Felsefe.NET - Düşünce Eleştiri ve Paylaşım Platformu - vBulletin
Sponporlu Bağlantılar

Kullanıcı Tag Listesi

Başlıksız

Yola çıkmak! Yitirmek ülkeleri! Bir başkası olmak süresiz, Yalnız görmek için yaşamaktır Köksüz bir ruhu olmak! Kimseye ait olmamak, kendime bile! Durmadan gitmek, sonu olmayan Bir yokluğun peşinde Ve ona ulaşma isteği içinde!


  1. Başlıksız


    Yola çıkmak! Yitirmek ülkeleri!
    Bir başkası olmak süresiz,
    Yalnız görmek için yaşamaktır
    Köksüz bir ruhu olmak!

    Kimseye ait olmamak, kendime bile!
    Durmadan gitmek, sonu olmayan
    Bir yokluğun peşinde
    Ve ona ulaşma isteği içinde!

    Böyle yola çikmaktir yolculuk.
    Ama ben açık bir yol düşünden öte,
    Bir şeye gerek duymuyorum yolculuğumda.
    Gerisi sadece gök ve toprak.

    Doğa üzerinde kendi düzenini uygarlık adı altında kurmuş olan insan, var oluşu itibariyle kurmacası ile mükemmel bir uyum gösteremez; içgüdülerini bastırması gerekir. Ortak ve bağımlı yaşamı sürdürmek adına, “her birey varlığının bir kısmından vazgeçmiştir.” Bu vazgeçiş ve bastırma, kaynağını otoriteye ve üstbene karşi duyulan korkudan alan suçluluk duygusu, vicdan azabı ve pişmanlık olarak bilince geri döner. Uygarlığın Huzursuzluğu kitabında Freud, uygarlığın ilerlemesinin bedelinin, suçluluk duygusunun artması nedeniyle mutluluğun azalması olduğunu tespit eder.

    Uygarlığın vitrini ve zirvesi olagelen şehirlerde ikamet eden metropol insanı ise, uygarlığın beklentileri ile insan var oluşu arasındaki farkın en uç noktasını deneyimler.

    Simmel’in dediği gibi, insan farklılıkları kaydeden bir varlıktır ve bu yüzden şehir, barındırdığı sayısız ve kesintisiz uyarıcılarla, zihinsel olarak meydan okuyucudur. Şehir sakininin çabuk uyarılan sinirleri, öylesine uzun bir süre boyunca bütün güçleriyle tepki vermeye zorlanmıştır ki, artık bıkkındır.

    Her şey aynı grilikte, her şey aynı donukluktadır. Böylece metropolde insan kayıtsızlaşir. Zihinsel yoğunluk, metropol insanının ruhsal temelini oluşturur. Renkli reklam panolarının büyüsü bir kez bozuldu mu, geriye dönüş yoktur, onlara bakıldığında görülen tek şey bunaltıdır. Sanki hayat biçimlerinin hepsi paketlenmiş ve olmak istediğimiz kişiye on taksit uzaktayızdır. Bu yıpratıcı deneyimin ruhsal tasvirleri ve tanıları (teşhisleri) çok da iç açıcı değildir: melankoli, nevrasteni, attitude blaisé, spleen, anxiété, nevroz, stres, depresyon… Bu tanımlar aynı zamanda modernitenin metropollerindeki huzursuzluğun sürekliliğine işaret eder. Modernitede insan artık, kafatasına kara bir bayrak çekmek isteyen acımasız, despotik sıkıntıyla, nemli bir hücrede baş başadır.

