Evrim
Evrim en genel tanımıyla evrende var olan her şeyin değişimi olarak nitelendirilir. Bu tanımlamaya göre evrim, hem “cansız” ve hem de “canlı” varlıkların daha yalın yapılardan daha karmaşık yapılara doğru belli bir örgütlenme ve düzen içinde değişimleridir. Bir yıldızın bireysel değişimleri de, bir nebulanın gezegen sistemleri oluşturması da ve canlı grupların özelliklerinde kuşaklar boyunca meydana gelen değişimler de evrim kategorisinde ele alınır.
Evren ve içerdiği canlı cansız her türlü madde sürekli değişiyor. Günümüzden on milyar yıl önce evrenin görünümü bugünkü gibi değildi. En azından güneş sistemi ortada yoktu Beş milyar yıl önce güneş sistemi gaz ve toz bulutu halindeydi. İki milyar yıl önce dünyamızda sadece tek hücreli organizmalar vardı. 550 milyon yıl önce yaşam sadece denizlerdeydi; karalarda bir tek ağaç, bir tek ot bile bulunmuyordu. Dinozorların hüküm sürdüğü 150 milyon yıl öncesinde ise insan dünyada yoktu. Üzerinde yaşadığımız mavi gezegen milyarlarca yıl içinde hem “çevresinin” değişip dönüşmesiyle ortaya çıktı ve hem de oluştuktan sonra bir yığın değişim ve dönüşümlere uğrayarak bu günlere geldi.
Her şey değişir. Her şey değişiyor. Hiç bir şey değişimin dışında değil. Kenarda köşede unutulan bir kitap, bir fotoğraf, üzerinde oturduğumuz koltuk, deniz dibindeki yosun, dağ başında açmış bir çiçek, bir ağaç, bir ağacın rüzgarda savrulan yaprakları, sonra kıtalar, denizler ve okyanuslar, dünyanın atmosferi, dünyanın kendisi, hepsi, her şey değişiyor. İnsanlar, toplumlar, sistemler; milyarlarca yıldır ısı ve ışık yayan ve sanki hiç değişmiyormuş gibi duran güneş; galaksimiz, galaksiler…-koca bir evren; durmadan değişiyor. Değişmeyen tek şey değişim.
Değişim maddenin en temel karakteristiğidir. Görünür evrenin bilebildiğimiz tarihini betimleyebilecek en doğru sözcüktür değişim. Değişim, yani evrim. Evrenin ve evrende var olan her şeyin tarihi hidrojen atomunun 14 milyar yıldır süregelen değişim ve dönüşümünden başka bir şey değildir. Evrim bu anlamda bir gerçekliğin betimlemesidir. Evrim gerçeğin kendisidir. Evrim gerçeğin adıdır. Evrim gerçektir.
Maddenin dış yapısındaki değişimler fiziksel, içyapısındaki ise kimyasal değişim olarak nitelendirilir. Maddenin örgütlenmesi ve bu örgütlenme yoluyla kendini devam ettirebilmesini sağlayacak bir karmaşıklığa dönüşmesi ise biyolojik değişim olarak nitelendirilir. Maddenin değişimi bu anlamda temel bir yasadır. Gerçekte ise, maddenin değişim sürecinin fiziksel, kimyasal ve biyolojik olarak nitelendirilmesi kategorik bir anlatım biçimidir. Maddenin sürekli devinimi esastır ve madde bu devinim yoluyla bir formdan bir başka forma ulaşır. Her hareket (değişim) formu bir öncekinden farklıdır. Madde biyo-kimyasal süreçler sonunda adına canlı dediğimiz organizmayı da yaratır. Canlı, maddenin özgün bir formu olduğu gibi, adına yaşam ya da canlılık dediğimiz şey de, maddenin genel gelişiminin belirli bir aşamasında değişimin kendine özgü nitelikler kazanması ve çok daha karmaşık bir form olarak ortaya çıkmasından başka bir şey değildir.
Bugün gelinen noktada evrimin( değişimin=hareketin )gerçekliği noktasında bilim dünyasında hiçbir tartışma yoktur. Tartışmalar mekanizmalar üstünedir. Bu konudaki tartışma ve eleştiriler yanlış yorumlanmakta, evrim ile evrim kuramı çoğu kez birbirine karıştırılmaktadır. Evrim olgusal gerçekliğin adı, evrim kuramı ise bu olgusal gerçekliğe ilişkin yapılan açıklamanın adıdır. Bir başka deyişle evrim nesnel gerçekliğin adı, onun açıklaması da evrim kuramıdır.
“Evrim kuramı dünyada yaşamın nasıl değiştiğini açıklamaktadır. Bilimsel terim olarak teori (kuram), günlük kullanımdaki gibi “sanma” veya “önsezi” anlamında kullanılmamaktadır. Bilimsel kuramlar, doğal olaylar hakkında sınanabilir gözlemlerden ve hipotezlerden mantıksal çıkarımla oluşturulan açıklamalardır. Biyolojik evrim, yaşayan dünya ile ilgili çok sayıda gözlemden elde edilen en geçerli bilimsel açıklamalardır.
