öğütlere uymakla bir vatan, bir ulus bağımsızlığı kurtarılamaz. Emperyalistlerin pençesine düşen bir kuş gibi yavaş, sefil bir ölüme mahkum olmaktansa babalarımızın oğlu sıfatıyla vuruşa vuruşa ölmeyi tercih ederiz.Bunun tersini düşünerek hareket edeceklerin, acılı sonuçlarla karşılaşacakları kuşkusuz-dur.

    İşte böyle yanlış görüşlü, yanlış anlayışlı kişiler yüzünden Türkler her yüzyıl biraz daha gerilemiş, biraz daha çökmüştür.

    Bu düşüş, bu alçalış, yalnız maddi şeylerde olsaydı, hiçbir önemi yoktu.

    Ne yazık ki, Türkiye ve Türk halkı, ahlak bakımından da düşüyor. Durum incelenirse görülür ki Türkiye Doğu maneviyatı ile sona eren bir yol üzerinde bulunuyordu. Doğuyla Batının birleştiği yerde bulunduğumuz, Batıya yaklaştığımızı zannettiğimiz taktirde asıl mayamız olan Doğu maneviyatından tamamıyla soyutlanıyoruz. Hiç şüphesizdir ki, bu büyük memleketi, bu milleti çöküntü ve yok olma çıkmazına itmekten başka bir sonuç beklenemez bundan.

    Bu düşüşün çıkış noktası korkuyla, aczle başlamıştır. Türkiye’nin, Türk halkının nasılsa başına geçmiş olan bir takım insanlar, galip düşmanlar karşısında, susmaya mahkummuş gibi, Türkiye’yi atıl ve çekingen bir halde tutuyorlardı. Memleketin ve milletin çıkarlarının gerektirdiğini yapmakta korkak ve müte-reddit idiler. “

    vuruyordu kelimeler
    her biri
    diğerinden keskin

    lime lime bilinç
    suskunluklar sürecin de
    korkunun esareti
    yok edeceğini umarak
    kapatırlarken kulaklarını

    bir bir düşürüyorlardı
    tam bağımsızlık için konan
    surların taşlarını

    aydını vekili

    “Türkiye’de fikir adamları, adeta kendi kendilerine hakaret ediyorlardı. Diyorlardı ki, “biz adam değiliz ve olamayız. Kendi kendimize adam olmamıza ihtimal yoktur”. Bizim canımızı, tarihimizi, varlığımız, bize düşman olan, düşman olduğundan hiç şüphe edilmeyen Avrupalılara, kayıtsız şartsız bırakmak istiyorlardı. Onlar bizi idare etsin diyorlardı.

    Türkiye’yi böyle yanlış yollarda boğulma ve yok olma uçurumuna sürükleyenlerin elinden kurtulmak gerekir. Bunun için bulunmuş bir gerçek vardır, ona uyacağız.

    O gerçek şudur: Türkiye’nin düşünen kafalarını büs-bütün yeni bir inançla donatmak...

    Bütün ulusa sağlam bir maneviyat kazandırmak.” (Sömürgecilik ve emperyalizm yeryüzünden yok olacak. Atatürk)

    söylevleri
    koyarak bir yana,

    gömülmek
    yalızlığın içine
    değiştirirken yaşam
    her dönemde
    kendi manifestosunu
    yazdırsa da
    yazdırmasına

    okuyan kim
    kuruluşun da
    önderliği yapanın
    tek tek çıkarken söyledikleri
    kafasını kuma gömen
    deve kuşunun bilgeliği
    çare değildir

    çare değildir bağırmak,
    tek tek ayak izlerine basmak

    bir bir giderken
    mevziler
    ardından söylenen
    kahramanlık türküleri
    ya da ağıtları
    çözümlerde
    üretmek çözümsüzlükleri

    yani
    bir başka deyiş ile

    okuyor görünmek
    alışkanlık

    gazetelerde
    kitaplarda
    patlamış gözbebeklerinde
    insanların
    cehaleti görmek
    acı

    birlikte söylemek türküleri
    birlikte üretirken
    birlikte tüketmek
    hakça kardeşçe
    örgütlemek emeği
    çıkmak yalnızlığın çemberinden
    ya da çemberine almak
    yalnızları