    Peki, huzursuz şehir sakinini yazar kılan nedir? En iyi tahmin, gelişkin sezgileri olabilir. Sezgi, uygarlıkta yanımızda barındırabildiğimiz sayılı içgüdülerdendir, sorgulayan zihnin keskin uyarıcısıdır. Huzursuzun içine, peşini gece gündüz bırakmayan, bir sorun sinmiştir; sorunsala çevirip onu kovalar. Ama sezgi yalnız değildir, hemen bir kenara kaydedelim; “Merak, onun dehasının ana kaynağıdır.” Yeniye duyulan çocukça, tutku dolu ve karşi konulmaz merakla, yetişkin çözümleyici zihnin ve kendini ifade etme gücünün birleşmesidir deha. Baudelaire’ce ise, “deha istendiği zaman çocuklugun yeniden ele geçirilmesinden başka bir şey değildir.” Her an çocuklugun dehasına sahip olabilen, hayatın hiçbir yönünün körelmediği huzursuz yazarın, ısrarlı uyarıcıların dağıtamayacağı kadar yoğun dikkati sezdiği sorundadır. Huzursuz yazar, kalabalıklar içinden ilk bakışta seçilemez, kendini kolayca ele vermez. Onun kurmaca karakterleri, maskeleri, canlı nesneleri ve bir sihirbaz gibi türlü numaraları vardır. O, aslında birer bulut olan kelimelere bürünüp kılık değiştirmeyi çocukken ögrenmistir. Huzursuz yazar, toplum dışı kalanların, sokaklarda dolanan düşünceli kimselerin, eli kalem tutanıdır.

    Kötü yazar ile iyi yazar arasındaki fark, Benjamin’e göre, ilkinin, ömrünü, aklına gelen birçok şeyin peşinde helak ederken, ikincinin düşündüğünü soğukkanlılıkla söylüyor olmasında yatar. İyi yazar “hiçbir zaman düşündüğünden daha fazlasını söylemez, yazdıkları da onun kendisine değil, sadece söylemek istediği şeye yarar.” İyi yazarın aslında kendine pek hayrı yoktur. Benjamin, çevirilerle, aldığı burslar veya avanslarla “artık daha fazla indirilmesi mümkün olmayan” bir noktada yaşarken, Baudelaire ondan neredeyse yüzyıl önce, sürekli adres değiştirerek alacaklılardan kaçmaktaydı. Benjamin için Baudelaire, çaginin değerleriyle giriştiği kahramanca mücadele tarafından tüketilen bir modernisttir. Benjamin’in de hayatı 21. yüzyıldan bakılınca benzer görünür. Ölümlerinden çok sonra, iyi bir hayat sürdürecek kadar kazanabilen birçokları gibi, Benjamin de huzursuz, şehirli bir yazardı. İntihar, yalnızlık, kalabalık, şehir, sadece onun değil, eşkıya alıntılarının da teması olmuştu. Benjamin, 1933 Şubatında yazdığı bir mektupta, Bin Dokuz Yüzlerin Başinda Berlin’de Çocukluk eseri için şöyle yazıyordu: “Bunun bir kitap olarak yayımlandığını görme ümidi yok denecek kadar az. Gayet iyi olduğunu, ölümsüzlügün onu manüskri olarak da yanına çagiracagini herkes biliyor. Basılan kitaplar basılmaya daha çok ihtiyaç duyanlar oluyor.” Les Plaintes d’un Icare* şiirinde de Baudelaire, güzellik aşkıyla yanarak, kanatları kırık, gökten nehre düşerken, umutsuz bir tonla, onun mezarı olacak derin uçuruma bile adını veremeyeceğini yazar. Yazılarının bunca zaman sonra, her birinin basılıp, büyük bir heves ve merakla okunup, tartışıldıklarını bilmez takvim dışına atılmış yazarlar.

    Huzursuz, yazarken kendinden emin olsa da, paylaşirken panik olur. Ama bu panik beğenilmemek korkusundan değil, yarattığı dünyasını paylaşirken, anlaşilmama, ya da daha da kötüsü yanlış anlaşilma ihtimalinden doğar. Benjamin, Tarih Kavramı Üzerine çalisirken Gretel Adorno’ya yazdığı bir mektupta “Yayımlamak, heyecanlı yanlış anlamalara kapıları açmak demek olurdu” dese de, onun dilbilimsel mistisizmi, aldatıcı ve incelikli kelime haznesi, onun düşüncesini, Theodor Adorno’nun deyişiyle, yanlış okumaya tahrik ediyordu. Hitler Almanyasında gerekli özveriyi bulamayacağını seziyordu. Ama huzursuz sabırlı ve yavaştır, hiçbir âlemde aceleci değildir. Yazarlık tekniği tezlerinde Benjamin de bunu tavsiye eder; “Aklına gelen bir şeyi yazmakta ne kadar düşünceli bir çekingenlik gösterirsen, o ölçüde gelişip olgunlaşmış biçimde, gelip ellerine düşecektir.”