“Bilim insanları genellikle bir gözlemi tanımlamak için “gerçek” sözcüğünü kullanırlar. Aynı zamanda bilimciler, gerçek sözcüğünü yeni araştırmalara ve örneklerin bulunmasına gereksinim bırakmayacak kadar çok sınanmış veya defalarca gözlenerek varlığından artık kuşku duyulmayan olgular için de kullanırlar. Bu anlamda evrimin oluşumu bir gerçektir.”(1)
İnsanlık tarihinin iki büyük kırılma noktası varsa bunlardan biri Galileo Galile, diğeri de Charles Darwin tarafından gerçekleştirilmiştir. Sigmund Freud bu konuda şöyle der: “Zamanın akışı içinde insanlık, bilimin ellerinden gelen darbelerle iki kez, nahif öz sevgisinin incinmesinin acısını yaşamak zorunda kalmıştır. Birincisi, Dünya’nın evrenin merkezinde olmadığını akıl almaz büyüklükte bir dünyalar sistemi içinde bir nokta olduğunu anladığında. (…) İkincisi, biyolojik araştırmalar özel yaratılmışlık ayrıcalığını elinden alıp soy kütüğünü hayvanlar alemine düşürdüğünde.”(2) Gerçekten de Galileo Galile ve Charles Darwin’in çalışmaları insanlık tarihinde yüzlerce yıl egemenlik kurmuş inanışları yerle bir etmiş, bilim ve felsefe alanında çok önemli devrimsel dönüşümler yaratmıştır.
Galile bir astronom olarak yetişmemesine rağmen özellikle Kopernik sistemine karşı ilgi duyuyor ve geliştirdiği bir teleskopla gökyüzünü inceliyordu. Bulguları sonucunda Batlamyus’un “dünya merkezli evren” dogmasının yanlışlığını ortaya koymuş ve bu yöndeki çalışmalarıyla dinci ulemaların öfkesini üzerine çekmişti. Şöyle söylüyordu: “”Copernicus’ta beni en çok şaşırtan şey, aklı duyularına egemen kılmaları, inançlarını yüzeysel gözlemlerin değil aklın temeline oturtmalarıdır. ( Çünkü duyu verilerine bakılırsa dünya güneşin çevresinde değil, güneş dünyanın çevresinde dönmektedir.)” (3)
Galile bağışlanmaz günahlar işliyordu.(!) Dinsel inanışın değişmez evren modelini yıkmakla kalmamış, geliştirdiği teleskopuyla Jüpiter’in dört uydusunu ortaya çıkarmış, Venüs gezegeninin de tıpkı ay gibi evreleri olduğunu saptamış, ay yüzeyinin dünya gibi dağlarla ve ovalarla kaplı olduğunu keşfetmişti. Bütün bu gözlemler “Tanrısal Düzen” diye bakılan gökyüzünün hiç de öyle olmadığını, dahası gökyüzünün hiç de kusursuz ve yetkin bir şey olmadığını ortaya koymuş oluyordu. Kilisenin tepkisi gecikmeden geldi. Önce, güneşin dünyanın çevresinde dönmeyen, merkezde sabit durduğu düşüncesi kutsal öğretiye aykırı ve yanlıştı. İkincisi ise dünyanın merkezde değil de, güneş çevresinde bir gezegen olduğu görüşü felsefe açısından saçma ve yanlış olduğu gibi teoloji açısından da inançlara aykırıydı. Galile hücreye atıldığında, engizisyona çıkarılacağı günü beklerken tövbe etmesi istenir. Yoksa sonu Bruno gibi olacaktır. Mahkemede eline verilen metni okur.
“Ben Galileo Galilei, geçmişteki tüm yanlış ve aykırı düşüncelerimden dolayı huzurunuzda kendimi lanetliyor, bir daha öyle saçmalıklara düşmeyeceğime, kutsal öğretiye aykırı hiçbir fikir taşımayacağıma yemin ederim.” (4) Engizisyon Bruno’yu diri diri yaktıktan sonra 69 yaşındaki Galilei’yi evde göz hapsine alarak Tanrısal Düzeni’nin kutsallığını korumada üzerine düşen görevi yerine getirmiştir.(!) Tanrı, mabedinde din tüccarlarının çabaları sayesinde rahattır artık.(!)