    bir ağacın kökleri gibi
    uzatabilmek için
    sürgünleri gökyüzüne

    hani tek başıma olsam
    duygulardan arıtsam kendimi

    içine doldursam
    sistemin
    tüm empoze edilmiş
    etiklerini

    yine de
    dik duracağımı biliyorum
    konu dik durmaktan öte

    yaşarken;
    yaşadım diyebilmek
    yaşatmanın erdemini
    üstlenmeden
    yaşamın
    içerisinde
    yaprak gibi
    hafif

    ve gerekli olduğumu
    bildiğim kadar
    gereksinimlerini
    bilmek
    yetmiyor
    yetmiyor
    dalın kırıklığı
    ya da kuruluğu

    kökün çürümüşlüğü
    gelip buluyor

    önemsememek
    bir karıncayı
    ya da yaban arısını
    yerdeki su birikintisini
    ya da tozu

    yetmiyor tek başına olmak
    Aydınlarımızla başlayan liberalleşme istekleri, Batının medeniyeti değil de, batılılaşma isteği, sanayileşmeyi oluşturmadan kapitalistleşme arzusu Osmanlıyı getirdiği uçurumun kenarı gibi hızla bizleri de getirmekte…

    Dur demek için öncelikle nedenleri çok iyi kavramak gerekiyor, bizi sömürgeleştiren kuruluşların satılması değil, satılmasına neden olan anlayıştır, bir yandan Avrupa birliğine evet, İMF yardımlarına evet denirken, devlet üretimde olmamalı derken diğer yandan bağırmak bunlara anlamsızlaşıyor, anlamsızlaşmasına da, canı yanan bağırıyor sadece.

    kavramlar
    karışmış birbirine
    çığırtkanlık
    insanı yüceltmese de
    dikkatleri
    çekiyor üzerine
    çıkmak için yükseklere
    kullanılan
    kulak kültürü ise
    yol çetrefilli
    ve uzun

    dalgalar vuruyor
    falezlere

    dalgalar vuruyor
    falezlere
    ıslanıyor kayalar
    ıslanıyor bir şeyler
    bilincimden öte artıkları

    yıkayamıyor
    su tanecikleri
    falezler ıslak
    düşen
    denizin göz yaşları
    Bilgi gömü gibidir,bulup çıkarmak için onu, emek ister....

  4. #14

    Üyelik tarihi
    21 Şubat 2010
    Yaş
    53
    Mesajlar
    304

    Standart

    “…Demokratik kitle örgütleri ve sorumlu bireyler olarak, büyük medya çevrelerinin duyarsızlığına ve toplumun yanıltılmasına karşı, tarihsel bir görev olarak, ülkemizin sömürgeleştirilme girişimlerinin en önemli safhalarından biri olan T. Telekom'un satış sürecinin hemen durdurulmasını talep ediyoruz,”(Basın Açıklaması)
    Haber-Sen
    Elektrik Mühendisleri Odası
    Makina Mühendisleri Odası


    talepler gelse de birbiri ardı sıra
    yapıla bilirliklerden uzak kaldıkça
    girer kara basanlar uykulardan içeri

    girerde girdiğinde sen
    manşetten içeri
    daldığında içine derinliğin
    çöker hüzün

    yersin vurgunu hançer misali
    keser kınını çeliğin soğukluğu
    vurur yüreğine

    "Geçmişte, Tanzimat devrinden sonra yabancı serma-ye ayrıcalıklı bir duruma sahipti. Devlet ve hükûmet, yabancı sermayenin jandarmalığından başka bir şey yapmamıştır. Her yeni ulus gibi Türkiye de buna izin vermez. Burasını esir ülkesi yaptırmayız..."M.Kemal Atatürk Türkiye İktisat Kongresi, A. Gündüz Ökçün, S: 253) .


    Bugün farklı olan ne kaldı…
    Ne yapmaya soyunuyoruz, Büyük Orta Doğu Proje’sinin eş güdümlüğüne dikerken gözü…

    Geçmişe tekrar dönmedik mi, Kurtuluş savaşında dökülen onca kan, her giden değerde biraz daha bilincimizi, vicdanımızı hırpalamıyor mu ?