    Baudelaire’e göre, metropolde barınabilmek için, düşmanca bir çevreye karşi, gladyatör gibi kahramanca mücadele etmek gerekir. Zaten “kahraman, modernizmin gerçek öznesidir”. Ama aynı anda, “modernizm, kahramanın yıkımıdır. Modernizm çaginda kahraman, öngörülmemistir; bu tip için bir kullanım alanı yoktur.” Ya da, modernizmde gerçek özne yok olur. O zaman, kahramanın, yazarın kaleminden, son somutlaştırılma biçimiyle ortaya bir Dandy kimliğiyle çiktigina tanıklık ederiz. Dandy’nin de kullanım alanı yoktur. Sezgi, kalabalığın içinde silinmeden kalmanın yolunu bulmaya yardımcı olabilir; mesela bir flâneur olarak. Dandy ve flâneur sokaklarda dolanırken, huzursuz yazar, çogunlukla odasında tek başinadır. Ruhsal olarak çektigi yalnızlık zaten melankolinin temel besinidir. Sanki tüm tutkunları, Kafka’nın Günah. Acı, Umut ve Doğru Yol üzerine düşüncelerinde bulunan şu pasaja kulak verir; “Evden çikman gerekmez. Masandan kalkma ve dinle. Hatta dinleme, yalnızca bekle. Hatta bekleme bile, kesinlikle sessiz ve yalnız ol. Dünya maskesini düşüresin diye, gelip kendini sunacaktır sana, başka türlü olamaz; kendinden geçmiş bir halde eğilecektir önünde.” Yazarın hayatı sabit kalabalıkları kaldırmaz. Benjamin varlıklı ailesinden, Gründerzeit dönemi mobilyaların kapladığı büyüdüğü evden, karısından, çocugundan, sevdalısından, dostlarından uzakta yaşar, sadece geçip giden eşsiz bulutları sevmek için. Scholem, Benjamin ile iletişim kurmanın zorluğundan bahsederken, ilk koşul olarak onun yalnızlığına saygı duyulması gerekliliğinden söz eder.16 Yaşarken ve ölürken yalnızdır esaslı huzursuz. Onunla dünyevi bir ilişki kurmak büyük sabır gerektirdiğinden çok fazla dostu da yoktur. Mesela, Huzursuzluğun Kitabı’nı yazmış olan Pessoa, Lizbon’dan, “şimdiye kadar olduğum ve bundan sonra da olacağım gibi yapayalnızım” diyordu. Oysa ki öldükten sonra sandığından çikan 70’in üstünde kurmaca yazarın eserleriyle ün kazanmıştı ve o zamandan beri hiç yalnız bırakılmadı.

    Kalabalık, yalnız kalmayı istemekle yalnızlıktan çeken huzursuzun kaçınılmaz temasıdır. Benjamin, haşhaş protokollerinde, aynı anda yalnız olmak ve başkalarıyla olmak istemenin hoşnutsuz hissiyatının, giderek büyüyerek derin bir yorgunluğa dönüştüğünü not eder. Baudelaire için, kalabalık ve yalnızlık kolayca yer değiştirebilecek deyimlerdir. “Saat sabah birde” odasında yalnız kaldığında insan yüzünün acımasız baskısından kurtulduğuna sevinir, artık rahatlıkla kendi kendinden çekebilecektir. Paris Sıkıntısı’nda, “bir sanattır kalabalığın tadını çikarmak” diye yazarken, daha sert yorumunu Guys aracılığıyla yapar; “…kalabalığın içinde sıkılan insan aptalın tekidir! Ve ben onu hor görürüm!” Kalabalık, insanın, herkesin önünde, ulu orta gizlenmesine olanak tanımasıyla, yazarlar için önemli bir çekim alanı olmuştu. Poe’nun “Kalabalıkların Adamı” ise bu tema için Kopernik noktasıdır. İnsanların birbirlerini göz ardı etmeyi ögrenmesi, Dandy’nin doğuşu için temel koşuldur. Ama Dandy, “kendi kendilerine katlanamamaktan korkarak kalabalıkta kendilerini unutmaya koşanlar”’dan ayrılır. Tutkulu gözlemcinin aşkı, işi, gücü kalabalıklardır: o her yerde kimliğini gizleyerek dolaşan bir prenstir. “Kalabalık, sadece bir sığınak değil, aynı zamanda toplumdışı kalmış olanların kullandığı en yeni uyuşturucudur.” Ama kalabalık, flâneur’ün kullandığı tek uyuşturucu değildir.
    Huzursuz, kafası karışık bir göçebedir.