Çok geçmedi; Tanrısal Düzen bu kez çok daha köklü bir biçimde İngiliz bilim adamı Charles Darwin tarafından darbe yedi. Darwin’in çalışmaları o zamana kadar dinsel dogmaların en tartışılmaz bir biçimde kabul ettiği bir inancı temellerinden değiştiriyordu. O zamana kadar dinci görüşün tanrısal yaratımın yetkin bir süreç olduğu inancı yaratılanların evrim geçirme gibi bir değişim geçirmesini gerekli kılmıyordu. Eğer bir değişiklik olması gerekiyorsa yaratıcı zaten bunu tufan yoluyla yapıyor tüm canlıları ortadan kaldırarak yenilerinin ortaya çıkmasını sağlıyordu. Darwin bu mistik koşullarda ortaya çıkmış “Türlerin Kökeni” adlı kitabının yayınlanmasının üstünden 150 yıl geçmiş olmasına karşın dincilerin ve dinsel düşünüşün etkisi altında bulunanların bir türlü “affedemediği” bir suç (!) işlemişti.
“Charles Darwin 1830’lu yılların başında çıktığı beş yıllık bilimsel amaçlı dünya gezisi sırasında Güney Amerika ve Pasifik adalarında yaptığı kapsamlı gözlemler sonucu, canlı türlerindeki göz kamaştırıcı zenginliğin yanında, aynı türden bireylerin oluşturduğu topluluklarda da büyük bir çeşitlilik olduğunu gördü. Bu çeşitliliğin canlının yaşadığı beslenme veya ortam koşullarında olumsuz bir değişme meydana geldiğinde ilgili türün bütün bireylerine hayatta kalmak için bir avantaj sağladığını saptadı. Böylece yaşama katkı sağlayan olumlu özelliklere ( gen kavramı o günlerde bilinmiyordu) sahip bireyler ayakta kalarak yeni döller ( yavrular) veriyor, bunlara sahip olmayanlarsa topluluktan ayıklanıp, eleniyorlardı. Bu yolla zaman içinde topluluk özelliklerinde meydana gelen bu küçük değişimlerin birikerek, uzun bir zaman sonra, yeni türlerin oluşabileceğini düşündü. Bu süreçlerde iş gören temel mekanizmayı da “doğal seleksiyon” ya da “seçilim” olarak tanımladı.” (5)
Darwin’in evrim kuramına yaptığı temel katkı budur. Yoksa Darwin’den önce de Buffon, Lamark ve diğer bazı doğa bilimcileri bugün anladığımız anlamda bir evrim düşüncesine benzer pek çok görüş ileri sürmüşlerdi. Hemen hemen hepsi doğada bir devinim ve değişim olduğunu dile getiriyorlar ancak bu değişimin mekanizmalarının ne olduğu konusunda temel bir öngörüde bulunamıyorlardı.
“Darwin’in tartışmaya açtığı konulardan biri de tüm canlıların ortak bir atadan evrimleştiği gerçeği idi. Fakat bu kendinden önceki doğa bilimcilerinin ortaya koydukları doğrusal evrim fikrinden farklıydı. Örneğin, evrimsel değişim Darwin tarafından, Aristo’dan Lamark’a kadar süregelen ve dünyamızdaki canlılığın gelişiminin basitten karmaşığa, ilkelden gelişmişliğe doğru ilerleyen bir mükemmelleşme süreci olarak anlaşılmıyordu. Yani canlıların tarihi süreç içindeki değişimi, bir ipin üzerine dizilmiş boncuklar benzeri düz bir dizge değildi. Darwin’e göre, şu anda dünyamızdaki tüm canlılar, kendi evrimsel gelişmelerinin en son aşamasında olan modern türlerin bireyleriydi. Bu nedenle Darwin canlı türlerini tanımlarken ilkel, basit veya gelişmemiş şeklinde ifadeler kullanmamıştı. Örneğin onun için bir toprak solucanı yaşadığı koşullara uyum yönünde başarıyla evrimleşmiş yetkin bir organizmaydı.
“Birbirlerine yakın türler ortak atayı paylaşıyorlardı. Örneğin insan ve şempanze bu konumda olan türlerdi. Yani insanlar kuyruksuz maymunlardan türememiş, sadece onlarla artık var olmayan ortak bir atayı paylaşıyorlardı. Yani evrimsel süreç, basitten gelişmişine her bir basamağına bir canlının yerleştiği düz bir merdiven değil, dallı budaklı bir ağaç şeklindeydi.”(6)
Darwin’in kuramı düşünce dünyasında da bir devrim yaratmış ve doğaüstü güçlerle bu yöndeki müdahaleleri de kesinlikle reddetmiştir. Bundan böyle soyu tükenmiş canlılara ait fosil kalıntılar, bir tanrı tarafından inancımızı sınamak için oraya yerleştirilmiş bulgular olarak görülmeyecekti. Nuh tufanını kanıtlamak için dağ taş, dere tepe dolaşan “bilimciler” de ciddiye alınmıyordu, artık. Bilim dinsel düşünüşü bütünüyle bilimsel çalışmalardan uzaklaştırmıştı. Darwin’e ve onun kuramına duyulan ve 150 yıldır hiç dinmeyen öfkenin de temel nedeni buydu.


LinkBack URL
About LinkBacks
Alıntı