    Marşal Yardım Anlaşmalarının Balta Limanı anlaşma- larından farkı var mı, anlaşmaların altına imza atanların isminden farklı. Kurtuluş Savaşı bu Anlaşmaların getirdiği çıkmazlar nedeniyle gerçekleşmemiş miydi? Devletin ekonomide aldığı görevler bunların bir daha başımıza gelmemesi için değil miydi? Cumhuriyetin kurucusu söylevlerinde; Emperyalizme, Kapitalizme ve Liberalizme karşı tutumunu açık, net ifade etmemiş miydi…

    Etmişti etmesine ve ne demişti, “Bu emelden seni mahrum etmek isteyecek harici ve dahili bedbahtların olacak”

    Kim söyleyebilir olmadığını;
    Harici ve dahili bedbahtların.

    izin vermez
    izin vermesine de
    esir ülkesi olmasına

    bağlanan elleri olsa
    ayakları olsa
    dokunulmasa bilinçlere
    bir masal gibi
    kelimelerde kalır söylevler

    satırlar kaplar içini karanlığın
    düşünceler
    düşünceler kararır

    düşündükçe söylenenleri
    falezlere vurur
    dalgaları denizin

    bölünür parçacıklara
    her vuruşta
    damlacıkları denizin
    “Tam bağımsızlık demek, elbette, siyaset, maliye, iktisat, adalet, askerlik, kültür gibi her alanda tam bağımsızlık ve özgürlük demektir. Bu saydıklarımın herhangi birinde bağımsızlıktan yoksunluk, ulusun ve ülkenin gerçek anlamı ile bütün bağımsızlığından yoksunluğu demektir. Biz, bunu sağlamadan ve elde etmeden başarıya ve esenliğe erişeceğimiz kanısında değiliz...”M. Kemal Atatürk

    Kaybediyoruz birer birer kazanımları, atarken uluslar arası imzaları, ne kültür kalıyor, ne siyaset, teslim ediyoruz birer birer dev şirketlerimizi yabancıların ellerine, ne diyor bu durum için.

    Mustafa Kemal:

    “Bu saydıklarımın herhangi birinde bağımsızlıktan yoksunluk, ulusun ve ülkenin gerçek anlamı ile bütün bağımsızlığından yoksunluğu demektir.”

    Ve ekliyor
    Çok açık net ifadelerle:

    “Biz, bunu sağlamadan ve elde etmeden başarıya ve esenliğe erişeceğimiz kanısında değiliz...”Atatürk

    Ve elde etmek için kurulan PTT, Sümerbank, Etibank ve diğerleri, birer birer açık arttırmalarla satılıyorlar.

    Kurtuluş Savaşının verildiği emperyalist güçlerin serma-yelerine.

    görebilmek
    acı veriyor

    bugünden yarını
    bugünden dünü
    hangi yana baksam
    falezlerin tepesin de
    yalnızlık

    isyanlar mum misali
    dibinde karanlık

    düşmeli ateş toprağa
    tutuşmalı çalı çırpı

    yayılmalı
    yayılmalı da

    kararırken düşünceler
    benim ya da senin dışında biri
    ayağından çamuru esirgetmedikçe

    girerken kapıdan içer
    bulaştırırken dağıtarak
    kaçınmak boşuna
    Bilgi gömü gibidir,bulup çıkarmak için onu, emek ister....

  5. #15

    Üyelik tarihi
    21 Şubat 2010
    Yaş
    53
    Mesajlar
    304

    Standart

    Toplumsal yaşam içerisindeki bağımlılıklar zinciri, hiç kimseyi, bana neci yapamaz, binanın görmediğimiz bir yerinde iptal ediliyorsa kolonu, ben görmemiştim demek kurtarmıyor göçük altında kalmaktan insanı.

    alışkanlıklar ve hareketi,
    birgün mutlaka başka biçimde
    bir başka biçimde
    çıkarıyor karşıma
    bilmediğimi

    süslerken
    söylevler gerçeği
    ardında kalıyor
    her şey

    yıldıza dönüşürken
    hedefler
    yoksunlaşıyor sıcaklığı

    karanlık bir pelte gibi
    duygular üretiyor

    yıldızlara yapılırken besteler
    uykuya dalıyor
    tüm maddeci yönler

    Söylevler; söylevleri takip ediyor, talepler talepleri izliyor, yollar yürümekle aşınmaz derken bir bilen, bildikleri ile söyledikleri arasında açılıyor mesafeler, sele dönene kadar akıntıya, duyarsız kalanlar sellerin ardından, ardından atılan çığlıklar, süprüntü olmaktan kurtarmıyor, ne seni, ne de beni.