    Göçebe her durakta değiş tokuş yapar. Sabitlikte ısrar etmez, ama kendi bildiğinin ötesine de kolayca ikna olmaz. Biraz inatçıdır, ama ikna etmeye de çalismaz. “İkna etmek kısırdır” diye açıkça yazar. Göçebe huzursuzun yükü, dolmakalemi, kurşunkalemi, piposu ve onları vazgeçilmez kılan sıkıntısıdır. Benjamin’in bir de Angelus Novus’u. Benjamin’in bu tabloyla kurduğu dünyevi ilişki, aslında onun nesneler(in)e karşi olan bağının en açık göstergesidir. Aynı zamanda koleksiyoncudur ve kitaplarına karşi olan bağ(ım)lılığını onu tanıyanlar bilir. Asja Lacis, Meslekten Devrimci kitabının Benjamin ile ilgili bölümünde bu noktaya değinir: “Karşilaştığı nesneler, onun için canlı varlıklardı- kendisine rahatsızlık veren ya da destek olan varlıklar.” Benjamin, Haşhaş Üzerine çalismasinin bir bölümünde, Marsilya’da yirmi dokuz temmuz akşamı, haşhaş çektikten sonra gittiği bir restoranda kararsızlık yüzünden sipariş verememesini anlatır. Kararsızlığının sebebi açgözlülük değildir, yemeklere karşi aşirı bir kibarlık duygusuna kapılmıştır ve mönüden bir yemek seçerek diğerlerini gücendirmek istemez.

    Kavafis’in meşhur “ömrünü nasıl tükettiysen burada, bu köşecikte / öyle tükettin demektir bütün yeryüzünde de” dizeleri huzursuz adına da konuşur. Soares “Nasıl yaşadıysam öyle ölecegim, kenar mahallelerin birinde, bir eskicide, alıcısı bulunamamış mektuplara düşülmüş notların arasında kiloyla satılacağım” diye düşündüğünden, Rua des Douradores’teki (varakçılar sokağı) işini bırakıp gitmez, bunu sürekli hayal etse de. Çekip gitse ne olacak? Madem Patron Vasques’ler her yerde farklı biçimlerde onu bekliyor, madem sömürülmekten kaçış yok, o zaman Soares kendi, dert dinlemesini bilen, nispeten insancıl, hoş, çikarini bilen ama sonuçta dürüst Vasques’ini, zenginliğe ve başarıya doymayan, ölümsüzlük peşinde koşan diğer Vasques’lere tercih eder. Soares, hayal kurarak kaldıysa, Benjamin mektup yazarak gider. Ne de olsa “mektupla uzakta kalmaya devam ederek, uzak olmayı reddedebilir insan.” Benjamin gidip kendi içinin yazıcısı olurken, Pessoa kalıp sandıkta onlarca yazara bölünür.

    Huzursuz göz ardı edilemeyecek sıklıkta, melankoliyle şizofreni arasında mekik dokur. Kendi kendine konuşması ve bundan hiç de rahatsız olmaması kimseyi şaşirtmasın. Zaten yazı yazmak da kendi kendine konuşmak değil midir? Onun hayatında kalın çizgilerle çekilmis sınırlar yoktur. Gündüz ve gece, gündelik hayat ve düşler dünyası ayrılmış değildir. Onun çocukça hayalleri, kopamadığı rüyaları vardır. Huzursuz, düşler âleminin müdavimidir. Zihnin başvurabileceği en yaratıcı kaynaklar olan hayaller ve rüyalarda kendini keşfetmeye çalisir. Uyuşturucunun verdiği esriklikle de amaç zihnin oyunlarını keşfetmek ve yeni algı kapıları açmaktır. Baudelaire, Şarap ve Haşhaş üzerine yazarken, hakiki gerçek sadece düşlerde bulunur der. Hayaller ve rüyalar esinlerini bir yandan gerçek dünyadan –uyanık dünyadan– alırken, diğer yandan da zihnin keşfedilmemiş, uyarılmamış, başvurulmamış köşelerinden kesitler barındırır. İşte bu yüzden, düşler, uyurken ya da uyanıkken, huzursuz için vazgeçilmez düşünsel kaynaklardır. Pessoa, Huzursuzluğun Kitabı’nın sonlarına doğru, “İyi hayal kurma sanatı üzerine” adlı bölümde, bu sanata vakıf olabilmek için nasıl özellikler taşimalı, hangi evrelerden geçilmeli, üçüncü ve son evreye varınca, hayalci neler yapabilir, onları anlatır. Bu sanatta ustalaşmak için öz varlığının yerine hayalleri koymak gerekir. Ancak ruhundaki manzaraların peşinde koşarak, hayal kurarak, kendini bulabilirsin, diye yol gösterir.

    Pessoa için “her birimiz, kendi kurduğumuz hayaliz sadece.” Hayal kurma sanatında zirveye ulaşanın, artık hayalini yönetmesine gerek kalmaz; isteklerini sıralaması, ortaya bir romanın çikmasi için yeterli olur. Pessoa, nasıl onlarca yazar yarattığını da hayal kurma sanatındaki uzmanlığıyla açıklamış olur: “İçimizde yazmakta olan bir şair hayal edebiliriz, o belli bir tarz tuttururken, bir başkası da farklı türde yazacaktır…”Octavio Paz’ın, Düşsel ve Gerçek’in önsözünde dediği gibi “gerçek Pessoa, hep bir başkasıdır.” Benjamin, Asia Lacis’e adanmış, Tek Yön’de romantik bir tanım yapar: “Hayal etme gücü sonsuz-küçük olanda ara değerler bulma… her görüntüyü, katlanmış halde duran ve ancak açılınca soluk alan ve yeni kazandığı yayılımıyla içinde sevilen insanın hatlarını sergileyen bir yelpazedeki resim gibi kabul edebilme vergisidir.”

    Rüyalar, yönetmen koltuğunda bizim oturduğumuz filmlerdir, diyordu yönetmen Gondry bir röportajında. Cioran’a göre de uyku saatleri boyunca sarhoş tanrılara benzeriz. Uyandığımızda da, gündüzün vasatlığı içinde geceki fantasmaların hiçbirinin yardımı olmadan, renksiz meselelerin mızmızlığını yeniden ele almamız gerekir. Benjamin, Tek Yön’deki yazılarının hemen girişinde, gece dünyasıyla gündüz dünyasının ayrımının yemek yemekten geçtiğini anlatır: “Gün ile dokunuşmaktan, ister insanlar karşisında duyduğu korkudan dolayı, ister kendi iç toplanışı için olsun, kaçınan kişi yemek istemez, kahvaltıya yüz vermez.”
    Böylece, rüyalar âlemi ile gündelik hayat kopmamış olur, rüyanın çekim alanında kalmaya devam edilir. Bazen rüyalar yanarak yoğun bir sabah çalismasina döner ve renksiz meseleler kendi başlarına kalır. Yine aynı eserde, sık sık rüyalarını anlatır: rüyaları anlatmak zamanın astarını bir çirpida tersyüz etmektir.Düşleri yorumlamak ise, uyanış için temel olan “henüz ulaşilmamış bilgi”ye göz kırpar. Benjamin, gerçeküstü dünyadan, Teidemann’ın Pasajlar’ın önsözünde dediği gibi, uyanış motifiyle ayrılır. Benjamin, 19. yüzyılı düşlenmiş nesnelerden oluşma bir dünya olarak ele alarak aslında bir çalar saat tasarımlamaktadır. 19. yüzyıl uyanılması gereken bir düştür; “Tarihçiliğin yeni diyalektiğinin yöntemi, tinsel düzeyde olmuş olan’ı, rüyaların hızı ve yoğunluğu ile yaşamayı ögretir; amaç, böylece şimdiki zamanı bir uyanıklar dünyası olarak yaşamayı sağlamaktır; son çözümlemede bütün rüyalar, bu dünyayla bağlantılıdır.”