    ayakta durmak
    konu değil

    dik olmak da,

    içinden çürütür
    ağacın kurdu çınarı
    dik olmak
    çare değil

    "Tanzimat’ın açtığı serbest ticaret devri, Avrupa rekabetine karşı kendisini savunamayan ekonomimizi bir de iktisadi kapitülasyon zinciriyle bağladı. İktisat alanında bizden kuvvetli olanlar yurdumuzda bir de imtiyazlı durumda bulunuyorlardı. Rakiplerimiz, bu suretle, gelişmeye elverişli sanayimizi de mahvettiler. İktisadi ve mali gelişmemizin önüne geçtiler."(Atatürk, 1.2.1922, Söylev ve Demeçler, C: I, S: 228)

    Avrupa Birliğinin açtığı serbest ticaret devri diye başlasam şimdi sözlerime, kendini savunamayan ekonomimizin, iktisadi yeni kapitülasyonlar zincirine neden olduğunu söylesem, sanayimizin bu nedenle yok olduğunu, çalıntı mı olurdu bu sözlerim…

    Ya da ihlalden bir şeyleri mi kesilirdi hükmümün?

    Ne garip onca verinin birbiri ile bu kadar örtüştüğü bir ortamı görmediğimizi düşünmek, ne acı görüyorsak eğer bu zincirin halkasına takılmış olmayı…

    katabilmek
    söylevlerin içerisine
    üretkenliği
    insan olmak,
    filozofluktan öte
    insan olmanın
    erdemini anlamak

    üretkenliğin içinde
    yalnız olmak

    bir başka deyişlle

    bilincin aşamasını gererek
    yalnız olduğunu hissetmek,
    çoğullukta kendin olmak,
    hüzünlü tat…

    hep bir ağızdan
    türkü söylemeler
    var iken
    söyleyememek
    açtığında ağzını
    isyana dönüşmesi
    kelimelerin
    “İngiliz kumaşında, Fransız kravatında, İskoçya viskisinde, İtalyan şapkasında, Batı medeniyetini başlatıp bitiren zavallı.

    Bir gardrobun eni boyu ve yüksekliğinde dünyası çizilen entelektüel... “

    Halkı hor gören, Batı’nın üstünlüğüne körü körüne inanan.

    Atatürk’ün milli kurtuluş savaşını, Amerikan kapitaliz-mine, emperyalizmine satmakta mezat memuru...(İlhan Selçuk/ Gardrop Atatürkçülüğü)(9 Eylül 1966, YÖN)

    ne garip

    ne garip ki
    bu gün
    daha farklı değil dünden

    hükümsüz
    kılınıyor
    yarın

    hükümsüz kılınıyor
    bugünden
    NTV haberde 21.03.200

    “İSTANBUL - Cumhuriyet Gazetesi’nin imtiyaz sahibi İlhan Selçuk’un, Ergenekon soruşturması kapsamında gözaltına alınmasına okurları tepki gösterdi. Aralarında Kadıköy Belediye Başkanı Selami Öztürk ve DSP ile CHP’lilerin de bulunduğu bir grup, Şişli’de bulunan Cumhuriyet Gazetesi önüne gelerek, “Hepiniz İlhan Selçuk’uz” yazılı dövizler açıp sloganlar attı.”

    diye atıyordu başlığını
    ilhan selçuk değiliz
    hiç birimiz

    ya da bir başkası
    olmaya da çalışmamalıyız
    ne aslı
    ne imgesi

    ben ben olmalıyım
    benlerin bileşkesi biz

    ilhan selçuk
    bunu diyor
    demesine de

    demiş olanın o ya da
    olması bir başkası
    değiştirmez
    doğrunun duruşunu

    kuralı olmalı her dövüşün

    bilinmeli
    kuralsızlığında
    kural olduğu
    limanlarımız
    haberleşmemiz
    enerji kaynaklarımız
    yabancılaşırken birer birer
    sıraya alınanlar
    acıtıyor canımı

    bir haber başlığını okuyorum
    tutuşuyor yüreğim
    yakan aslında
    birlerden oluşmuş
    birikintilerimiz
    “Eğer Batı büyüyorsa işte böyle büyüyor. Para bir civa gibidir. Kendisi için uygun zemin neresiyse oraya konar. Şimdi bakıyorum bazıları zevkten dört köşe. Ne diyorlar? “Geçen yıla göre yabancı sermayede yüzde 85 azalma var”. Korkuyorlar. Sermaye ürkektir. Bana soruyorlar. Keşke bana sormasalar. Misaki Milli sınırları içinde kendilerini hapsedenler, 40'ların Türkiyesine takılıp kalmışlar. Bunlar Ankara'ya İstanbul'a sıkışıp kalmışlar. Kuyu kazamakla, engel çıkarmakla meşguller."(19 Nisan 2008 Hürriyet R.T Erdoğan)
    Yabancı sermayenin ülke içerisinde azalması, IMF’de kredi notumuzun yükselmesi, Avrupa Birliği ve Orta Doğudaki konumlanmamız…

    ne garip
    çoban nefesini
    kavala verince
    sürünün
    sese uyması

    koyun olmaktan
    uzak hislerim
    ne garip
    ne garip
    nakkaşın işçiliği
    tüccarın zihniyeti
    törpüsünde

    çimen toprağı delse
    başı çarıklarla dertte

    söylevlerden öte
    uzat hayallerini

    kucaklaşmak için
    sevgi ile
    boş kalmış
    görünse de kolların
    salacaktır sıcaklığı
    uluorta
    kıpırtıların üzerine

    örtü olacaktır
    tohuma
    korumak için
    kırağının
    donundan

    “Son yılların olayları iyice ortaya çıkıyor ki, Atatürk’ün bağımsızlık ve kurtuluş hareketini yabancılarla ortak çıkarlarla eritenlerin başında gardrop Atatürkçüleri gelmektedir. Bunların menfaatleri uğruna yapmayacakları hiçbir şey yoktur. Çünkü onlar gerçekte Atatürkçü değil, Osmanlı tenperestidirler. Atatürk’ün bükülmez iradesi altına girip hizmet görmeyi hiçbir zaman için çıkarlarına uygun bulmamışlardır. Batılılaşma sandıkları hareket, yüzde yüz kompradorların Batılılaşma anlayışlarına uygundur.

    Milliyetçiliği milliyetsizlerin, müslümanlığı sahtecilerin elinden kurtarmak gerektiği gibi Atatürkçülüğü Atatürk-çülüğün A'sından nasipsiz bu Osmanlı tenperestlerinin dilinden kurtarmak gerekir. “ (İlhan Selçuk/ Gardrop Atatür-kçülüğü)(9 Eylül 1966, YÖN)


    1966 da dökülürken yazı
    beyaz sayfalara

    belli ki sıkıntı
    anlaşılamamak
    gün olup devran döndüğünde
    gelindiğinde bu güne
    tekrarlamak yeni sözcüklerle
    üretkenlikten uzak olduğu sürece
    Tekrar edersin bu sözleri, Tekrar edersin etmesine de, her sözün bir bedeli olur, ödersin, seyircilerinin önünde…

    Coşar, konu söylev dinlemek olunca yiğitler! Yiğitlik bir garip bilmece gibi sarar bilinçleri.

    yıllar eklendikçe
    doldurdukça
    zaman çıkınını

    mutlu olabilmekten
    uzak kalmak
    özgürlükten

    ezilmek
    ne garip duygu
    bakarken geçmişe
    söylevlerde kalması tespitlerin

    alamamak yolu

    anlamamak
    üretkenliğin gücünü

    hüzün

    sokakların doluluğu
    meydanların bolluğu

    sayıya vurdukça toplumu

    koptukça benliğin
    oluşumundan kişi

    boşuna
    sayılara erdem yüklemek
    boşuna
    isimlerin ardına gizlenmek
    o ya da bu olmak
    insan olmanın
    erdeminden uzaklaşmak
    sürüye çevirirse seni
    sürünün zenginliği
    çobana yükler nimeti

    boşuna sayılarda
    aramak kerameti

    görmedikçe
    görülmesi gerekeni
    görülmesi gerektiği zamanda
    boşuna avuntular

    avuntudur
    acılardan kam almak
    dikilirken ayağa
    yüreği dik tutmalı

    bilinci dolu
    açlığa çare

    olmak için
    Bilgi gömü gibidir,bulup çıkarmak için onu, emek ister....

Sayfa 2/2 İlkİlk 12

Members who have read this thread : 0

Bu Konudaki Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •  

Search Engine Optimization by vBSEO 3.6.0