    Huzursuz için ideal yoktur, aynı zamanın olmadığı gibi; onun düşleri vardır. Zaten modern, spleen olarak ideali parçalar. Dün ve bugün birdir, gelecek de yoktur. Zaman olmayınca ideal de olmaz: zaman yoksa özlemle bekleyemezsin. Tarih onu yozlaştıramaz. İntiharla dost, sıkıntıya bağışıklık kazanmış, melankolik bir kiracı da olsa huzursuz, hayat, alışık olduğu dozun üstündeki acı sürprizleri de barındırır; onu bile hazırlıksız yakalayabilir. Hitler-Stalin paktı gibi. Varlığına köşe bucak sinen iç sıkıntısı, en muhteşem düşler esnasında bile kaybolmaz. Hayalleri denetleyen bir polis gibi, huzursuzluğundan sıyrılmaya-yazanların başinı boş bırakmaz. Soares ne zaman düşlerinin verdiği hevesle bir şeylere niyetlense, kılıcını kınından çikarmaya zaman bulamadan bozgunu kabul etmek zorunda kaldığından söylenir. En güzel düşün arkasından bastıran sıkıntı, haşhaşin giderken bıraktığı tortuya benzer. Sıvası yavaş yavaş dökülen bir bina gibi gözükür gerçeklik. Sıkıntı, der Cioran, gönül işleriyle yetindiği müddetçe henüz her şey mümkündür; yargılamanın çemberi içinde bir yayılırsa, işimiz bitmiş demektir. Melankoli, işi bitmişlerin hayat arkadaşidır. Sürekli aynı şeyi hissetmek, hiçbir şey hissetmemekle eş değerdir. Baudelaire için kendini mutlu saymak alçalmaktır, melankoli ise bir övgüdür. Çünkü “içten gelen her şiirin kaynağı melankolidir.” Cioran şöyle tanımlar: “Melankoli egoizmin düş halidir: kendinin dışında artık hiçbir nesne, hiçbir sevgi ya da nefret sebebi yoktur.”

    Benjamin, 1912 kışında, Berlin’in eski batı semtinden bir ev tutarak, arkadaşlarıyla, sanatsal ve etik sorunların tartışıldığı Sprechsaal’ı (Konuşma Salonu) kurar.
    Buradaki arkadaşlarından ikisinin savaş nedeniyle o evde intihar etmesi, Benjamin’de, yazılarında da izi sürülebilen, derin bir etki yaratır. 1932 yılında vasiyetini yazar, yakın bulduklarına veda mektupları yazar ama intihar etmez. Belki de koşulları gittikçe zorlaşsa da, hâlâ iyimser olabilmek için umutları vardır. Cioran der ki; “Bir tek iyimserler intihar eder; artık iyimser olamayan iyimserler... Diğerlerinin, hiçbir yaşama nedenleri olmadığına göre, niçin bir ölme nedenleri olsun ki?” Benjamin kötümser değildir ama onun için intihardan kaçış da yoktur; “Modernizmin insanoğlunun doğal ve üretken temposunun önüne çikardigi engeller, insanoğlunun güçleriyle orantılı değildir. Bu durumda insanın felce uğraması ve kurtuluşu ölümde araması, anlaşilır olmaktadır.” Modernizmin öznesi için, intihar bir kaçış, yenilgi ya da vazgeçiş değildir, “kahramanca bir tutkudur.” Kahraman Dandy’nin, “passion particulière de la vie moderne”’idir.

    Yüreği buruşuk bir kâğıt gibi sıkılan Baudelaire, 1845’te bütün malını mülkünü Jeanne Duval’e bırakıp, eserlerini Banville’e emanet edip, kendini göğsünden bıçaklar. Ölmez, yarası da çabuk iyileşir, ama intiharın eşiğinden geriye dönüş yoktur. Yara ve bıçak ondadır, cellat ve kurban da o olur; 1876’da, 46 yaşinda, bile bile kaptığı frengiden ölür. Pessoa 1935’te, 47 yaşinda, sirozdan hayata veda eder. Kendilerini adadıkları yapıtları, onlar için hayatta tutunabilmenin bir yoludur. Pasajların yazılabileceği tek yerden ilerlemenin fırtınası tarafından kovulan Benjamin, hayata tutunamaz olur. Benjamin, 1940’ta, Berlin’in yerle bir olacağından, ikiye bölüneceğinden, çocuklugunun geçtiği semtin Fransa denetimine gireceğinden habersiz, arkasında Hitler tarafından işgal edilmiş geçmiş yüzyılın başkentini bırakarak, kendi elleriyle huzursuzluğuna son verir.

    Alıntı ile Cevapla Alıntı ile Cevapla Mesaj Zamanı 01-18-2011, 18:57

  2. kuzeys
    sevgili aksiyom bu yazı sana mı ait bilmiyorum ama ruhdaş bir editörün yazsını okuduğuma şahadet edebilirim. Hayatımın bütünü ile parçaları arasındaki yansımaya benzettim bu yazıyı. Neredeyse bahsi geçen tüm eserleri okudum; ve bunların profesyonel bir özeti olarak kabul ediyorum. Yalnız baudeleria paris sıkıntısını yazarken tüm düşünceleri toplumdan kaçmak üzerine kurulmuştu. O kalabalığa tahammül edemiyordu. Kafka ise diğerlerine göre daha yalnız bir yazar. Kıçını kaldırınca kaç kalori harcadığının hesabını yapmaktan çekinmeyen yalnızlığa mahkum bir yazar. Diğerleri ise edebi satanizmin kurucuları arasında.

    Yola çıkmak! Yitirmek ülkeleri!
    Bir başkası olmak süresiz,
    Yalnız görmek için yaşamaktır
    Köksüz bir ruhu olmak!


    ben burada kaldım teşekkürler..
    Alıntı ile Cevapla Alıntı ile Cevapla Mesaj Zamanı 01-18-2011, 21:24

  3. Öncelikle ilgin için ben teşekkür ediyorum sevgili kuzeys,
    Yazı bana ait değil kime ait olduğunu inan bende bilmiyorum : )
    Okumaya başladığımda hemhâl olum, çok özel bi yazı üzerinde uzun muhabbetlerin yapılabileceğini düşünüyorum.
    Freud, Baudelaire, W.Benjamin, Adorno, Cioran ve nicelerinin harika sentezi yapılmış.


    Her şey aynı grilikte, her şey aynı donukluktadır. Böylece metropolde insan kayıtsızlaşir. Zihinsel yoğunluk, metropol insanının ruhsal temelini oluşturur. Renkli reklam panolarının büyüsü bir kez bozuldu mu, geriye dönüş yoktur, onlara bakıldığında görülen tek şey bunaltıdır. Sanki hayat biçimlerinin hepsi paketlenmiş ve olmak istediğimiz kişiye on taksit uzaktayızdır.


    Bende burda uygar anayı andım.
    Ve de Phd' yi .. : )
    Alıntı ile Cevapla Alıntı ile Cevapla Mesaj Zamanı 01-19-2011, 13:44


Benzer Konular

  1. başlıksız nedir ?
    Konu Sahibi 5N1K Forum B Harfinden Nedir? Başlıkları
    Cevap: 0
    Son Mesaj : 12-25-2011, 23:38

Bu Konu için Etiketler


Sosyal Linkler
Sistem Bilgileri

Powered by vBulletin® Copyright © 2014 vBulletin Solutions, Inc.
Search Engine Optimization by vBSEO 3.6.1

uyarılar
  • Forum kullanıcıları 5651 sayılı kanun'un ilgili maddesine ve T.C.K'nın 125. maddesine göre yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.